Eski hapishaneler yok…

Engin Erkiner71

“Yıllardır hapishanede bulunan çok sayıda insanın varlığı, hapishanelerle dışarıdakiler arasında farklı bir ilişki geliştirdi. gibi önemli işlev yerine getiren bir site bu farklı ilişkinin sonucudur. Şimdi kim nereye sürülmüş, kim kaç yıldır içerde, kim ne yazmış öğrenebiliyorsunuz.

Kim hastadır, kimin acilen tahliyesi için çaba gösterilmesi gerekir; biliniyor.

Eskiden kişinin örgütünün dışında bunu bilen olmazdı.”

Eski hapishaneler yok…

Bu ülkede sol siyasi olup da uzun ya da kısa süre hapishanede kalmamış kişi yoktur denilebilir. Hapishanede kalmak artık kendi başına fazla anlam taşımıyor. Hangi dönem, diye sorulması gerekiyor.

12 Eylül öncesi hapishanelerle sonrasındakiler arasında önemli fark bulunuyor.

12 Eylül öncesindekiler, bazı örnekler dışında rahat sayılabilirdi. 12 Eylül sonrasındakilerde ise devlet terörü vardı.

Ardından cezaevleri yine düzelir gibi oldu ve sonra F Tipi ortaya çıktı.

F Tipi’nin de tarihi bulunuyor. Siyasilerin her dönem cezaevi yaşantısı olmakla birlikte bu kadar çok sayıda ve aralıksız 20 yıldan fazla süredir hapiste bulunan sol siyasi insan tarihimizin hiçbir döneminde görülmemişti.

Geçmişte en uzun süre cezaevinde kalan, aralıklı olarak toplam 22 yılla Hikmet Kıvılcımlı idi.

Adli mahkumlarda ise 20 yılla Aziz Güçlü idi.

Kendisiyle karşılaşmadım ama adlı tutuklular arasında bilinen bir isimdi. Sinop hapishanesinde yatarken kaçmaya teşebbüs etmiş ve bu arada bir jandarma erini öldürmüş ama yakalanmıştı.

Ağır şekilde dövüldükten sonra ışıksız bir hücreye kapatılır. Burada bir yıl kalacaktır, hücre kapısına da kaynak yaparlar. Sadece kapının altındaki küçük bir delikten içeriye yemek verilecektir, o kadar.

Aziz Güçlü verilen ekmeklerin içlerinden kendisine yatak yapar, yemeğini farelerle paylaşır ve bir yıl sonra hücreden sağ çıkar.

Tahliye olduğunda kabadayı alemi kendisine toplu para vererek Aziz Ağabeyleri ile dayanışma gösterir.

F Tipi’ne kadar hapishanelerde siyasi koğuş sistemi vardı. Değişik örgütlerden siyasiler birlikte kalırdı. Bunun avantajlarının yanı sıra önemli bir de dezavantajı vardı.

Avantajı her şeyden önce birlikte bulunmaktı. Bu durum –örgütler arasında hiçbir koşulda bitmeyen sorunlarla birlikte- genellikle toplu hareket etmek imkanı sağlardı. Böylece hapishane içinde de eksik olmayan baskıya karşı birlikte direnmek mümkün olurdu. Siyasilerin çok olduğu ve birkaç koğuşta birden kaldıkları dönemlerde cezaevi yönetimi genellikle onları kendi haline bırakır, adli mahkumlarla ilişkisini en aza indirmeye özen gösterir ve konuya “kaçmayın da ne yaparsanız yapın” anlayışıyla yaklaşırdı.

Siyasi koğuşlarda kalanların düzenli denilebilecek bir hayatı bulunurdu. Belirli saatte kalkılır, sabah sporu yapılır, kitap okunur, örgüt içi eğitim çalışması yapılır, komün halinde yaşanırdı.

Siyasi koğuşta birlikte bulunulmakla birlikte her örgütün içine kapalı olduğunu, siyasi gruplar arasındaki ilişkinin az olduğunu belirtmek gerekir.

Bir arada kalmak ek olarak firar örgütlenmesini de kolaylaştırırdı. Tünel kazıldığında koğuşun tümü şöyle ya da böyle görevli olurdu.

Siyasi koğuşun en önemli eksikliği ise, sizi toplumdan kopartmasıydı. Adli mahkumlarla ilişki ya hiç bulunmaz ya da çok az olurdu.

Avantaj ve eksikliğin işlevini her duruma göre ayrı değerlendirmek gerekir.

İki yıl sekiz ay gibi şimdikilerle karşılaştırılamayacak kadar az olan hapishane yaşantımın yarısı adli mahkumlarla birlikte geçti. Kaçmasaydım bu yaşantı toplam 14 yıl sürecekti. Ülkenin ilk E Tipi hapishanesi olan Isparta’da on ay kadar kaldım. Başka hiçbir hapishanede bu kadar uzun kalmadım. On ayın yarıdan fazlası da adli mahkumla geçti…

Adli mahkum da değişik kategorilere ayrılır. Isparta mahkumuyla aynı koğuşta kalmanın siyasiye kazandıracağı bir şey yoktur. Kız kaçırma ya da hırsızlıktan gelenlere diğer mahkumlar tarafından iyi gözle bakılmaz. “Bir memleket ki, yaralama veya öldürmeden yatan bulunmuyor, orası yaramaz” değerlendirmesi yapılır.

Isparta hapishanesi ilk açıldığı dönemde sürgün yerildi. Sağmalcılar isyanı sonrasında kısaca Eskişehir’de kaldıktan sonra buraya sürülenler arasındaydım. Adlilerde ise değişik hapishaneleri dolaşmış, her yerde vukuatı bulunanlar buraya sürülürdü. Bunların en seçmeleri de yaklaşık yedi ay kaldığım 7. Koğuşta bulunuyordu. Mahkumun en uyanığı o yıllarda İstanbul mahkumuydu ve siyasilere de yakın olurlardı. Bu insanlardan çok şey öğrendim diyebilirim. Evet, adlilerle birlikte yaşamanın da değişik zorlukları vardı ama dışarıdayken asla tanıyamayacağınız tiplerle karşılaşıyordunuz.

“Mapushaneler mekanımız olsun” sözü kısaca bir grubun hayat anlayışını simgelerdi. En az 20-30 yıl ceza almış ama gittiği her hapishanede vukuatı bulunduğu için cezası azalmayan, sürekli artan ve hepsi birbirini tanıyan, değişik hapishanelerde bulunsalar bile haberleşen insanlar… Gelecek burası, ülkenin değişik kentlerinde dört duvar arası… Buradaki hayatın da kendine göre kuralları bulunur ve bu kesim içinde hayatı hapishanede sona erenler az değildir. Genellikle de hapishane içindeki hakimiyet kavgasında hayatlarını kaybederler…

Bu insanların genellikle sol siyasilere yakın olmasını devrimcilerin hapishane dışındaki gücüyle birlikte değerlendirmek gerekir. Solun gücü hapishanelere doğrudan yansır. Dışarıda genel olarak güçlü iseniz,  içerde böyle olmasanız bile bunu oluşturmanın uygun koşulları vardır.

Dışarıdaki genel baskı dönemi de içeriye hemen yansır.

F tipi hapishanelerle durum değişti. Her şeyden önce toplu olarak bir arada kalınmaması sonucu örgüt içiyle bile sınırlı kalsa sosyal ilişkiler zayıfladı. Bu durum ek olarak toplu savunma imkanlarını da büyük oranda ortadan kaldırdı.

Bir süreden beri hapishanelerin önemli ve eskisinden farklı bir başka özelliği daha bulunuyor: sayısı sürekli olarak artan insanlar için 20 yıldan beri içerde bulunmak neredeyse normal duruma geldi. Bırakın 20 yılı, 30 yıla yakın hatta 30 yıldan fazla hapiste bulunanlar var.

Hayatı en erken 17 yaşından başlatırsanız 60 yaşına kadar 43 yıl bulunuyor. Bunun da 20 (yaklaşık yarısı) ya da 30 (üçte ikisi) hapishanede geçmiş oluyor.

Hikmet Kıvılcımlı da kendi hayatıyla ilgili olarak yaptığı bir değerlendirmede dışarıda geçen yıllarının azlığından söz eder.

Bir hapishaneden ötekine, daha geniş olanına tahliye olsanız bile, dışarıdayken yapabilecekleriniz içerdekiyle karşılaştırılamayacak kadar fazladır.

Hapishanede olmanın anlamını biliyorum. Üstelik de müebbet alacağım kesin olduğu için ne zaman çıkacağını bilmeyerek hapishanede kaldım ama buna rağmen 30 yıl içerde olmayı kafamda canlandırmakta zorlanıyorum.

Yıllardır hapishanede bulunan çok sayıda insanın varlığı, hapishanelerle dışarıdakiler arasında farklı bir ilişki geliştirdi.  gibi önemli işlev yerine getiren bir site bu farklı ilişkinin sonucudur.

Şimdi kim nereye sürülmüş, kim kaç yıldır içerde, kim ne yazmış öğrenebiliyorsunuz.

Kim hastadır, kimin acilen tahliyesi için çaba gösterilmesi gerekir; biliniyor.

Eskiden kişinin örgütünün dışında bunu bilen olmazdı. Yıllardır hapiste olanın şu veya bu örgütten olmasının ne önemi var, denilebilir ama eskiden böyle değildi. Şimdi örgütler üzerinde bir ortaklık bulunuyor: diyelim en az 15 yıldır içerde olmak…

Eskiden içerde zaman çok hızlı geçerdi. Şimdi bilmiyorum, durumun çok değiştiğini sanmıyorum ama yine de somut olarak yaşamadığım için bilmiyorum.

Dışarıda sizin için iş olmayan her şey içerde ayrı bir iştir. Yemek yenilmesi, çay içilmesi, ziyaretçi gelmesi ve görüşülmesi vd. Bunların hepsi ayrı birer iştir, gün fazlasıyla bölünür ve zaman sıkıntısı çekersiniz. Hapse hiç girmemiş olanın bunu anlaması zordur.

Hapishanede bu kadar uzun zaman kalındığında kişinin düzenli olarak kendini geliştirmekle uğraşması önemlidir. Bunun da temel yolu her şeyden önce okumak ve yapılabiliyorsa yazmaktır. Yapılabiliyorsa diyorum çünkü yazmak, konuşmaktan farklı bir işlevdir. Konuşmak da yazmak gibi bir çeşit düşünceyi ifade tarzı olmakla birlikte, yazmak çok farklıdır.

Hapishanelerde yazılanları “hapishane edebiyatı” ya da edebiyat kategorisine girmeyenleri “hapishane yazıları” olarak sınıflandırmak doğru değildir.

Edebiyat ve genel olarak yazının değişik çeşitleri iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Bir öykü kötüyse sürgünde, hapishanede, dağda ya da dışarıda normal koşullar altında yazılmış olması fark etmez. Metin kötüyse başına ekleme yaparak onu iyi duruma getiremezsiniz. Bu tür örnekler eskiden daha fazlaydı: emekçi yazar, işçi yazar vd. Okuru nerede bulunduğunuz ve mesleğiniz değil, ürettiğiniz metnin kalitesi ilgilendirir. Kötü yazıyorsanız ya yazmayın ya da iyi yazmasını öğrenin, başka yol yoktur.

İnsan iyi ya da kötü yazdığını ancak bir oranda kişisel olarak değerlendirebilir. Bunun için konudan anlayanların görüşlerinin bilinmesi önemlidir. Konudan anlayanların belirlemesi önemlidir çünkü diyelim ki bir şiir hakkında şiirden anlayanların belirlemesi önemlidir. Anlamayanlar istedikleri kadar yerebilirler ya da güzelleme yapabilirler; önemi yoktur. Değerlendirme yapanın sayısı değil, kalitesi önemlidir.

Hapishanede yazanların bu sıkıntıyı bir oranda da olsa aşabilmesinin en önemli yolu mektuplardır. Sözlü iletişim de önemli olmakla birlikte yazılı iletişim daha ayrıntılıdır.

Bunun için önce yazılanın dışarıya ulaşması ve yayınlanabilmesi gerekir.

Sosyal medyanın bulunmadığı koşullarda bu iş çok zordu. Yazılanın basılması ve dağıtılabilmesi gerekirdi ki, yayınevlerinin bu konudaki ilgisizliği ve bu işin masrafı da biliniyor. Sosyal medya büyük bir imkandır.

 da içerde yazılanlar da yer alıyor. Hapishanede elle çoğaltarak dergi yayımlamak inanılmaz bir iştir. Bu sitede öyküler, şiirler, romanlar, karikatür ve desenler de yer alıyor. Bunların yer alması yetmez. Okuyanların, yazarın adresini bulup düşüncelerini –eleştiri de içerebilir- iletmeleri gerekir. Bunun hapishanedeki bir yazar için ne kadar önemli olduğunu anlatmak kolay olmamakla birlikte, anlaşılabileceğini sanıyorum.

Okur, bir bölümü internette de yayımlanan Belma’ya Mektuplar’ı hatırlayacaktır. Bunlar 1977-78 yılları arasında bir hapishaneden diğerine yazılmış mektuplardır. Geçtiğimiz Ramazan ayıydı ve bir hayır işleyelim dedik! Yıllardan beri içerde bulunanların adreslerini ilgili siteden bulduk ve bunlara birer kitap postaladık. Gönderilen 200 kadar kitabın 7 tanesi “adreste yoktur” notuyla geri geldi. Anlaşılan kişi ya tahliye olmuş ya da başka hapishaneye sürülmüştü. Bu kadar geri gelme oranı da bir şey sayılmaz.

12 Eylül sonrasındaki hapishanelerle ilgili olarak büyük bir çalışma halen gerçekleştirilmeyi bekliyor. 12 Eylül sonrasındaki 25 yılda hapishanelerde büyük direniş gösterildi. Kürtler için Diyarbakır, Türkler için Mamak hapishaneleri isim olarak simgeleşti. Sonraki yıllarda açlık grevleri, ölüm oruçları peşpeşe geldi. Bunların doğru dürüst bir tarihinin yazılması gerekiyor. Bunu yapacak olanın ya da olanların mutlaka bu direnişlere katılmış olması gerekmez, ama hapishaneyi asgari oranda bilmesi gerekir. Bu dönemle ilgili olarak anı düzeyinde çok şey yazıldı ama belirli örgütlerin ismi çerçevesinde kaldıklarından kaynak olarak değerlendirilebilirlik özellikleri sınırlıdır. Hapishane direnişleri dışarıdan da desteklendiği için konu sadece içerisiyle sınırlı değildir.

İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)’nın ölüm orucu yaygın olarak bilinir, bizdeki hapishane direnişleri daha kapsamlı olmasına rağmen bu oranda bilinmez. Genellikle her örgütün kendi çevresinde kalır. Halbuki şu veya bu örgüt çerçevesinde kalmayan doğru dürüst bir inceleme yapılsa, ardından da İngilizceye çevrilse, dünya çapında ilgi göreceğinden eminim.

Hapishaneler hep bulunmakla birlikte birbirinden oldukça farklı dönemleri bulunuyor. Bu dönemler için, anıların ötesinde incelemeler yazılması gerekiyor.

18.10.2015

Kaynak: 

3242 kez okundu.

Check Also

Celal BAŞLANGIÇ Köln`de Sonsuzluğa Uğurlandı

Sürgünde bir yürek daha sustu! Yıllarca basın özgürlüğü için mücadele eden Celal BAŞLANGIÇ’ı dünya basın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir