
Arendt’in Wir Flüchtlinge (Biz Sürgünler) adlı yazısı 1943’te İngilizce olarak yayımlandı ama ancak kırk yıl kadar sonra Almancaya çevrildi. Arendt sürgünlük konusunda ilk sayılabilecek olan bu yazıda dönemindeki sürgünlerin sorunlarını ve devletlerin mevcut yapılarıyla soruna çare bulamayacaklarını savunur.
Arendt Yahudidir ve Nazilerin gittikçe güçlenmesi sonucu Almanya’yı terk etmek zorunda kalır. Önce Fransa’da kalır, savaş başladığında Nazilerin Fransa’yı işgal etmesi üzerine ABD’ye gider. O yıllarda görece yeni sayılabilecek sürgünler esas olarak Yahudilerden oluşmaktadır. Arendt sürgünün mesleğini, dilini, çevresini kaybettiğini ve hemen her şeye yeniden başlamak zorunda olduğunu belirtir.
Yahudi sürgünler sürgün kelimesini kullanmazlar ve kendilerini göçmen olarak görürler. Sürgünlük yenidir ve kimse ne olduğunu tam olarak bilmemektedir.
Yahudi sürgünler Nazi Almanya’sı tarafından vatandaşlıktan çıkarılırlar ve ülkesiz kalırlar. Bu durum ek sorunlara yol açar. Vatansızlık yeni bir olgudur ve çok kişi bunun ne demek olduğunu anlamamaktadır.
Yahudiler genellikle istenmemektedir. Arendt için korkunç olan insanın ülkesinden ayrılmak zorunda kalması değil, gidecek yerin bulunmamasıdır.
Yahudi sürgünler mümkün olduğu kadar hızla geldikleri ülkenin dilini öğrenmeye, onlardan biri olmaya ve vatandaşlığa geçmeye çalışırlar. Almanya’da Hitler dönemine kadar Yahudilerin durumu da böyleydi: Alman Yahudisiydiler. İsrail’in kurulmasından sonra durum değişecektir.
O dönemin Yahudilerindeki egemen anlayış şöyledir: hiçbir yerde güvende değiliz. Avrupa çapında Yahudi avı vardır. Bir ülkemizin olması gerekir. O yıllarda daha sonra İsrail adını alacak bölgeye Yahudi göçü vardır.
Arendt ve yine Yahudi olan Einstein sonraki yıllarda İsrail’in kuruluşunda Filistinlilerin topraklarından zorla çıkarılmasını protesto eden açıklama yayınlayacaklardır ama etkisi olduğu söylenemez.
Arent’e göre modern devlet sürgünlük sorununu çözebilecek durumda değildir. Kant’ın belirlediği devlet, devlet alanı (sınırlar) ve devlet halkı anlayışı çerçevesinde sürgünlük sorunu çözülemez. Sürgünler ne bu alana ve ne de bu halka ait değildir ama buraya gelmek zorunda kalmışlardır.
Arendt başka bir yapıtında sorunun çözümü olarak federatif devlet yapısını önerecektir ama sonraki yıllardaki pratikte bunun çözüm olmadığı görülecektir. Arendt muhtemelen ABD’nin federatif yapısından hareketle sürgünler konusunda böyle bir çözümün mümkün olabileceğini savunmuştur.
Arendt felsefe eğitimi görmüş, ardından felsefeden ayrılarak politik teoriye yönelmiştir. Felsefecilerin sürgünlük konusunda hiçbir şey üretmemiş olmalarını hayretle karşılar.
Sürgünlük felsefesi Arendt’ten yıllar sonra ortaya çıkacaktır. Sürgünlük felsefesi bu konuda devletin öncelikli rolünü vurgular. Sürgün devletle sorunu olduğu için ülkesinden ayrılmak zorunda kalmıştır ve geldiği yeni ülkede de yasal bir statüye kavuşması yeni devletin onayına bağlıdır.
Devlet felsefesiyle ilgili olarak ciltlerce yayımlanmış kitaplarda sürgünlük konusunun yer alması yenidir.
Savaşlar devletlerin nüfuslarında büyük yer değiştirmelere neden olur. İki dünya savaşı bu konuda örnektir. Eski devletler parçalanmakta, yenileri ortaya çıkmakta, yüzyıllardır birlikte yaşayan insanlar ayrılarak farklı devlet sınırları içinde kalmaktadır.
Avusturya-Macaristan imparatorluğunun parçalanması ve yeni devletlerin ortaya çıkması, yeni yönetimlerin nüfuslarını saflaştırmak için farklı din ve milliyetten olanları sınırlarından dışarı çıkarmaları ve nüfus mübadelelerinin yaşanması yıllarca sürecektir.
Hannah Arendt konuya uluslar arası boyutta ilk dikkat çeken kişidir. Sürgünlük sorunu sonraki yıllarda boyutlanarak sürecektir.
Gelecek yazının konusu Rosa Luxemburg’dur. Polonyalıdır ama buradan ayrılmak zorunda kalmış, önce İsviçre ardından Almanya’da yaşamış, politik mücadelesini bu ülkede yürütmüştür.
Engin Erkiner
19/04/2026
8 kez okundu.
Avrupa Sürgünleri Avrupa Sürgünleri Meclisi web sitesi