Devletin Dersi Irkçılık Ve ….. / Cihan Erdoğan


                                          kirim

(Resim-Kırım sonrası- Muzaffer Oruçoğlu`na ait)

Cihan Erdoğan: Cizre’de Mir Bedırxan’ın sarayı Birca Belek’in  üzerinden yenilmişliğin dumanları yükselirken mağluplar, yenilmişleri Medresa Sor ve Kaniya Sipi’nin önüne toplamışlardı. Öldürülüp katledilenin haddi hesabı yoktu. Geride kalanlarına da sürgünlerden sürgün  beğendirilecekti.
Cizre Botan’da büyük direnişler beklenirken yeğen Ezdinşer’in gizlice Osmanlıyla anlaşan ağır  ihanetinin sonucu yaşanıyordu. Kürtler kendi aralarından “Baltanın sapı odun olmazsa ormana zeval gelmezdi.’’ diyorlardı.
Bilekeri zincirli kadınlı erkekli sürgünler göç yollarını doldurmuştu. İstanbul’dan vapurla Kıbrıs’a doğru yola çıkan Mir Bedirxan ve etrafındakiler vapurdaki diğer sürgünlere bakarlar… Makedon, Arnavut ve hatta Amasya’dan getirilen Türkmenler de göç yollarındadırlar.
Bütün mağluplar birbirlerini mağrur mağrur seyrederken, Osmanlı katilleri de boş durmuyor. Gözlerine kestirdiklerini veya kendilerine önceden bildirilenleri balıklara yem olsunlar diye  ardı ardına Akdeniz’in sıcak sularına atıyorlardı.
Bunlardan en yürekler parçalayıcısı Mam Seyfo’nun denizin köpüklü sularından yavaş yavaş kaybolmasıydı… Mam Seyfo Bedirx Beyin danışmanı, Ermeni asıllı ve  soylu bir isimdi. Medrese Sor’un eğitim ve müzik işleriyle o ilgileniyordu…
Mağlubiyet ve yenilgi Kürtlerin yakasına yapışmış bırakmıyordu..
Kürtlerin aşk sürgün ve mağlupluklarını yazar Mehmed Uzun  akıcı bir dille güzel anlatıyordu..
Bir külliyat halinde  Kürtlerin aşk, ihanet ve sürgünlük halini ustaca yazmasını bugün daha iyi anlıyorum..
O uzun bir yolculuğun arkasına bakıp önünü görmeye çabalayarak  Osmanlı’dan günümüze doğru modern Kürt edebiyatının yolculuğuna çıkmıştı.
Benim esas derdim Kaf Dağı’nın ardına saklanmış bu kırık dökük aynanın arkası sırlı yerlerini hafiften aralayarak günümüzdeki eli sopalı, aklı dili tutulmuş, dimağı kurumuşlara birşeyler anlatmaktır.
Cizre Botan’daki büyük kırım ve sürgünlerden sonra Devletin dersi yüce Osmanlıya kafa tutan bir avuç eşkiyanın sonu bu olurdu..

90’ına merdiven dayamış Hampartsum Çitçiyan Amerika’da mal mülk edinip hatırı sayılır bir zengin olur… Herşeyi olur olmasına ama yüreğindeki derin yarası zamanın karadelikleri gibi büyür durur… Dizlerini kırıp kaleme sarılır… “Ölüme Kıl Payı” diye bir kitabı kaleme alır.
Ayakları çıplak, kadınlı çocuklu yaşlı Ermeniler Dersim’den sürgün yollarına çıkarılırlar…
Yanından ayırmadığı bir kolu sakat, esmer sacları belinin yarısına inen kız kardeşine tecavüz edileceğini anladığından kardeşine yapması gerekeni gözleri ile anlatır. Hampartsum Çitçiyan’lın ani bir boşluğunu yakalayan bu güzel kız kendini olanca gücüyle Peri suyuna atar….
Kollarlı zincirli insanların, kavurucu güneş altındaki bilmedikleri yerlere doğru yürüyüşleri okuyanı  helak ediyor.
Cesetler, cesetlerden yükselen burun direğini kıran kokular…
Aylar sonra ve işte aha Suriye değil, kovulduklarınlın öte yakası Kamışlı, yani Öte Kürdistan.
Ötede de, beride de aç bilaç bırakılmış Kürtler tike halindeki Nan’larını onlarla  paylaşıyor.
Menzil uzak. Tanrının insanlar güneş altında kavrularak ölsün diye var ettiği çöl. Üst üste istiflenmiş, hastalık üreten cesetleri gündüzleri kara sinekler, geceleri de çakallar ve diğer hayvanlar parçalayıp duruyordu..
Mazlum bir halk kırımdan geçirildikten sonra göç yollarına düşmüştü. Geride el emeği, göz nuruyla dokudukları kilimler, büyük hünerlerle yarattıkları sanat eserleri fırınlar ve dahası canlarının bir parçası haline gelmiş topraklarını  terkedip gidiyorlardı… Dillerini bilmediklerini, güneşini ve yağmurunu  tanımadıkları diyarlara doğru ayakları kanlar içinde gidiyorlardı… Dikenlerin, çalıların içinde en tanıdık şeyleri ortak göz yaşlarıydı..
Kürdistan’ın öte yakasından Suriye’den  kırılanlar ve ölenlerden arta kalanlar dünyanın her bir yanına dağıldılar…
Devlet dersini iyi biliyor ve hep ezberletiyordu…
“Ayaklanan Ermeni eşkiyaları, giriştikleri büyük katliamlardan sonar, yağmaladıkları ganimetleri de yanlarına alarak,  bir gece yarısı bu memleketi terkedip kaçtılar’’…

Bizans ve Osman’lıdan dersini iyi alan Cumhuriyet, bu defa Kürtleri başı dumanlı Ararat’a, destanların güzelleştirdiği Ağrı Dağı’nın zirvelerine yığıp ağır bombardıman uçaklarıyla bombalıyordu. Zirvesi karlı, eteği yemyeşil Ağrı dağı yaşlı kadınların ve çocukların çığlıklarıyla yankılanıyordu.

Ölü gözleriye bu vahşeti izleyen çocuklar, hançerlenen kadınlar, üst üste yığılmış cesetlerden çıkan sesler Kürtlerin ölü sessizliğini arıyordu.

Devlet, genç cumhuriyetiyle yangının ve ateşin içinden, unutulmayacak bir ders daha verdiğinin inancındaydı.

Muzaffer Oruçoğlu Dersim romanında kan ağlayan doğanın, uçurumun kıyılarında gezinerek yakılıp yıkılmış evlerin, mağaraların  altından yekinip kalkan çocukları ve koca bir coğrafyanın üzerini örten kan bulutuyla sizi yüzleştirir.

Dersim yarası ve kırımı kuşaktan kuşağa kendi ağıtlarıyla devam edecektir.

Devletin Dersim dersi, ağır yenilgilerden sonra üzeri hayli küllenmeye çabalanan ağır bir dersti.

Anadolu’nun kanayan yaralarını usta kalemiyle didikleyen Yaşar Kemal boş durmamıştı.

Bir ada üçlemesinin üç kitabında Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Karıncanın Su İçtiği, Tanyeli Horozları’nda kendi yarattığı bir adaya Van’dan Feqi Teyran’ın kaval sesleriyle göç yollarına çıkardığı Kürtleri, İstanbul, Trakya ve Edirne’den  Rum ve diğer göçmenleri yerleştirir. Zorun, zorbalığın şekilde doğanın nimetleriyle yaşayıp giderlerken ara ara yine devlet zorba eliyle onları yoklamaya denizin ortasına yığıp yerleştirdiği bu halklar kendi aralarında mutlu ve müreffeh bir çalışmaktadır.

Öyle bir oyunudur ki; anlatanı  da dinleyeni de yoracak bir cehennem oyunu.

Derken o büyük ateş Eruh’ta yakıldı. Kolay söndürüleceğine inanılmıştı ki olmadı. “Doluya koydular almadı. Boşa koydular dolmadı’’

Yarım asıra yaklaşan bu kanlı savaş, kanın ve ateşin üzerinden kendi dilini, kendi edebiyatını, kendi destanını yarattı. Binlerce gencecik ölülerin aralarında gezinip duruyoruz.

Yanan köy, bombardıman edilmiş dağ, taş, kurt, kuş romanlara, tuallere sığmayacak direniş öyküleri anlattılar…

On bir yaşındaki cocuğun küçücük bedenini babasıyla birlikte kurşun kalburuna çevirerek insanlığımızı da alıp götürdüler… Dağ başında doğanın sesini, kuşun, börtü böceğin sesini dinleyen küçük çobanı, Ceylan’ı bombalarla paramparça ettiler…

Devlet dersini zulmünü artırarak veriyordu.
Bir sabah erken sefaletleriyle kucak kucağa yaşayan çocuklar, kendi ülkelerinin öte yakasına kaçağa gidip döndüklerinde, ağır savaş uçaklarından atılan bombalarla param parça edildiler.

Bu hunharca katliamı uzaktan izleyenlerin gözleri kör, kulakları sağır olmuştu. Otuz üç kurşundan sonra otuz dört çocuk elele tutuşarak parçalanmışlardı.

Roboski’ye katır sırtında, param parça edilmiş insanlığın vicdanı taşınıyordu..

Irkçılık dünyanın heryerinde en ağır insanlık suçudur. Geri dönüp kanayan Anadolu topraklarına bir bakıyoruz. Devlet Dostoyveski romanlarındaki Saralı tiplerini, Raskolnikov’larını kat be kat artırarak sokaklara salmaktadır.

Kelle isterük diye gezinen bu çoğalmış gürühla, devlette çok iyi biliyor ki, asırları aşan bu yol  dönüşü olmayan bir yoldur..

Yalan arabasının tekeri devletin kapısında kırıldı.

Birkaç yıl önce Lavrion’a gitmiştim. Lavrion kampının  avlusunda bir düzine Kürt çocuk cendırme oyununu oynuyorlardı.

Kampın hemen yakınında denize bakan bir kadın heykelini görüyorsunuz. Albaylar  cuntası tarafından denize atılıp boğularak öldürülen evlatlarını bekleyen bir annenin heykelidir.

Bu coğrafya kendi yalan,paslanmis kir ve kırım dolu tarihiyle yüzleşecekse anadolu topraklarında büyük kan izleriyle karşılaşılacaktır..

Memleketin bu kanayan yaralarına ayna tutup anıt ve heykellerle bunu geleceye taşımak en güzel yoldur.

Şimdi artık sanat kendi pencerelerini aralayıp, buralardan gülümseyip, buralardan büyük şeyler yaratmanın çabasında olmalıdır.

Kaç yüz yıl sonradır bilmem ama bilinen devletin artık ırkçılık ve kırım derslerinden sınıfta kaldığıdır…

KİMLİKSİZ ÖLÜLER (Siir: Metin Altıok)
1.
Öyle ak öyle ak ki teni;
İpekten biçilmiş sanki…

Duyulmamış bu yüzden
Üstünü örtmek gereği…

Çırılçıplak, incecik
Sedyede bir kız cesedi…

On parmağı boyalı;
Bulaşmış ıstampa mürekkebi…

Bir kızım sağsa eğer;
Bir kızım morgda şimdi…

2.
Göğsü kana belenmiş,
Gözlerinde meneviş…

Genç yüzünde bıyıkları,
Daha yeni terlemiş…

Sabıka kayıtlarına adı
Yaşarken hiç geçmemiş…

İyi hal kâğıdı bile
Alırmış isteseymiş…

Akıl alır da dostum;
Yürek almaz bir tuhaf iş…

3.
Çoktan soğumuş gövdesi;
Ama elleri hâlâ diri…

Sağ avucundan geçmiş
Mermilerden biri…

Gören bir göz olmuş
Sanki o mermi deliği…

Bakıyor avucundan
Kısacık yaşam emeği…

Sevmeyi deneseydiniz;
Bu yolu seçmezdi belki!

4.
Açacak yine baharda,
Dağlarda, koyaklarda…

Adı yok bir çiçektir
Zulmün kara toprağında…

Onun da bir sözü vardı
Bu gök kubbenin altında…

İşte o öldü artık;
Bir yas bıraktı arkasında…

Ve çağdışı bir korku
Hısıma, akrabaya…

5.
Yanında dağılmış kâğıtlar
Ve tütün tabakası var…

Bir bez parçasıyla
Ağzını tıkamışlar…

Cesedini sırtüstü
Boyunca uzatmışlar…

Bir deniz kabuğunda
Dalgaları duyanlar;

Boş bir mermi kovanı
Sizce nasıl uğuldar!

 

 

688 kez okundu.

Check Also

Celal BAŞLANGIÇ Köln`de Sonsuzluğa Uğurlandı

Sürgünde bir yürek daha sustu! Yıllarca basın özgürlüğü için mücadele eden Celal BAŞLANGIÇ’ı dünya basın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir