Avrupa’nın Janus ikiyüzlülüğü…/  Doğan Özgüden

 Rusya’yı bir çırpıda Avrupa Konseyi’nden atan Avrupa, Erdoğan’ın aynı ihlal ve işgal suçlarından sanık islamo-faşist rejimini mahkum edebilecek mi?

 Doğan Özgüden(Artı Gerçek, 21 Mart 2022)

 Rusya Federasyonu lideri Putin‘in Ukrayna’ya saldırısının, kendisi için ve de her türlü baskı ve entrikayı uygulayarak yönettiği dünyanın bu en büyük yüzölçümlü ülkesi için ne sonuçlar getireceğini kestirmek zor ama, 20 yıldır Rusya’nın güney komşusu Türkiye’yi benzeri baskı ve entrikalarla yöneten Erdoğan için bir altın fırsat oluşturduğunda hiç kuşku yok.

 Nasıl olmasın ki, Avrupa ile Asya arasında her bakımdan köprü oluşturan bu ülkeyi islamo-faşist bir rejimin bendesi haline getirdiği, komşu ülkelere islami seferler düzenlediği için Türkiye’nin üye olduğu uluslararası ittifaklar ve kurumlar tarafından sürekli eleştirilen, hattâ bu yüzden “diktatörler kara listesi”nin başlarında yer alan Erdoğan, Ukrayna krizinin ardından, birden bire tüm günahlarından arınmışcasına, ayağına koşulan, gittiği yerlerde de kırmızı halılarla ağırlanan bir barış kahramanına dönüştürüldü. Nerdeyse Nobel Barış ödülüne aday gösterilecek!

 Son bir hafta içinde Almanya Şansölyesi Scholz, Yunanistan Başbakanı Miçotakis, İsrail Cumhurbaşkanı Herzog, Kosova Cumhurbaşkanı Osmani ve Polonya Cumhurbaşkanı Duda Türkiye’deydiler. Düne kadar Erdoğan hakkında demediğini bırakmayan Hollanda Başbakanı Rutte de “Türkiye doğu kanadının savunması için çok önemli…  Son yıllarda Türkiye ile Hollanda arasında gerilimler yaşanmış olsa da, kişisel ilişkilerimiz her daim iyi kaldı” diyerek yarın Erdoğan’ın ayağına gideceğini açıkladı.

 Daha da önemlisi, Erdoğan’ın, hem Rusya ile hem de Ukrayna ile ikili ilişkiler sürdüren tek ülkenin lideri olarak önümüzdeki perşembe günü Brüksel’de toplanacak olan NATO Liderler Zirvesi‘ne “kilit adam” havalarında katılacak olması…

 NATO Zirvesi’ne paralel olarak yine Brüksel’de 24-25 Mart tarihlerinde Avrupa Birliği Liderler Zirvesitoplanacak… İlk günkü oturumuna ABD Başkanı Biden‘ın da katılacağı bu zirvede yeri olmasa da, çarşamba ve perşembe günleri Brüksel’de bulunacak olan Erdoğan‘ın Avrupa Birliği yöneticileriyle de görüşerek son yıllarda iyice bozulmuş olan AB-Türkiye ilişkilerinin düzeltilmesi için yönlendirme yapacağından hiç kuşku yok.

 Ukrayna’nın alelacele Avrupa Birliği‘ne kabul edilme istemi Avrupa başkentinde tartışılırken, Erdoğan fırsatı kaçırmamış, Kosova Cumhurbaşkanı Osmani‘nin 1 Mart’ta kendisini ziyareti sırasında “Bu AB üyelerine ben diyorum ki acaba Türkiye’yi ne için AB’ye almakta hâlâ endişe ediyorsunuz? Ukrayna ile ilgili gösterdiğiniz hassasiyeti Türkiye için de gösterin. Yoksa birileri saldırdığı zaman mı Türkiye’yi gündeme alacaksınız?” diye ilk çıkışını yapmıştı.

 Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell‘in yanıtı gecikmedi. 12 Mart’ta “AB, Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasında bir köprü olabileceğini düşünüyor ki zaten bu rolünü oynadı, oynamaya da devam edebilir. Türkiye’nin stratejik önemi bu savaş öncesindeki dönemden çok daha önemli. Türkiye tekrar bu rolü üstlenmeli” çağrısında bulundu.

 Hemen ardından, Türkiye Daimi Raportörü Nacho Sanchez Amor’un özellikle son ziyaretinde Gezi duruşmasını da izledikten sonra yaptığı eleştirilere rağmen, Avrupa Parlamentosu da birdenbire aşka gelerek 19 Aralık 2018’den beri nisyana terkettiği Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu‘nu 17 Mart’ta toplantıya çağırdı.

 Üstelik de, sazlı sözlü bir karşılama şenliğiyle… Tayyip rejiminin Avrupa başkentindeki bir propaganda servisi, toplantıdan bir gün önce, Karma Parlamento Komisyonu‘nun 79’uncu toplantısı vesilesiyle Türkiye’nin AB Daimi Temsilciliği’nde bir konser organize etti. Belçika’da yaşayan bazı müzisyenlerin katılımıyla oluşturulan Brüksel Uluslararası Dostluk Orkestrası’nın dinletisinde Dışişleri Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakçı, Türkiye’nin Brüksel’deki üç büyükelçisi ve KPK’nın Türk ve Avrupalı üyeleri hazır bulunarak Batılı enstrümanlarla Türk ezgilerini dinlediler.

 Bir Türkçe haber sitesinin “AB köşeye sıkıştı, şimdi Türkiye’ye yaklaşmaya çalışıyor” diye duyurduğu KPK toplantısında ilk konuşmayı yapan Avrupalı eşbaşkan Sergey Lagodinsky, AB ile Türkiye arasında son yıllarda siyasi konularda ayrışma yaşandığını hatırlattıktan sonra “Şimdi, bu boşluğa köprü inşa etme ve yeniden birbirimize yaklaşma zamanı geldi. Türkiye, AB’nin önemli bir ortağı ve bu durum devam ediyor. Türkiye, AB’ye aday bir ülke ve bu da devam ediyor” güvencesi verdi.

 KPK’nin Türk eşbaşkanı İsmail Emrah Karayel de, “Türkiye gibi kilit bir ülkeyi AB dış ve güvenlik politikasının dışında tutmak, bu ve benzeri krizlerde AB’nin hareket kabiliyetini sınırlamak anlamına gelmektedir. Türkiye, bölgesel ve küresel her türlü problemin çözümü için önemli bir ülkedir. Türkiye’nin AB’nin stratejik özerkliğine ciddi katkı sağlayacak bir ülke olduğu unutulmamalıdır. Katılım müzakereleri, Türkiye-AB ilişkilerinin bel kemiğidir. Katılım perspektifi olmaksızın ilişkilerimizin gerçek potansiyelinin ortaya çıkmasını beklemek imkansızdır” diyerek Avrupa kesimini göreve çağırdı.

 Parlamenter olmadığı halde toplantıda kendisine konuşma hakkı tanınan Tayyip’in yakın adamı, Dışişleri Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakçı, AB’nin aday ülkelerle yaptığı toplantılara Türkiye’nin çağrılmamasını eleştirerek “Uzun süredir bekleyen aday ülke Türkiye ile Batı Balkanlar arasında neden bölünme yaratıyorsunuz?” dedikten sonra AB ile ilişkilerin gelişmesini yine Kürtlere ve muhaliflere uygulanan devlet terörünün onaylanması koşuluna bağlamaya çalıştı: “Ben AB’nin terör listesinde olan PKK’nın adını söylediğimde bile rahatsız olan bazı AP milletvekilleri var… Bazı PKK sempatizanlarını ve FETÖ sempatizanlarını AP koridorlarında dezenformasyon yaparken gördüğümüzde Türk milletinin ne yapmasını bekliyorsunuz? Sizin terörle mücadelede samimi olmanızı bekliyoruz. Böylece son yıllarda kaybolan güvenin yeniden tesis edileceğine inanıyorum.” 

 Erdoğan‘ın, NATO Zirvesi nedeniyle Brüksel’de bulunacağı çarşamba ve perşembe günlerinde, AB yöneticileriyle ve AB üyesi ülkelerin devlet ya da hükümet başkanlarıyla “üst düzeyde” ilişkiler kurarak, insan haklarına saygı konusunda 195 ülke arasında ancak 146. sırada yer alabilen Türkiye’yi olduğu gibi kabullenmeleri için her türlü baskı ve tehdidi kullanacağında kuşku yok.

 ABD destekli Avrupa süper güçlerinin insan hakları konusunda Türkiye’ye sürekli taviz veren tutumunun bir diğer önemli göstergesi ise, hiç kuşkusuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından defalarca mahkum edilmiş olan Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nin üyesi olarak Bakanlar Komitesi’nde ve Parlamenterler Meclisi’nde yerini hâlâ koruyor olmasıdır.Buna karşılık, gerek yüzölçümü, gerekse nüfus olarak Avrupa’nın en büyük ülkesi olan Rusya Federasyonu, Ukrayna krizi nedeniyle 15 Mart’ta Parlamenterler Meclisi’nin oybirliğiyle Avrupa Konseyiüyeliğinden atıldı, Türkiye Parlamentosu’nu temsil eden tüm milletvekilleri de bu karara oy verdiler.

 Vladimir Putin ile Recep Tayyip Erdoğan arasında birçok beraberlikler ve benzerlikler var… Her şeyden önce, 1952’de doğmuş olan Putin ile 1954’te doğmuş olan Erdoğan aynı kuşaktan… 

 1975’ten itibaren tam 16 yıl KGB ajanı olarak görev yapmış bulunan Putin, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra siyasal kariyerine 1990 Mayıs’ında Leningrad Belediye Başkanı’nın uluslararası ilişkiler danışmanı olarak başlar, 1994’te Saint Petersburg Hükümeti’nde başkan yardımcısı, 1997’de Boris Yeltsin‘in Başkanlık Konseyi üyesi, 1999’da da Rusya Federasyonu’nun önce başbakan yardımcısı, hemen ardından başbakanı olur. 2000 yılından bu yana da 22 yıldır zaman zaman başbakan, çoğunca da cumhurbaşkanı sıfatıyla koskoca ülkeyi yöneten tek adamdır.

 Lise öğrenimini İmam Hatip Lisesi’nde yapan Recep Tayyip Erdoğan ise, siyasal kariyerine Putin‘den çok önce, 1975’te Milli Selamet Partisi Gençlik Kolu Başkanı olarak başlamış, 1983’te yeni kurulan Refah Partisi‘ne katılmış, 1994 seçimlerinde, solun bölünerek üç ayrı aday çıkartmasından yararlanarak İstanbul Belediye Başkanı seçilmiş, Putin‘in Saint Petersburg’u yönettiği yıllarda o da Türkiye’nin en büyük metropolünü yönetmiştir.

 Putin 2000 yılından beri Rusya Federasyonu’nu kendi kontrolündeki kutup ayısı sembollü Birleşik Rusya Partisi’nin parlamenter desteğiyle yönetirken, Erdoğan da 2002 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti’ni bizzat başkanlığını da üstlendiği ampul sembollü Adalet ve Kalkınma Partisi’nin desteğiyle yönetmeye devam etmektedir.

 İki diktatör arasında bir başka benzerlik de, kendilerini artık tarihe mal olmuş iki büyük imparatorluğu günümüze uygun yeni formatlarda canlandırma misyonunun taşıyıcısı olarak görmeleridir. Putin‘in tarihsel referansı Rus Çarlığı, Erdoğan’ın tarihsel referansı ise Osmanlı İmparatorluğu‘dur.

 Eğer Putin bugün kendi tarihsel referansını kullanarak Rusya Federasyonu’nun batı sınırına komşu Doğu Avrupa ülkeleriyle Kafkasya’daki küçük devletleri, gerekli gördüğünde askeri operasyonlara da başvurarak, kontrolü altında tutmaya çabalıyorsa, Erdoğan da hem İslamcı Osmanlı referansını, hem de Türkçü Kızıl Elma referansını kullanarak Kıbrıs’ın  yarısını işgal altında tutmaya devam ettiği gibi, İHA’lar, SİHA’lar ve de ulufeye bağlanmış islamcı teröristlerle Suriye’den Irak’a, Kafkasya’ya, Libya’ya sefer eylemekte, üstelik bu fütuhat operasyonlarının çoğunu, Gazi Meclis’te MHP’nin yanı sıra CHP ve İYİP’nin de desteğiyle gerçekleştirmektedir.

 Ve başa dönüyorum… 

 Ukrayna krizi nedeniyle Rusya Federasyonu bir oturumda Parlamenterler Meclisi’nin ittifakıyla Avrupa Konseyi’nden atılırken, işlediği cürümlerle insan haklarına saygı konusunda 195 ülke arasında ancak 146. sırada yer alabilen Türkiye bu konseyde tutulmaya devam ediyor…

 Türkiye’deki faşizan yönetimlere karşı gösterilen ilk hoşgörü de değil bu… 

 Avrupa Konseyi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, kıta ülkelerinde insan haklarına saygıyı güvence altına almayı sağlayacak bir kurum olarak 1949’da 10 Batı Avrupa ülkesi tarafından kurulmuş, hemen ardından ABD’nin Doğu Akdeniz ve Yakın Doğu’daki çıkarlarını savunmakla görevlendirilen Yunanistan ve Türkiye de üyeliğe olarak kabul edilmişti.

 1967’de faşist albaylar cuntasının darbesinin ardından Yunanistan‘ın Avrupa Konseyi’nden atılması gündeme gelmiş, ancak faşist cunta böyle bir karar alınmasına meydan vermemek için kendiliğinden Avrupa Konseyi’nden çekilmişti.

 Dört yıl sonra da, bizdeki 12 Mart 1971 darbesinin ardından kitlesel tutuklamalar, işkenceler, kitlesel tasfiyeler, idam hükümleri birbirini kovalarken, sürgündeki Yunanlı direnişçilerin de desteğiyle Türkiye’nin Avrupa Konseyi‘nden çıkartılması için Demokratik Direniş Örgütü olarak büyük bir kampanya başlatmış, bunu sağlamak için insan hakları ihlallerini ayrıntılı olarak ortaya koyan İngilizce hacimli üç belge yayınlamıştık. 

 Bu belgelere dayanarak konu Parlamenterler Meclisi’nin gündemine alınırken, CHP lideri Bülent EcevitKonsey’deki CHP’li milletvekillerini seferber ederek bizzat devreye girmiş, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden atılmasını engellemişti.

 Buna rağmen Türkiye’de insan hakları ihlallerinin ardı arkası kesilmedi… 12 Eylül 1980 faşist darbesinin ardından, TBMM askeri cunta tarafından kapatıldığı halde, AP’li ve CHP’li milletvekilleri Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi‘nde askeri faşist rejimin savunmasını yapmaya devam ediyordu… Sürgündeki muhalefetin gösterdiği tepki üzerine, Parlamenterler Meclisi 15 Mayıs 1981’de Türk parlamenterlerin toplantıya katılmalarını yasakladı.

 Bunu 1 Temmuz 1982’de Avrupa Konseyi üyesi beş ülkenin, Fransa, Hollanda, İsveç, Norveç veDanimarka’nın, insan hakları ihlallerinden dolayı Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde dava açması izledi. Ancak, 1983’de yapılan seçimlerden sonra yeni seçilen Türk milletvekillerinin Parlamenterler Meclisi’ne katılmaları kabul edildiği gibi, beş ülke de AİHM’de açtıkları davanın dosyasını geri çektiler.

 Berlin Duvarı‘nın yıkılması, Sovyetler Birliği‘nin çökmesi, Sosyalist Sistem‘in ve Varşova Paktı‘nın dağılmasından sonra Rusya Federasyonu da dahil Doğu Avrupa ve Kafkasya ülkelerinin hepsi Avrupa Konseyi‘ne katılarak üye sayısını 47’ye çıkarttılar. 

 Rusya Federasyonu‘nun atılmasıyla bu sayı şimdi 46’ya düşmüş bulunuyor.

 Türkiye hakkında, HDP lideri Selahattin Demirtaş da dahil özellikle muhalif vatandaşlara yapılan haksızlık ve adaletsizlikler üzerine AİHM’de açılmış. binlerce bireysel dava var… 

 İnsan hakları savunucusu Osman Kavala‘ya uygulanan adaletsizlik nedeniyle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin başlattığı ihlal süreci ise 21 Şubat 2022’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne ulaşmış bulunuyor… 17 yargıçtan oluşan Büyük Daire’nin bakacağı dava için Bakanlar Komitesi’nden ve taraflardan 19 Nisan’a kadar bu konuda görüş bildirmeleri istendi. 

 İlgiyle bekliyoruz… Rusya Federasyonu‘nu bir çırpıda Avrupa Konseyi‘nden atanlar, hem ülke içindeki baskı uygulamalarında, hem de başka ülkelere karşı silahlı saldırılar konusunda en az Rusya Federasyonukadar suçlu olan Ankara rejimi hakkında ne karar verecek?

 Avrupa’nın ikiyüzlülüğü üzerine bir soru daha…

 Güney ve Güney Doğu ülkelerindeki savaşlardan, katliamlardan kaçarak gelen mültecilere karşı aşılmaz duvarlar ören, kaçak olarak girmeyi başaranlara da oturma ve çalışma statüsü çıkartmakta binbir güçlük çıkartan, sokaklarda süründürten Avrupa, Ukrayna’dan gelenlere derhal özel ağırlama servisleri kurmakta, hemen oturma ve çalışma izni çıkartmakta…

 Mavi gezegenimizin farklı coğrafyalarından gelmiş savaş ve terör mağdurlarına kökenlerine, renklerine göre farklı muamele yapılması gerektiği insan hakları bildirgelerinin hangi sayfasında yazılı?

 Antik Avrupa’nın sayısız tanrıları arasında bir de ikyüzlü Janus vardır.

 Evet, bekliyoruz… Avrupa Janus ikiyüzlülüğünü sürdürmeye daha ne kadar devam edecek?

 


36 kez okundu.

Check Also

SÜRGÜNDE MÜCADELECİ KADIN OLMAK – Nuray Bayındır

Sürgün insanın iradesi dışında ülkesinden, doğduğu coğrafyadan, bağlı bulunduğu topluluktan uzaklaştırılmasıdır. İnsanın sevdiklerinden, yaşadığı ortamdan, …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir