“ KOYNU DOLU KUCAĞI BOŞ” TAHRİR MEYDANI

DSC_0641 (1)

Bizim yörede, hamile kalan fakat normal doğum yaparak çocuğunu kucağına alamayan, birden çok düşük yaparak ve ya doğun sırasında ölen vb. gibi nedenlerle çocuksuz kalan kadınlar için “koynu dolu kucağı boş” diyerek durumu ifade ederlerdi. Yani hamile kalarak anne adayı olan fakat bir türlü anne olamayan kadınları anlatmak için kullanılırdı bu cümle. Kahire nin Tahrir Meydanı da Mısır Halkı için söz konusu ifadede olduğu gibi “koynu dolu kucağı boş” bir alan haline geldi. Bu ikinci seferdir, Tahrir Meydanına doluyorlar, direniyorlar, savaşıyorlar, ölüyorlar, devrimci bir inatla yönetimin üstüne, üstüne gidiyorlar.

Ama sonuç olarak ordu yönetime el koyuyor sonra da taraflardan birisine devr ediyor. Bir süre sonra tekrar el koyuyor, bu sefer de başka birisine devr ediyor. Her seferinde halk piyon olarak kullanılıyor. Fakat halkın hiçbir çıkarı söz konusu bile olamıyor. Dünya kamu oyu ve egemen güçleri bu alt üst oluşlarda Mısır Halkının ne kazanıp ne kaybettiğini hiç konuşmuyor. Hüsnü Mübarek gidiyor, Muhammet Mursi geliyor, halk için değişen hiçbir şey olmuyor. Gelen gideni aratıyor. Halk yine sokağa iniyor, vuruluyor, vuruyor, ölüyor bu sefer de başka birisi geliyor. Kedinin fare ile oynadığı gibi Mısır Halkı ile oynanıyor.

Mısır Halkının çektikleri, kale bile alınmadan, “ bu darba mi değil mi?” tartışması yapılıyor. Emperyalizm sermaye ihracı döneminde, Türkiye de, Latin Amerika ülkelerinde, Yunanistan, Mısır vb. gibi ülkelerde askeri cuntalar eli ile çıkarlarını koruyup, kolluyordu. Görüldüğü kadarı ile Mısır da, Tunus, Libya da yepyeni bir yöntem deniyor. Önce halkı devreye sokuyor, onun yaratmış olduğu ortama denk olarak ordu eliyle yeni bir düzen oluşturuyor. Adına da “Arap baharı” ve/ya “Arap devrimleri” gibi takılar takıyor olup bitiyor. Sermaye bütün insani değerleri ve bir bütün olarak insanlığı ele geçirip, paraya tahvil ederek, bozuk para gibi kullanıyor.

Kapitalizm, feodalizmin bağrından devrimci bir şekilde doğdu. Feodalizme karşı işçi sınıfı ile ittifak kurdu. Burjuva devrimlerini bu devrimci ittifak temelinde gerçekleştirdi. O nedenle de kapitalizm insanlığın dünyasına devrimci bir sistem olarak girdi. Dünya insanlığı tarafından destek gördü. Dünyanın her yerinde feodalizme galebe çaldı, bir dünya sistemi haline geldi. Ancak tekelcilik aşamasında alabildiğine gericileşerek, doğa ve insanlık düşmanı bir konuma tırmandı. Bütün alanlarda, yok etmek istediği feodalizm ile ve her türden gericilikle yeniden ittifaklar kurdu, bu ittifaklara dayanarak, işçi sınıfına, emekçilere karşı düşmanca imha yöntemleri geliştirdi.

Burjuvazi öylesine gericileşti ki, oluşturmuş olduğu metafizik kafa yapısı artık iktisadın esası ve kapitalizmin de doğasında bulunan üretim, üleşim, tüketim yasası ile tezata düşerek, paradoksal bir durum içine girdi. Üretim ve tüketimi sonuna kadar teşvik ederken, üleşim de ki payı nerde ise hepsini kendine ayırıyor. Paylaşımda teraziyi tümü ile kendinden yana ağdırınca, toplumun tüketimi de alabildiğine kısılıyor. O nedenle de, üretim artarken tüketim dibe vuruyor, dolayısı ile kriz kalıcılaşıyor. Üretim ile tüketim arasında ki denge tüketim lehine bozuluyor. Üretim dağlar kadar birikirken tüketim sürekli irtifa kaybediyor. Toplumun ezici bir kesimi, ürettiğinin ondan biri kadarını bile tüketemiyor. O nedenle de kriz yapısallaşarak kalıcılaşıyor.

Kriz kalıcılaştıkça da, burjuvazi kriz ile birlikte yaşamanın, başka bir deyimle kapitalizmin krizli yaşamaya ayak uydurması için yeni yöntemler geliştiriyor. Geliştirmiş oldukları yöntemlerin arasına İslami inancı da uyuşturucu bir araç olarak koydular. Bu yönteme denk olarak da İslam üzerinde çok önemli inceleme ve araştırmalarda bulundular. İslam ı : terör, radikal, ılımlı İslam olarak tasnif edip, hangisine nasıl yaklaşacaklarını belirlediler. İslam ın “terörist” olarak sınıflandırdıklarına 11 eylül felaketini yaratarak savaş açtılar. “Haçlı seferleri” başlattılar. Tümü ile imha etmeye çalıştılar.

Radikal İslam” ı yedek lastik olarak değerlendirdiler. Gerektiğinde( şimdi Afganistan da görüldüğü gibi) “ Ilımlı İslam ın” yetersiz kaldığı yerde “radikal İslam” ile de masaya oturmak, çıkarları doğrultusunda değerlendirmek için onu yedekte tuttular ve tutuyorlar. “Ilımlı İslam” ı ise müttefik güç olarak görüp, sermaye sınıfına kattılar. İş birliğini onlarla yaptılar. Bu politikanın gereği olarak, Türkiye de AKP ve Erdoğan ı, Arap dünyasında ise “Müslüman Kardeşler” ( Iğvan) gibi “ılımlı” olarak gördükleri İslami örgüt vb. gibi yapılarla ittifaklar yaptılar. Bu yapıları, global kapitalizmin bölgedeki işbirlikçileri olarak görüp, iktidara gelmeleri için belli planlar yaparak uygulamaya koydular.

Kendi çıkarlarına uygun gördükleri diktatörlükler döneminde, bu türden dini örgüt ve yapılara uzak duruyor ve “ümmetçi, gerici, tutucu” gibi çeşitli kavramlar kullanarak aşağılıyorlardı. Burjuvazi gericileştikçe daha önce gericilikle suçladıkları ile ortak olmaya başladı. Ama Türkiye ve Mısır örneklerinden bakarak, global kapitalizmin, artık “ılımlı İslam” diye belirledikleri ve iş birliği yaptıkları ile de çıkmaza girdiğini söylemek mümkün. Global kapitalizm büyük bir iştahla Musri yi Mısır da iktidara getirdi. Emperyalizme ve Siyonizm e onlarca yıl başarı ile hizmet etmiş olan Hüsnü Mübarek i demir parmaklıklar akasında ve yatağın içinde idamla yargılanmasını keyifle seyretti.

Mursi nin iktidarının, ordu içerisinde yapmış olduğu değişiklikleri destekledi, korudu kolladı. Ama Mursi nin metafizik kafa yapısı global kapitalizmin doku ve dengelerine denk bir gelişim seyri izlemedi. Mursi nin İktidar için ittifak yapmış olduğu ve emperyalistlerin de “ ılımlı İslam” olarak görüp, onayladığı cemaatlar ve dini klikler farklı çıkarları gündeme getirdikçe globalizm ile çelişkiler doğmaya başladı. O durumda yeniden devreye orduyu soktular. Mübareği devirdikleri yöntemin aynısını Mursi ye de uyguladılar. Halkı Tahrir Meydanına indirdiler, birkaç gün orda kalmasını sağladılar, sonra da ordu gelip, yönetime el koydu.

Tahrir meydanına inen halk ise, yine Mübarek döneminde olduğu gibi havasını aldı. Ne yeni Başkanın atanmasında, ne yeni hükümetin kuruluşunda ve ne de yeni yasa ve anayasanın yapılışında Mısır Halkının en ufak bir dahli ve katkısı yoktur. Giden de kendisinden değil gelende… Ama hepsinin müsebbibi kendisi yani halk. Fakat ne Mübarek giderken, Mursi gelirken ve ne de şimdi Mursi gidip, yeni atanmış olan devlet başkanı gelirken Mısır Halkının zerre kadar bir çıkarı söz konusu olmamıştır. Neden olarak hep halk gösterilmiştir fakat yapılan bütün gel gitlerde halka hiçbir yarar sağlanmamıştır.

Bunun nedenini, anlamak zor. Halk sokağa iner, günlerce mücadele eder, ölür, öldürür bir nevi iç savaş yaşar, fakat sonuçta sözüm ona kazanmış gibi de bir ortam doğar ama halka yönelik en ufak bir kazanım söz konusu olamaz! Normal bir halk hareketinde, sonuç asla böyle olamaz. Halk hareketlerinde kaybedilse bile halka belli bir kazanım söz konusu olur. Mısır, Tunus, Libya, yemen gibi ülkelerde yaşanmış olan halk hareketlerinde bir tuhaflığın olduğu besbelli. “Arap baharı, Arap devrimleri” olarak nitelenen “devrimler” Arap halkına ne demokrasi ne özgürlük ve ne de ekonomik refah getirmiştir.

Sözü edilen devrimler, toplumsal değil politik devrimlerdir. Bu niteliklerinden dolayı da politik devrimler toplumun yaşamından önemli değişimler yaratamazlar. Buna rağmen, demokrasi ve özgürlüklere dair bir takım kazanımları olur. Sözünü etmiş olduğumuz “devrim” isimli toplumsal olaylarda herhangi bir şey olmadı. Arap Halkı özellikle de Mısır Halkı fena halde işletiliyor. Bu halkın kendine gelmesi, emperyalizmin oyununa hayır demesi ve bundan sonra kendisi için sokağa çıkması gerekiyor. Emperyalizm aynı oyunu Suriye de: Mısır, Tunus, Libya ve Yemende oynadığı oyundan başka türlü oynuyor. Söz konusu oyun Suriye de bozguna uğramış olsa da, oynanmaya devam ediyor.

Erdoğan ve Hükümetinin akıbeti de iyi gözükmüyor. Mısır ın Mursi si Erdoğan ın prototipi ve taklidi idi. Ancak onun yetmezliği ve metafizik kafası global sermayenin kırmızı çizgilerine çabuk dokundu. Erdoğan ı “deliğe süpürmeyip” o kadar süre tanıdıklarına da pişman gibiler. Erdoğan, Suriye ve bölge sorunları konusunda epey olanak vadediyordu. O nedenle de, Erdoğan ı BOP’ un “eş başkanı” yaptılar. Ancak emperyalizmin Ortadoğu planından fazla haberdar değildi. Bundan dolayı, Libya konusunda “NATO’ nun orda ne işi var diyerek” bocaladı. Sonra da önemli görevler yaptı. Tunus ve Mısır konusunda da Mübarek e ve Zeynel Abidin e “gidin” telkininden bulunarak surece katkı sağladı. Bu nedenle de Erdoğan ın ipini biraz uzattılar. Ama sıra Suriye Esat yönetimine gelince, Erdoğan ın Ortadoğu politikası tümden iflas etti. Erdoğan ilk dönemlerde Suriye Esat yönetimine haftalar, aylar gibi ömürler biçti.

Ancak Suriye Esat yönetimi Erdoğan ın bütün tahminlerini ve girişimlerini boşa çıkarttı. ABD’ nin amacı Suriye konusunda Rusya ile karşı karşıya gelmemeye yönelikti. O nedenle de Erdoğan ı maşa olarak değerlendirmeye çalıştı. Ancak Erdoğan o işi beceremedi. Dolayısı ile de kendisine biçilmiş olan misyonu yerine getiremedi. Getiremeyince gitmesi üzerine hesaplar yapılmaya başlandı. Mısırda da görüldüğü gibi emperyalizmin yeni yöntemi, eskisi gibi cunta yaptırmak değil, cunta olmayan cuntalar planlamak olduğu ortaya çıktı. Cuntanın içine biraz halk katıyor ve cuntanın ismine de cunta demiyor, dolaysı ile de ismi cunta olarak zikredilmeyen cuntalar yapıyor.

Erdoğan için de böyle bir gelecek planlamış olduklarına kuşku yoktur. Sadece Erdoğan a değil, “ ılımlı İslam” olarak niteleyip iktidar yapmış oldukları diğer iktidarlar için de böylesi planlarının olması kuvvetle muhtemeldir. Bu yakın zamanda görülen gelişmeler, global kapitalizmin “ılımlı İslam dan” umduğu beklentileri bulamadığını gösteriyor. Erdoğan a yönelik tavırları, Mursi nin uğramış olduğu akıbet bunun açık delilleridir. Öyle ki Mursi nin iktidarı kim vurduya gitti. Cuntadan sonra kan da döküldü. Bir hesap verme durumu doğdu. Doğan bu durumdan sonra Cunta “Iğvan” ı ezip, belli bir kıvama getirmeden gitmez artık. Son katliamlarla “İğvan” ile ordu arasına kan davası girdi. Bundan sonrası bir düşman gücün diğerini yenmesi, hizaya sokması ile son bulacaktır.

Bu saatten sonra ordu taraflar arsında tarafsız bir güç olarak görülemez. Bu ortamdan sonra ordu bir düşman taraf, “İğvan” ise diğer düşman taraf konumundadır. Ordu daha şimdiden Arap aleminin ve dünya aktörlerinin önemli bir bölümünü yanında bulmuş durumda.

Gezi Hareketinin Mısır Halkının düşürülmüş olduğu konumdan ders çıkartması gerekir. Gezi hareketi, emperyalizmin kurguladığı bir hareket değildir. Ama öyle değil diye emperyalizm kullanmaya kalkmaz diye bir şey söz konusu olamaz. Kullanmaya çalışabilir. Ama Türkiye Halkı Mısır Halkından farklı olarak anti-emperyalist (Denizlerden, Mahirlerden kalan) bir tarihi geçmişe ve bilince sahiptir. Bununla birlikte, Kürt Özgürlük Hareketi de politize ve bilinçli bir kitle gücü durumundadır. Bu öğeler doğru değerlendirirlerse emperyalizmin oyunlarına karşı önemli teminatlar olabilirler. Ancak yine de her bakımdan tetikte olmak lazım. Aksi halde Gezi de tahrir Meydanı gibi “koynu dolu kucağı boş” konuma düşebilir. Emperyalizmin bu yeni oyununu iyi görüp, değerlendirmek gerekir.

Teslim TÖRE

467 kez okundu.

Check Also

53 yıllık Sürgün Doğan Özgüden’in Sürgün Yazıları adlı kitaplarının 7. cildi de yayımlandı

11 Mayıs 2024… Bugün, Doğan Özgüden ve İnci Tuğsavul’un yarım yüzyılı çoktan aşan sürgünlerinin başlangıcının …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir