SÜRGÜNDE PARİS

Engin Erkinerenginfoto2

Yaklaşık bir buçuk yıl kaldığım bu kentin hayatımda önemli yeri bulunuyor. O kısa sürede sanki beş yılı yaşadım, çok şey öğrendim.

Burada ne yapacağım? Bir sürgünün gittiği yerde ilk aklına gelen soru budur. Sürgünü yaşayan ilk devrimciler biz değildik, sonuncular da olmayacaktık. Değişik ülkelerden çok sayıda sosyalist sürgünü yaşamıştı.

Bizim en büyük farklılığımız sürgünlük için tipik olan bazı sorunlarla karşılaşmamak olsa gerekti. Biz Türkiye’den çıkmış ve başka bir ülkedeki Türkiye’ye gelmiştik. İlişkisizlik, dilsizlik (gerçi İngilizce biliyordum ama anadilin yeri başkadır) gibi sorunlar yoktu. 12 Eylül darbesi Avrupa ülkelerindeki Türkiyeliler arasında da etkisini hissettirmiş, insanlar cunta yandaşları ve karşı olanlar olarak ayrışmıştı.

Mücadele nasıl başlatılabilir diye düşünmek gerekmiyordu, zaten vardı. Yapılacak olan bu mücadeleye katılmaktı.

Paris, sürgünde hayatın geride bırakılan ülkedeki politik gelişmelerle sınırlı olmadığını kısa sürede insana gösteriyordu. Aslında herkese gösteriyordu ama sadece görmek isteyenler görebiliyordu.

Kısa süre önce aralarında Türkiyelilerin de bulunduğu kaçak işçilerin açlık grevi sona ermiş ve bir bölüm kaçak işçi oturma ve çalışma izni elde etmişti. Eylemde Devrimci Yol’un Paris’teki uzantısı olan Devrimci İşçi özellikle aktif yer almıştı.

Kaçak insan göçü sürüyordu ve o yıllarda Türkiyelilerin neredeyse tek çalışma alanı olan konfeksiyon yine kaçak işçiyle dolmuştu.

Ağustos 1981’de Türkiyeli kaçak işçiler büyük bir yürüyüş düzenleyerek kendilerine de çalışma ve oturma izni verilmesini istediler.

Yürüyüşe şöyle bir bakmanız karmakarışık ortamı anlamak için yeterliydi.

Kaçak işçiler “Carte Sejour, Carte Travaille” (Oturma ve çalışma kartı) diye bağırırken, başka bir grup da “Mahir Hüseyin Ulaş” diye bağırıyordu.

Kaçak işçiler ve yeni gelmeye başlayan politik mülteciler…

İlgi alanları birbirinden çok ayrıydı ve benim gibi henüz hiçbir şey bilmeyen bir insan ancak pragmatik bir karar verebilirdi: iki çalışmayı birlikte yürütmek…

Bunun aynı zamanda iki ayrı dünya demek olduğunu kısa sürede görecektim.

Konfeksiyon işçilerini Sosyalist Parti’ye bağlı CFDT’de değil de Komünist Partisi’ne bağlı CGT’de örgütlemeye çalıştık. İlkinin Türkiyeliler bölümü Devrimci Yolcuların ikincisininki ise TKP’lilerin elindeydi.

İşyeri atölyeler küçük, ne zaman batacakları bilinmiyor. Patron sık sık işçi ücretlerini ödemeden kaçıyor. Bugün çalışan yarın işsiz kalabiliyordu.

Birkaç atölye işgaline destek olduk ama her şey çok zordu çünkü bu işkolunda istikrar yoktu.

Birkaç saat konfeksiyon işçilerinin sorunları ve örgütlenmesini konuştuktan sonra başka insanlarla silahlı mücadele sorunlarını tartışmak, iki ayrı dünyada yaşamak gibiydi.

Ve bu durum sürecekti…

1981 yılının son günü Paris’in Barbes bölgesinde boş duran üç apartmanı bir Fransız örgütüyle birlikte işgal ettik. Bu günü seçmemizin nedeni polisin geç tepki göstereceğini tahmin etmemizdendi. Dahası bu demokrasi ülkesinde acayip yasalar vardı. Ev işgalcileri yabancıysa eğer, polis onları istediği zaman atabilirdi. Eğer Fransızlar da bu işin içindeyse, ilk 48 saati geçirdikten sonra sizi ancak mahkeme oradan çıkarabiliyordu.

Birden bire büyük ilgi odağı olduk. Türkçe gazetelerin yanı sıra büyük Fransız gazeteleri de olayı ilk sayfalarından vermeye, TV kanalları gelip bizimle söyleşi yapmaya başladı.

İşgali birlikte yaptığımız Fransız örgütü Action Directe (Doğrudan Eylem) bir silahlı mücadele örgütüydü ve 50 kişinin bile bulunmadığı bu eylem tarihindeki en kitlesel eylemdi. Acaba Doğrudan Eylem yabancı işçilere mi yöneliyordu?

Bu konuyu örgütün önderleri (umarım yazılışları doğrudur) Jean Marques ve Nathalie Meningon ile kabalalık toplantılarda saatlerce tartıştık. Nilgün adlı bir arkadaş çevirmenlik yapıyordu.

Onlar yabancı işçileri Fransa’da devrimci hareketin ana gücü olarak görüyordu. Fransa işçi sınıfı pasifleşmişti, yabancılar ise devrimciydi.

Benzeri görüşle Almanya’da da karşılaşacaktım.

İtiraz ettim. Bu insanların sorunu toplumu değiştirmek değil, bu topluma girebilmekti. Kalacak yer bularak, iş bularak, oturma ve çalışma izni alarak bu topluma girmek istiyorlardı. Aralarında bu toplumda köklü değişiklikler yapmak isteyenler çok azdı. Bu sorunları çözülünce çoğunu bir daha görmeyecektik ve nitekim de böyle olacaktı.

Mahkeme için avukat bul, cumhurbaşkanı ve başbakana ev işgallerindeki durumu duyuran mektup yazılması için uğraş, evlere yerleştirilecek aileleri seç ve neredeyse her akşam cuntaya karşı direniş konusunu ve silahlı mücadele anlayışını tartış…

Bir uçtan ötekine gidip geliyorduk…

1982 yılında Paris Belediye Başkanı daha sonra cumhurbaşkanı olacak olan Jacques Chirac idi. Bu nedenle yaz aylarına doğru belli olan ilk mahkeme önemliydi.

Sonuçta kışı geçirmiştik, bir bölüm insan iş de bulmuştu ve kopmalar başlamıştı.

Mahkeme istediğimiz gibi hemen tahliye yerine bize zaman tanıyacaktı.

O sırada Devrimci İşçi’de yer alan Avrupa ülkelerinde mücadele anlayışı konulu yazıları ilgiyle izliyordum.

Bu konudaki tartışmayı gelecek yazıda ele alayım…

 

519 kez okundu.

Check Also

Başsağlığı : İz bırakan gazeteci Celal Başlangıç unutulmayacak!

Avrupa Sürgünler Meclisi ( ASM ) olarak sürgünde yaşamak zorunda bırakılan değerli ve saygın gazeteci …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir