Göçmenler Ama Hangileri?

                                                                                                                     Engin Erkinerengin

 

 

   Almanya’da göçmenlerle ilgili tartışmalar son günlerde iyice alevlendi. Tıpkı vatandaşlık konusunda olduğu gibi, Almanya hükümetlerinin göcmenler konusunda attığı ya da atmayı planladığı her adım, bu konudaki tartışmaları yeniden yoğunlaştırıyor. Şu sıralar, Avrupa Birliği dışındaki ülkelerden gelen göçmenlerle ilgili bir göç yasası hazırlanıyor. Ayrıca Almanya’da uzun süreli kalmak isteyen göçmenlerin Almanca bilmesinin zorunlu tutulması gibi –basına yansıyan- bazı planlar da var. Çesitli göçmen kuruluşları ve politik örgütler hükümetin planlarını eleştiriyorlar. Alman örgütleri ise –sendikalar, partiler ve diğerleri- farklı görüşlere sahipler. Kimileri hükümetin tasarısını desteklerken, kimileri karşı çıkıyorlar. Bu yazıda göçmen tarafının, bu kesim içinde en büyük kitleyi oluşturan Türkiyelilerin görüşlerine eğilmeye çalışacağız.

 

   1980’li yıllarda “buradaki Türkiyeliler büyük oranda kalıcıdır; bunlar yabancı değil, göçmendir“ denildiğinde, birçok kişiye garip gelir, hâtta tepki toplardı. Neredeyse tüm yaşamını Türkiye’yi düşünerek geçiren, gittikçe daha fazla yerleşik duruma gelse de, “bir gün döneceğim“ düşüncesinden vazgeçmeyen insanlar göçmenliği reddediyorlardı. Bu düşünce 1990’lı yılların baslarinda büyük oranda ortadan kayboldu. İnsanlar objektiv durumlarını subjektiv olarak da kabul ettiler; bu ülkede kalıcıydılar.

   1990’lı yıllarda dünyada önemli değişiklikler gerçekleşti ve göçmenler bunlardan büyük oranda etkilendiler. Ulaşım ve iletişim olanaklarının olağanüstü artması sonucu, göçmenlik değişti. Artık, eskiden olduğu gibi, göçmenin geldiği ülkeden giderek kopması ve yasadığı ülkeye zaman içinde neredeyse tümüyle entgre olması –siz bunu büyük oranda asimilasyon olarak anlayın- sözkonusu değildi. Göçmen kuşakları kökenlerinin bulunduğu ülkeden kopmuyorlar, tersine sonraki kuşağın atalarının vatanına ilgisi, eski kuşaklar kadar, hattâ daha yoğun olabiliyordu. Almanya’da başlangıçta kimsenin anlamadığı Türkiyeli üçüncü kuşak tipik bir örnekti. Küçük yaşta bu ülkeye gelmiş ya da burada doğup büyümüş babalarına göre çok daha Türkçüydüler. Alman takımlarının yanısıra Türk takımlarını da tutacak, maçlarını radyo ve TV’lerden izleyecek, sayısını benim de bilemedigim kadar çok Türk TV kanalları arasında her gün saatlerce dolaşacak kadar Türkiye’ye ilgi duyuyorlardı. Bu ilginin birkaç yıl içinde bu kadar yoğunlaşmasında, iletişim teknolojisindeki gelişmelerin yanısıra, Türkiye’nin ülke dışında yaşayan Türkiyelilere –özellikle de Almanya’dakilere- önem vermeye başlaması, onları sadece “döviz ağacı“ olarak değil de, Avrupa ülkelerinde Türkiye’nin iç bir güç haline gelmesinin aracı olarak değerlendirmeye başlamasının da rolü vardır.

 

   Artık başka bir göçmenlik sözkonusuydu, ama birçok insan eskiden beri sözü edilen içerikteki göçmenlikte takılıp kaldı. O yıldan daha eski bir söylemin ötesine geçemedi. Almanya’daki Türkiyeli göçmenler tıkandılar, bunun önemli göstergelerinden birisi olarak da sürekli gerileyen savunma konumunda kaldılar.

   GÖÇMENLİĞİN BİTİŞİ

   Almanya’daki Türkiye kökenlilerin sayısı tam olarak bilinmiyor. Resmi sayılar var, ama gerçek sayı bundan fazla. Sayının kabaca 2.5 ile 3 milyon arasında olduğusöylenebilir. Bu sayının sürekli artan bir bölümü için göçmenlik sona erdi ya da eriyor. Yaklaşık 300 bin kişi Alman vatandaşlığına geçmiş durumda ve sayıları yavaş da olsa artıyor. Üçüncü kuşak bu ülkede doğup büyümüş, dönmek diye bir düşüncesi yok. Ne kadar çelişkiler içinde yaşasa da, gelecekte de bu ülkede yaşayacağını, bu ülkenin bir parçası olduğunu ifade ediyor. Birkaç kuşaktan beri Almanya’da bulunan, bu ülkenin parçası durumuna gelmiş olan bu insanlara artık göçmen denemez. Göçmen kökenli olabilirler, ama artık göçmen değillerdir. (Adlarına azınlık, modern diyaspora ya da başka bir şey diyebilirsiniz. Önemli olan bir olguyu adlandırırken içeriğinden neyin anlaşılması gerektiği üzerinde anlaşmaktır.)

   Almanya’daki Türkiye toplumu karmaşık bir yapıya sahip. Göç sürüyor. Türkiye’den Almanya’ya her yıl binlerce insan aile birleşmesi ya da iltica başvurusu yoluyla geliyor. Almanya’ya gelip kalabilenler önce yıllarca geriye dönüş düşüncesiyle yaşıyorlar ve nasılsa para biriktirip dönecekleri için bu toplumdaki hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar. Bunlar yıllarca “yabancı“ olarak kalıyorlar, kendilerini geçici olarak görüyorlar. Büyük bölümü daha sonra dönmüyor ve burada kalmaya karar veriyor, dolayısıyla tanımlanmaları da değişiyor.

   Almanya’da yabancı, göçmen ve azınlık bir aradadır. Ne ki, bu birliktelikte sistemli olarak artan kesim göçmenliği geride bırakan hattâ Türkiye kökenli Alman vatandaşı olanlardır. Kesin olarak bu toplumun özgün bir parçası olan insanların sayısı sürekli artmaktadır.

   İsimlendirme üzerinde takılıp kalmak istememizin önemli bir nedeni, Türkiyeli kitlenin kozmopolitiğidir. Bunlar “Türk azınlık“ olarak isimlendirilemezler; aralarında Kürtler vardır. Dini inanç olarak bütün değildirler; Aleviler ve Sünniler vardır, ayrıca bunlar da aralarında ayrışmışlardır. Dil birliğinden söz etmek de zordur; anadili Türkçe olmayanlar, kendini özbe öz Türk olarak tanımlayıp da Türkçe bilmeyenler (Almanca konuşan Türk milliyetçileri) vardır, sayıları da önemsiz denilebilecek kadar az değildir.

   Göçmen sözcüğünün lafın gelişi olarak ya da yerine tam oturan daha uygun bir sözcük bulunamadığından kullanılmasına diyecek yok; önemli olan bugünkü “göçmen“in 15 yıl önceki göçmen olmadığının iyi bilinmesidir.

   GÖÇMEN AYRIŞMASI

   Almanya’daki Türkiyeliler homojen bir kitle değiller. Bu kitlenin iç ayrımları kalıcılaşmayla birlikte iyice ortaya çıktı. Artık “göçmen“ sözcüğü eski anlamını kaybetti. MHP’lisi, İslamcısı, Atatürkçüsü, sosyalisti, sosyal demokratı, liberali; bunların hepsi göçmen. Bu insanlara ortak bir isim vermek, onları ortak bir paydada birleştirmek mümkün değil. Solingen’de yakılarak öldürülen Türkler için yapılan gösterilerde sol görüşlülerle MHP’liler arasında çıkan olayları hatırlayacaksınız. Birileri onlara aslında “çıkarlarının ortak“ olduğunu anlatmaya çalışsaydı, sadece gülünç olurdu. Almanya’da “yabancı“, “göçmen“,“azınlık“ ya da başka bir isim olarak bazı ortak yanları, ortak çıkarları var; ama çelişkileri daha fazla. Bu nedenle, sadece bunların değil daha birçok Türkiye kökenli göçmenin birarada olması mümkün değildir.

   “Göçmen“ sözcüğü, 10-15 yıl öncesine göre anlamını oldukça yitirmiştir. Sadece “göçmen“den, “azınlık“tan söz etmek artık anlamsız olmasa bile oldukça muğlaktır. Hangi göçmen?

   Burada göçmenlerle ilgili yanlış bazı değerlendirmelere de değinmek gerekir.

   GÖÇMEN HAREKETİ OLABİLİR Mİ?

   Almanya için bir göçmen hareketinin gerekliliğinden söz ediliyor. Sadece Türkiye kökenli göçmenlerin değil; çeşitli ülkelerden gelen göçmenlerin birleşik hareketidir sözkonusu olan. Kendi içlerindeki ayrışmanın yanısıra; tarihsel, dini ve politik olarak da aralarında önemli farklar bulunan, ayrıca dilleri de farklı olan değişik ülkelerden göçmenlerin şu veya bu şekilde ortak bir harekette birleşmesi mümkün değildir. Bugüne kadar bu konuda harcanan çabalar kayda değer bir başlangıca bile yol açamamıştır. Çok sayıda göçmen örgütü bir araya gelip bildiriler imzalarlar, en fazla ayrı gruplar halinde biraraya gelerek yürüyüş ya da toplantı yaparlar; sonra da herkes kendi yoluna gider.

   “Birleşik göçmen hareketi“ teorik bir zorlamanın ötesinde anlam taşımaz. Dahası, Türkiyeli göçmenlerin iç çelişkileri ve ayrışması diğer uluslardan göçmenlere göre daha fazladır. İtalyan, İspanyol ya da Yunanlı göçmenlerdeki iç birliktelik, en azından yanyana gelip, birlikte iş yapabilme olgusu Türkiyelilerden daha fazladır. Türkiyeli göçmenlerin asgari düzeyde bile birleşemediği bir ortamda “birleşik göçmen hareketi“nden söz etmek, fantaziden ileriye gitmez.

   “GÖÇMENLER ÖNCÜ OLABİLİR Mİ?“

   Göçmenlerin Batı toplumlarının değişiminde önemli işlevler üstlenebilecekleri, hattâ değişimin motor gücü olabilecekleri düşüncesi yeni değildir. 1970 ve 1980’li yıllarda Batı ülkelerindeki bazı silahlı mücadele hareketleri de benzer bir düşünceyi savunmuşlardı. Bu satırların yazarı, Fransa örneğinde Action Dirècte (Doğrudan Eylem) örgütünü, 1982 yılında Paris’teki ev isgalleri nedeniyle yakından tanımaktadır. Onlara göre; Fransa işçi sınıfı ve emekçilerinin bu toplumu değiştirmekte artık herhangi bir işlevi olamazdı. Bu işlev, bu topluma en fazla tepki duyan, henüz bu topluma girmemiş, girememiş göçmenlere geçmişti. (Almanya’daki Devrimci Hücreler adlı örgütte de benzer düşüncelere rastlanır.)

   Aradan 20 yıldan fazla zaman geçti. O zamanın göçmenleri bulunduklari toplumlarda azçok yeniydiler, ya günün birinde dönmeyi düşünüyorlardı ya da –en azından- gelecekte de bu ülkede yaşayacaklarından emin değildiler. Birkaç kuşağı geride bırakmış göçmenlerin “devrimciliği“ ya da içinde yaşadıkları toplumu değiştirmekte büyük bir kapasiteye sahip oldukları görüşü için artık eski nedenler kullanılamazdı, yenileri bulundu. Kendimizi Almanya ile sınırlandırırsak, deniliyor ki: Alman toplumu ırkçıdır. Irkçılık bu toplumun her yanına derinlemesine nüfuz etmiştir. Sadece klasik sağ partiler, sosyal demokratlar ve Yesiller değil, PDS ve diğer sol partiler de böyledirler. Bunlardan göçmenler için önemli açılımlar yapmaları beklenemez.

   Sonuçta ortaya çıkan tablo; göçmenlerin sürekli dışlandığı, bu topluma yabancı oldukları, ama bu toplumun da kaçınılmaz bir parçası oldukları yönündedir. Göçmenler kendilerini dayatarak bu toplumu değiştirmediler. Alman toplumunun hücrelerine kadar nüfuz etmiş ırkçılığın kırılması, bu toplumun gerçekten demokratikleştirilmesi ancak göçmenler aracılığıyla mümkündür.

   İddialar, iddia düzeyinde kaldıkları sürece güzeldirler. Almanya toplumunda ırkçılığın neo nazilerle sınırlandırılamaycağı, ırkçılığın bu toplumun yapısında bulunduğu da doğru bir tespittir. Ne var ki, değişim için önemli görevler yüklenen öznenin bunu yapabilmek için ne yeterli becerisi ne de şansı vardır.

   Bu düşünceyi savunanlar arasında ancak içine kapanmış “göçmen sektörü“nde varlıklarını sürdürebilecek olanlar da vardır; ama genelde bu kesimi homojen bir yapı olarak düşünmek gerekir. Ağırlıkla söz konusu olan büyük bir çıkışsızlıktır. Yıllarca Yeşiller ve SPD’ye umut bağlandı. Bu partilerin genel programlarını onaylamayanlar bile, onların “göçmen dostu“ olduklarına, bu ülkede göçmenler için oldukça kötü olan uygulamalara son vereceklerine inanıyorlardı. Bu partiler iktidar geldiler ve “dağın fare doğurması“nın ötesinde, bazı beklentiler de tersi yönde gerçekleşti. Denilebilir ki, Hıristiyan Birlik partilerinin klasik sağ hükümeti döneminde göçmenlerin durumu bazı yönlerden daha iyiydi. Buna Almanya’daki sol partilerin göçmenler konusundaki zayıflıkları hattâ politikasızlıkları da eklenince, belirgin bir çıkışsızlık ortaya çıkar ve başka yol bulunamadığı için göçmenlere yerine getiremeyecekleri, yanına bile yaklaşamayacakları işlevler yüklenir.

   Göçmenlere sahip olmadıkları vehmedenlerin gidebilecekleri iki yer vardır: Küçük çevresine kapanarak herkesi ve herşeyi eleştirerek yaşamak, bunun kimseye zarar olmaz, aldıran da olmaz; ya da Türkiyeli göçmenlerin çıkarlarını daha iyi savunabilmek için azçok etkili bir güce ihtiyaç duymak ve onun yanında yeralmak. Bu güç bellidir: Almanya’da yaşayan Türkiyelilerin haklarının olabildiğince genişletilmesini savunan ve onlar aracılığıyla bu ülkede iç bir güç haline gelmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti devleti. “Öncü göçmenlik“, Türkiye`nin birçok alanda öncü ülke konumuna geldiğini ya da gelmek üzere olduğunu iddia eden, hükümetlerin ve devletin temsilcilerince sürekli tekrarlanan görüşle de uyum içindedir. Irkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı yürüyüşlere bile büyük sayılarla katılmayan Almanya’daki Türkiyeli göçmenler, tüm göçmenlerin mücadelesinde öncü rolü oynayabilirler; neden olmasın!

   Görülen odur ki, tıpkı 1990`lı yılların başlarında olduğu gibi, sol kesimden devlet hizmetine yeni geçişler olacaktır. Bunun “muhalif“ kimlikle mi, yoksa uyumlu bir görüntü içinde mi yapılacağı önemli değildir.

   Bu arada ırkçılık ve yabancı düşmanlığının kapsamı da oldukça genişleyecek gibi görünüyor. Değişik yaşam tarzlarından kaynaklanan farklılıklar, Alman toplumu toptan ırkçı kabul edildiği için hemen “ırkçılık“ olarak tanımlanacak. Türkiyelilerin birçok konudaki çifte standartlığı burada da kendisini gösterecek. Türkiye’ye gidip bir süre kalan ya da temelli dönen “Almancılara“ nasıl davranıldığını biliyoruz. Gidenlerin bir türlü uyum sağlayamadıklarını, pişman olduklarını ama Almanya’ya da geri dönemediklerini sürekli duyuyoruz. Almanya’dan gelenler Türkiye’de aşağılanmak, dışlanmak, açıkça alay edilmek, yolunacak kaz olarak görülmek gibi davranışlarla karşılaşıyorlar. Ne ilginçtir ki, Almanya’da ırkçılık en azından yabancı düşmanlığı olarak nitelendirilen bu tutumların Türkiye’de adı konulmuyor. Üstelik bu davranışı “Türk Türk’e karşı“ gösteriyor.

   HANGI GÖÇMENLİK?

   Kendini “göçmen“ olarak tanımlamak, bu tanımlama politik bir tercihle birlikte yapılmadığında artık anlam taşımıyor. Hangi göçmen? Liberal, sosyal demokrat, islamcı ya da sosyalist (veya sol) göçmen mi? Gerçekte Almanya’da birçok göçmen –böyle söylesin ya da söylemesin- kendisini bu şekilde tanımlıyor. SPD içindeki Türkiyelilerin sayısı sürekli artıyor. Burada yer alanlar sadece göçmen değiller; sosyal demokrat göçmenler. Göçmenlik bir dünya görüşüyle birlikte var. Benzer bir durum göçmenlere en fazla değer veriyor görünen Yeşiller için de geçerli. Orada da çok sayıda Türkiyeli var. Küreselleşme olarak da tanımlanan çağdaş kapitalizmi savunmak ve sosyalizm karşıtı olmak göçmen olsun ya da olmasın Yeşillerin ortak özelliğidir. Yeşillerin politik yelpazedeki yeri için çok şey söylenebilir, ama sol olmadıkları kesindir. Benzer bir belirleme, Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) içindeki az sayıda Türkiyeli için de söylenebilir. Onlar da sadece göçmen değiller; sağ (muhafazakâr) bir dünya görüşünü benimseyen göçmenler.

   Burada tek eksik olan sol’dur. Sol göcmenler nerede?

   Bu konudaki kargaşa ve gerilik önemli oranda Türkiye ve Almanya’daki farklılıktan kaynaklanıyor. Türkiye’de kapitalizme karşı olmadan ya da bu konuda genel bazı sözler ederek sol gibi görünmek mümkündür; ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük gücü sayılan Almanya’da mümkün değildir. Türkiye’de insan hakları ve demokrasi çerçevesinden pek çıkmayarak solcu gibi görünebilirsiniz. Benzer çerçevede kalarak solcu gözükmek Almanya’da olanaksız değilse bile hayli zordur. Türkiye solunun yıllardan beri Almanya solundan uzak durmasının nedenlerinden birisi de budur. Türkiye solcusu kapitalizmle fazla çelişkiye girmeden “solcu“ kalmak istiyor. Türkiyeli göçmenlerin görece yeni oldukları, Türkiye’deki politik ortamın oldukça sıcak olduğu yıllarda bunu önemli oranda sağlayabildiler. Ama Almanya’daki Türkiyeli göçmenler artık eskimişlerdir ve insanları sadece Türkiye sıcaklığıyla oyalamak eskisine göre daha az mümkündür. Almanya’da bir tercih yapmak durumundasınız. Siz hangi tür göçmensiniz, yeriniz neresi?

   Türkiyeli sol insanlar Almanya solunun özgün bir parçası olmak durumundalar. Almanya solunun göçmenler konusunda oldukça geri olması onlardan uzak durmanın nedeni olamaz. Bu ülkede solun göçmenler konusundaki geriliğinin bir nedeni de bizim bu konudaki yetersiz çabamızdır.

   Göçmenler bugüne kadar sadece göçmenlikten söz ettiler. Sol göçmenlik, göçmenliği kapitalizme karşı olmakla bağlamak, sosyal devletin yıkılmasının, işsizliğin, ekonomik yapılanmanın ilk kurbanlarının göçmenler olduğunu vurgulamak durumundadır.

Avrupa’da ve Türkiye’de Yazın, Sayı 95, 2001

 

545 kez okundu.

Check Also

Başsağlığı : İz bırakan gazeteci Celal Başlangıç unutulmayacak!

Avrupa Sürgünler Meclisi ( ASM ) olarak sürgünde yaşamak zorunda bırakılan değerli ve saygın gazeteci …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir