Tag: Doğan Özgüden

11 Mayıs: 49 yıllık sürgünün başladığı gün – Doğan Özgüden

images-2

11 Mayıs: 49 yıllık sürgünün başladığı gün

Doğan Özgüden

12 Mart 1971 darbesinden bir buçuk ay sonraydı… İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 1 Mayıs 1971 tarihli bildirisinde, Türk Ceza Kanunu’nun 142, 311, 312, 156 ve 159. maddelerini ısrarla ihlal eden Ant Dergisi‘nin süresiz olarak kapatıldığı, o güne kadar yüzlerce yıllık hapis cezası talebiyle açılmış dâvalara ek olarak İnci’yle benim hakkımda yeni kovuşturmalar başlatıldığı duyurulmuştu.

Hemen ardından yine sıkıyönetim tarafından “Teslim ol!” çağrıları yapılmış, kaçaklar için “vur” emri verilmiş, hem Cağaloğlu’ndaki Ant‘ın yönetim yeri hem de Kazancı Yokuşu’ndaki evimiz basılmıştı.

Yazı kurulu üyeleriyle yaptığımız gizli görüşmelerde sıkıyönetime teslim olmaktansa mücadeleyi yurt dışında sürdürmemiz ve Avrupa kamuoyunda Cunta’ya karşı kampanyalara katkıda bulunmamız kararlaştırılmıştı.

İnci benden önce Ankara’ya geçmişti… Babası Burhan Bey hemen güneydeki tanıdıklarıyla temasa geçerek bizi para karşılığı Suriye sınırından geçirecek birini bulmuştu. Ertesi gün telefon ederek Kilis’te kendisine nasıl ulaşabileceğimizi bildirecekti.

9 Mayıs’ta bizim miadı dolmuş eski pasaportları ve önemli kişisel belgeleri Ankara’ya gönderdim, ardından Ant yazı kurulundan Faruk Pekin’le son kez buluşup ayrıntıları görüştükten sonra vedalaşarak otobüsle Ankara’ya hareket ettim.

Ankara’da biraz ailevi sohbetten sonra tam güney sınırından geçiş projesinin ayrıntılarını görüşecektik ki, radyo güney sını­rından Suriye’ye geçmeye çalışan üç Dev-Genç’linin yakalandığı haberini verdi.

Bir daha durum değerlendirmesi yaptık. Bizi geçirecek adam son dakikada ihbar edebilir, arkadan vurulabilirdik. Zaten ertesi sabah adam da söz verdiği halde telefon etmedi. Belki de sınırdaki tutuklama haberini duyduktan sonra, bu işe girişmeyi o da göze alamamıştı.

Geriye tek çare kalıyordu. Sahte bir pasaport bularak Marmaris üzerinden deniz yoluyla Yunanistan’a geçmek ya da Ankara’dan direkt uçuş yapan bir yabancı uçakla Avrupa’ya uçmak…

İnci’nin annesi Hacer Hanım, “Bizim pasaportu bir deneseniz,” dedi.

Mehmet Burhanettin Tuğsavul ve Hacer Tuğsavul adına çıkartılmış ve henüz miadı dolmamış bir aile pasaportu karşımızdaydı. Yapılacak tek şey fotoğraflarının değiştirilmesiydi. Benim eski pasaportumda bıyıksız dönemime ait bir fotoğraf vardı. Eski pasaportlarımızdaki fotoğrafların soğuk damgası Tuğsavul’ların aile pasaportundaki fotoğrafların soğuk damgasını aşağı yukarı tutuyordu.

Üzerinde tahrifat yapmadan bu pasaportla önceden turist dövizi alınması gerekiyordu. Ne ki aksiliklerin sonu bir türlü gelmiyordu. Bir yakınımız İnci’nin anne ve babası için döviz almak üzere Merkez Bankası’na gittiğinde Deutchmark’ın revalue edilmesi nedeniyle o gün döviz satışlarının durdurulduğunu, bu yüzden döviz satamayacaklarını söylemişler.

Ama yakınımız ergeç bir kodamanın yurtdışı seyahati için döviz almaya geleceğinden emin olduğundan bekleme salonunda pusuya yatmış. Çok geçmeden bir kodamana döviz verildiğini görür görmez yeniden gişeye dayanıp pasaportları memurun önüne uzatmış. Adamcağız da gık çıkarmadan Tuğsavul’lar için turist dövizini satmış.

Döviz işi garantilendikten sonra pasaporttaki fotoğrafları değiştirdik, bir de ileride başları derde girmesin diye Tuğsavul soyadlarını, son üç harfini silerek, Tuğsan yaptık, doğum yıllarını da bizim yaşımıza uygun olması için küçülttük.

Meslek hanemde de Türkçe “uzman yardımcısı”, Fransızca “sous-specialiste” yazıyordu. Yurtdışına çık­ma­mıza bir engel kalmamıştı.

Ne ki Türkiye’deki bu son günümüzde benim halletmem gereken birkaç hayati formalite daha vardı. Öncelikle Ankara’daki bir noterden Ant Yayınları‘nın sahibi olarak avukatım Müşür Kaya Canpolat‘a yayınevinin tüm işlemlerini tek başına yapabilmesini sağlayacak bir vekaletname çıkartmam gerekiyordu.

Gittiğim noter Ticaret Odası kimlik kartını görünce derhal vekaletnameyi hazırlayarak bana imzalattı. Noter ücretini öderken, “Beyefendi, ben bu Ant Yayınları‘nın adını galiba daha önce de duydum. Ne yayınlıyorsunuz?” diye sordu.

“Romanlar ve şiir kitapları yayınlıyoruz. Şimdi yeni projelerimiz var. Resimli romanlar ve ders kitapları da yayınlayacağız. Bu formaliteleri yürütmek için avukatımı tevkil ediyorum” dedim.

Biz Türkiye’den ayrıldıktan sonra Müşür’e ulaştırılmak üzere ayrıntılı bir mektup yazarak bundan böyle Ant Yayınları‘nda kimin ne yapacağını belirttim.

İki haftadır sürekli kaçgöç yaşadığımızdan kılık kıyafetimiz dökülüyordu. Bir galeriye uğrayarak kendim ve İnci için giyecek birşeyler aldım. Ömrümde hiç şapka giyme­diğim halde görünüşümün daha inandırıcı olması için bir yakınımız geç vakit gidip göz kararıyla bana bir fötr şapka aldı.

O akşam ailece son kez birlikte yemek yedik. Uçağımız ertesi sabah erken saatlerde kalkacağı için yol hazırlığımızı akşamdan yaptık. Bana alınan fötr şapka başıma büyük geldiğinden iç çeperini astarının arasına kağıt tıkıştırarak daralttık. İnci’ye de kimsenin tanıyamayacağı ve şüphelenemeyeceği şekilde bir makyaj yapıldı.

Artık yaşamımızda yeni bir döneme hazırdık. Radyolar son sıkıyönetim bildirilerini, arama kararlarını ve tutuklama haberlerini veriyordu.

Erkenden yattık. Ama uyumak ne mümkün. Sahte pasaportla kontroldan geçerken yakalanırsak cunta itaatli medyada kopartılacak gürültü, bunun ailelerimiz ve yakınlarımız üzerindeki yıkıcı etkileri kafamıza takılıyor, uzun süre uyumamıza engel oluyordu.

11 Mayıs sabahı saat 6’da ikimiz de uykumuzu alamamanın sersemliği içinde kalktık. Herkesle vedalaştık. Bir taksi çağırarak saat 7’de Lufthansa otobüsünün yolcuları alacağı Bulvar Palas’a yöneldik. Ankara yağmur altındaydı. Lufthansa otobüsü hareket ederken bir köşeden bizi endişeyle izleyen İnci’nin babasını farkettik. Adamcağız iki haftada âdeta çökmüştü. İnci’nin gözleri doldu.

Hava alanına kadar bir iki sıkıyönetim kontrolünden geçtik. Alanda fazla oyalanmadan önce bilet ve bagaj kontrolüne gittik. Zaten fazla bir bagajımız da yoktu. Güvenlik açısından yanımıza sahte pasaport dışında herhangi bir belge almamıştık. Avrupa’da temas kurabileceğimiz birkaç adresi iyice belleğimize kazıdıktan sonra, Avrupa’ya sorunsuz ulaşabilirsek oradan bildireceğimiz bir adrese daha sonra iletilmek üzere tüm adres listelerini, telefon numaralarını yakınlarımıza emanet etmiştik.

Birkaç gazete ve dergi aldıktan sonra pasaport kontrolüne yöneldik. Tam da kontrolü yapacak polise yaklaşıyorduk ki, İnci durakladı, endişe içinde:

– Bunu ben Ankara’da muhabirlik yaptığım dönemden tanıyorum, dedi. Ya o da beni tanırsa, hatırlarsa…

– Deli misin, başka bir isimle ve de bu makyaj ve giyimle seni ben bile tanımazdım.

Polis pasaportlarımızı kontrol etti. Kuşkulanmasına ve herhangi bir sorgu suale girmesine meydan vermemek için yukarıdan alıp kalantor bir işadamı tonlamasıyla sordum:

– Memur bey, bu uçaklar da hep gecikmeli kalkıyor. Geçenlerde bakan beye de şikayet etmişim. Bugün gecikme falan var mı?

Polis gecikmelerden sanki kendisi sorumluymuş gibi ezik bir sesle,

– Hayır beyefendi, bugün tüm seferlerimiz normal, dedi. Çıkış damgalarını vurdu, pasaportlarımızı verirken de hayırlı yolculuklar diledi.

Nihayet bekleme salonundaydık. Şans eseri uçak bekleyenler arasında tanıdık kimse yoktu. Sadece sıladan dönmekte olan göçmen işçilerle yabancı turistler…

Adet üzere free-shop’tan Avrupa’da buluşacağımız dostlarımız için çam sakızı çoban armağanı birkaç şey satın aldık. Bir de stresli son iki haftada günlük sigara tüketimini iki paketten üçe çıkarmış olan İnci için sigara yedekledik.

Nihayet Lufthansa yolcularının uçağa binişi anons edildi. Yerlerimize oturduktan sonra uçak tekerlerinin yerden kesilişine kadar geçen yirmi dakikalık süre Einstein’ın izafiyet teorisine uygun olarak sanki saatlerce sürdü.

Uçak havalandıktan sonra da İnci’yle gözlerimiz pencerelerde… İstanbul’u, Trakya’yı geçiyoruz. Her an bizimle ilgili alarm verilip uçak Türkiye hava sahasında inişe mecbur edilebilir.

Hayır. Kaptan pilot Türkiye’yi terkettiğimizi bildiriyor.

Derin bir nefes alıyoruz. İnci’ye:

– Ne olur, şu makyajlarını temizle, kendin ol, diyorum.

Ben de kafama zor uydurduğum fötr şapkayı bir daha almamak üzere yukarıdaki bagaj raflarının en diplerinde bir yere fırlatıyorum.

Ben son kez Türkiye gazetelerini tararken İnci çantasından çıkarttığı bir boş deftere ezbere bildiği ya da son birkaç günde ezberleyebildiği tüm adresleri ve telefon numaralarını işlemeğe başlıyor.

Alman uçağı bir bulut denizinin üzerinden hızla ilerleyerek Mehmet Burhanettin ve Hacer Tuğsan takma adlı iki siyasal göçmeni binbir bilinmezle dolu bir geleceğe sürüklüyor…

Doğduğumuz, yetiştiğimiz, kavga verdiğimiz sevgili ülkemizden kopuyoruz. Günün birinde “vatansızlaştırılacağımızı” hiç düşünmeden… En kısa sürede geri dönüp hiçbir şey olmamış gibi herşeyi kaldığı yerden tekrar başlatmak umuduyla…

Münih’te uçaktan indikten sonra bir gece treniyle Brüksel’e gidiyor, oradan da sabahın erken saatlerinde Anvers’e geçip bir nakliyat şirketinde çalışan Ant yazarı ve yakın dostumuz Mekin Gönenç‘le buluşuyoruz… Hemen de cunta aleyhine yabancı dillerde ilk belgeleri yayınlamaya başlıyoruz.

Anvers’te 13 Mayıs sabahı yeni bir sürpriz… Hürriyet ve Milliyetgazetelerinin Avrupa baskılarının manşetinde Türkiye Komünist Partisi‘ni ülke içinde örgütleme teşebbüsünde bulundukları için 10 kişi hakkında kovuşturma açıldığı, Şadi Alkılıç, Çetin Özek ve Nihat Sargın‘ın tutuklandığı, Doğan Özgüden, Harun Karadeniz, Masis Kürkçügil, Süleyman Balkan ve TKP Genel Sekreteri Zeki Baştımar‘ın arandığı duyuruluyor.

Üç gün sonra da, 16 Mayıs 1971 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Metin Toker‘in “Solda ve sağda vuruşanlar” başlıklı bir yazı dizisinde aşırı sol örgütlerin ve kişilerin listesi veriliyor, Ant Dergisi ve Doğan Özgüden isimlerinin karşısında “Bilhassa Kürtçü”vurgulaması yapılıyor.

Belçika’da ilk temasları gerçekleştirdikten sonra cunta karşıtı kampanyayı güçlendirmek için sahte pasaportumuzla illegal olarak diğer ülkelere geçip Ant Dergisi yazarlarıyla görüşmemiz gerekiyor. İlk olarak Fransa’ya geçerek sevgili dostlarımız Güneş ve Barbro Karabuda ile buluşuyoruz.

Tam da Paris’e gittiğimiz günlerde Le Monde Gazetesi‘nde Türkiye’de kitlesel tutuklamalar başladığı haberi veriliyor… 2 Haziran 1971 tarihli sayısında Le Monde, Ant Dergisi‘nin 25 yöneticisi ve yazarı hakkında toplam 800 yıla kadar hapis talebiyle 126 dava açıldığını, dergi yöneticisi Doğan Özgüden‘in dergiye ilişkin davaları dışında sıkıyönetim tarafından devrimci örgüt kurmaktan dolayı idam talebiyle yargılanacağını, İnci Özgüdenhakkında açılmış 14 davada 112 yıl hapis cezası istendiğini belirttikten sonra ikimizin de firarda olduğumuzu haber veriyor.

Bu haberler yarım yüzyıla yakın sürecek sürgünde mücadelemize yeni bir kararlılık ve ivme kazandırıyor…

Fransa’nın ardından iki yıl süreyle İsveç, Almanya, Hollanda, Norveç, Danimarka, İtalya, İsviçre ve İngiltere’de de konaklıyarak Demokratik Direniş adına mücadele yürüttükten sonra 1974 yılında Brüksel’e yerleşiyoruz… Mücadelemiz o yıldan beri İnfo-Türk veGüneş Atölyeleri ile sürüyor…

________________________

Sürgün öncesi ve sürgün yıllarıyla ilgili ayrıntılı bilgiler:
Doğan Özgüden, “Vatansız” Gazeteci, Cilt I-II, Belge Yayınları, 2010-2011, İstanbul

Screen Shot 2020-05-10 at 16.54.32

80 kez okundu.

Almanya’da ‘Sürgünler Sempozyumu’ gerçekleşti

surgunler-0579694561_204529077236221_3148663086160805888_o

Avrupa Sürgünler Meclisi (ASM) tarafından Almanya’nın Nürnberg kentinde düzenlenen Sürgünler Sempozyumu’na yoğun ilgi gösterildi.

2012 yılında Almanya’nın Köln kentinde geniş bir katılımla kurulan Avrupa Sürgünler Meclisi (ASM) tarafindan düzenlen Sürgünler Sempozyumu, Teslim Töre ve İbrahim Çetinkaya şahsında sürgünde yitirilenler ile Aralık ayında Maraş, Roboski ve Hapishanelerde katledilenlerin anısına saygı duruşuyla başladı.

ASM eş sözcüsü Mahmut Özkan‘ın açılış konuşması ardından, 2012 yılından bu yana sürdürülen Sürgün çalışmalarından görüntülerin yer aldığı bir Sinevizyon gösterildi.

1971 yılından beri Belçika’da sürgünde yaşayan ve belgesel özelliğini taşıyan bir kitap olarak değerlendirilen ‘Vatansız Gazeteci’nin yazarı Doğan Özgüden ve KHK’ler ile üniversiteden atılan ve çalışmalarına Almanya’da devam eden ‘Barış Akademisyenleri’nden Latife Akyüz katıldı.

Sürgünler Sempozyumu”nda; Avrupa’da Sürgünlük tarihi ve TC tarihinde soykırım, katliam ve Sürgüne zorlanmış halklar tarihi yanında, günümüzde AKP iktidarı döneminde KHK süreci ve yurtdışına sürgün ve göç konuları konuşuldu.

Programda konuşmacı olarak ismi yazılı olan yazar, yayıncı, çevirmen, ve insan haklari aktivisti Ragıp Zarakolu ise sağlık sorunlarından kaynaklı Sürgünler Sempozyumu’na katılamayarak bir dayanışma mesajı yolladı.

Sunumlar ardından dinleyicilerden gelen sorulara cevaplar verildi. 

ASM eş sözcülerinden yazar Metin Ayçiçek‘in kapanış konuşmasıyla Sürgünler Sempozyumu sonlandırıldı.

Etkinlik dinleyiciler tarafından ilgiyle izlendi.

asm_3Screenshot_20191214-155653_Chrome

 

 

87 kez okundu.

Bedeni sürgünde, aklı ve vicdanı ülkesinde bir gazetecinin ‘Sürgün Yazıları’

screen-shot-2019-09-10-at-13-08

“1936 doğumlu Doğan Özgüden, 12 Mart’ta çıktığı yurtdışında, ülkesinde yaşadığından daha uzun zaman geçiren, ama yılmadan, bıkmadan, usanmadan, en önemlisi de korkmadan düşüncelerini yazan bir gazeteci. “

Yakın gelecekte 100. yaşını kutlayacak Türkiye’nin, bu geçen sürenin büyük bölümünde en çok baskı altında tutulanlar gazeteciler olmuş. Hep bir sansür yaşanmış, hâlâ da yaşanmakta… Hakkında dava açılmamış gazeteci bir elin parmaklarının sayısından az. Hapsedilmemiş olanlarsa neredeyse yarıdan fazla. Tüm bu baskı ve sorunlardan kurtulmak isteyenlerin “suya sabuna dokunmayan”, basının deyişiyle yemek tarifi yazıları da epeyce… Bunlara ek olarak öldürülenler ve sürgün edilerek vatandaşlıktan atılanlar var.
1936 doğumlu Doğan Özgüden, 12 Mart’ta çıktığı yurtdışında, ülkesinde yaşadığından daha uzun zaman geçiren, ama yılmadan, bıkmadan, usanmadan, en önemlisi de korkmadan düşüncelerini yazan bir gazeteci. Çok başarılı olduğu, gazetesinin sürekli artan tirajından da ölçülebilir kuşkusuz… Gerçekleri çekincesiz yazdığı için olsa gerek vatandaşlıktan da atılmış, ama yine yılmamış, yine bırakmamış gerçeklerin peşinde koşmayı… Hâlâ da yazıyor, çok da takip ediliyor sosyal medyada.
Barış ve demokrasi…
Siyasal düşüncesi, devletin sorunu, o nedenle de zaten elden geldiğince, fırsat buldukça engellenmeye çalışılmış. Ancak Doğan Özgüden, bir an evvel yurda dönmek amaçlı çıktığı bu yolda, bütün engelleri yıkmayı başarmış biri. 12 Mart, arkasından 12 Eylül ve sonrasında yaşanan post modern, sanal, yarım, bastırılan, hissedilen veya hissedilmeyen bütün darbelere karşı barışı ve demokrasiyi savunmuş bir gazeteci. Buna da bağlı olarak sadece toplantılar düzenlememiş, yazmış, görüşmelerde bulunmuş, örgütler kurmuş, kurulu olanlara katılmış, uzaktan da olsa ülkesindeki mücadelenin içinde yer almış, almayı sürdürüyor.
İşte, o nedenle de sürekli tehdit ediliyor, yaşına ve konumuna rağmen.
Vatansız Gazeteci…
Kendisi gibi yaşamının yarısından daha uzun bir süreyi sürgünde geçiren, eşi, İnci Tuğsavul ile birlikte iltica bile etmeyip geri dönmeyi düşünmüşler, ama bir kararla vatandaşlıktan atılınca, bir anda “vatansız” kalmışlar. Bu, darbe ve darbecilerin suçu, onların değil.
Yaşam öyküsünü ve mücadele tarihini anlattığı iki ciltlik “Vatansız Gazeteci”, yakın tarihi aslında Türkiye’nin ve Türkiye halklarının. Okudukça hayret ediyorsunuz. Siyasal çekişmelerin, çatışmaların parti içlerinde bile yaşandığını, bu tür sorunların da ülkedeki demokrasi ve barış mücadelesini nasıl engellediğini anlatıyor, gerek yurtdışına çıkmadan gerekse çıktıktan sonra… 2010 ve 2011 yıllarında Belge Yayınları arasından çıkan bu iki kitap sürgün öncesi ve sürgünde yaşananları net bir dille veriyor.
Umudu üzmeden…
Türkiye İşçi Partisi’nde başlayan siyasal yaşamı, sendikal mücadele, gazetecilik ve yayıncılık (Ant Yayınları’nı unutmak mümkün mü?) ile devam eden Özgüden, yurtdışına çıkar çıkmaz “cunta karşıtı” bir mücadele merkezinde bulunmuş, Avrupa genelinde darbenin ve darbecilerin yaptıklarını anlatmış. Bildiriler yayınlamışlar, toplantılar düzenlemişler, delege olup uluslararası toplantılara ve etkinliklere katılmışlar… Sanatçılar, bilim insanları ve siyasetçilerle etkin ve sürükleyici toplantılar yapmışlar.
Bunlarla birlikte Kürt ve Ermeni sorununa da eğilip o konuları da işleyerek hem kamuoyu yaratmayı hem de sorunun uluslararası resmi toplantılarda da dile getirilmesini sağlamışlar. Yani İnci ve Doğan Özgüden Türkiye’nin bilinen, bilinse de gündeme getirilmeyen tüm sorunlarının çözümü için canla başla mücadele etmişler. 1993 tarihli “Kürt sorunu değil, Türk diktası sorunu” başlıklı yazısı, bugün de devam eden ve giderek daha da şiddetlenen sorunun çözümünü daha o tarihte işaret ediyor. Kim bilir, egemen erk, sorunun çözümünden değil, sürdürülmesinden yana ki, “bir mermi kaç para” diye sorulabiliyor.
Şöyle diyor bir yazısında: “Evet, sürgün insan duyguludur, duygu doludur, dokunsan ağlayacak gibi olduğu zamanlar eksik olmaz yaşamından. Ne ki o insanlar sürgünün ve göçün o tariflere sığmaz koşullarında sadece ve sadece kendi dillerinde ağlarlar. Onurla yaşamda kalabilmek onların ahir ömürlerinde insan olarak son sığınaklarıdır.” (Birinci cilt s. 414)
Fondation Info Turk
Örgütlü ve sistemli (kurumsal mı demeli) muhalefet eden, böylesi bir muhalefeti yaygınlaştıran, bunu da yazılarıyla tüm dünyaya yayan Doğan Özgüden, “Sürgün Yazıları”na, Ant Sosyalist Dergi’de, 1 Mayıs 1971’de çıkan ‘Sürgün öncesi Türkiye’de çıkan son yazı’sıyla başlıyor. Yaklaşık 50 yıl önce sosyal, ekonomik ve teknolojik durumu getirin gözlerinizin önüne… Gerek Türkiye gerek Avrupa gerekse dünyayı anımsayın…
“Sürgün Yazıları”nın birinci cildinde, çeşitli gazete ve dergilerle bültenlerdeki yazıları ile “Vatansız Gazeteci” üzerine yazılanları; “Sürgün Yazıları”nın ikinci cildindeyse, 2017’den bu yana “artıgerçek” internet sitesinde yayınlanan yazıları yer alıyor. Tümü Türkiye ile ilgili. Tümü gerçek hayatın ve somut muhalefetin düşünceleri… Küçük bir noktayı belirtmeliyim; yazılarında anılarından süzülen öyle güçlü, öyle ilginç, öyle can alıcı anekdotlar var ki, insanın hayret etmemesi mümkün değil.
Yazdıklarının içeriğinin bugün de geçerli olduğunu göreceksiniz. O koşullarda ne denli güçlü bir yazar olduğunu siz de kabul edeceksiniz. Bedeni sürgündeyse de aklı ve vicdanı ülkesinde Doğan Özgüden’in. “Sürgün Yazıları” elli yıllık bir yakın tarih sunumu…
Sürgün Yazıları Cilt 1 ve 2 
Doğan Özgüden
Fondation Info-Turk
592 + 585s. 
(editor@info-turk.be adresinden istenebilir…)
screen-shot-2019-09-10-at-13-08
Korkut AKIN  

44 kez okundu.

Müzelik kapitalizmin müzesi!-Doğan Özgüden

muze

Müzelik kapitalizmin müzesi!

Brüksel’de açılacak Kapitalizm Müzesi kapitalizmin “erdem”lerini ortaya koymakla mı yetinecek, yoksa işlediği insanlık suçlarını da dobra dobra ortaya koyabilecek mi?

Doğan Özgüden

Belçika şu sırada bir yandan mevsim normallerinin üzerindeki yaz sıcağıyla buram buram terlerken, yerlisi, yabancısı, uluslararası medyasıyla tüm gözler Avrupa başkenti Brüksel’in merkezindeki birkaç kilometre karelik stratejik alana çevrilmiş durumda…

Bu alanda neler yok ki… Her şeyden önce Avrupa Birliği üyesi ülkelerin yarım milyarı aşan nüfusunun yazgısını belirleme kudretindeki Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi’nin sarayları…

28 üye ülkenin devlet ve hükümet başkanları 30 Haziran Pazar günü burada bir araya gelerek, önümüzdeki dört yılda bu kurumlara başkanlık edecek kişileri belirlemek için pazarlığa oturdular… Özellikle AB’nin doğu ülkelerine doğru gelişmesinden ve birçok üye ülkede birlik aleyhtarı ya da aşırı sağ eğilimlerin güç kazanmasından sonra yeni yöneticilerin belirlenmesinin son derece zor olacağı zaten tahmin ediliyordu. Ama pazarlıklar tahminlerden de uzun sürdü, belli isimler üzerinde ancak üçüncü gün bir anlaşmaya varılabildi.

AB Komisyonu başkanlığına halen Almanya Savunma Bakanı olan Ursula von der Leyen atanırken, Avrupa Merkez Bankası’nın başına da Fransa’dan Christine Lagarde getirildi. Bu seçim, Avrupa Birliği’nde Alman-Fransız hakimiyetinin pekiştirildiğini gösteriyordu.

AB’nin devlet başkanları düzeyindeki karar organı olan Avrupa Konseyi’nin başına halen Belçika başbakanı olan Charles Michel’in getirilmesi ise büyük sürpriz oldu. Yıllardır Flaman milliyetçileriyle kurduğu bir azınlık hükümetinin başında adamakıllı yıpranmış olan ve son seçimlerde başkanı olduğu liberal parti MR’in ağır oy kaybına uğramasından sorumlu tutulan Michel’in siyasal kariyerinin bittiği varsayılırken sürpriz bir kararla AB Konseyi’nin başına getirilmesi özellikle mevcut azınlık hükümetine muhalif partilerde tam bir şok etkisi yaratmış bulunuyor.

Ancak bu şokun medyada ve kamuoyunda yansımaları tam hissedilmeden, Brüksel merkezindeki birkaç kilometre karelik stratejik alan yeni bir sansasyonel olayla sarsılıyor: Hazırlıkları aylardır yapılan ve cumartesi günü Brüksel’den başlayacak olan ünlü Fransa bisiklet turu…

Tıpkı Hollanda ve diğer kuzey ülkeleri gibi bisiklet yarışlarının milli spor olduğu Belçika’da pedallar bir kez dönmeye başladı mı akan sular duruyor.

Hele 1958, 1975, 2004 ve 2012’den sonra büyük turun bu yıl beşinci kez Brüksel’den başlıyor olması ve de bunun efsane bisiklet yarışçısı Eddy Merckx’in ilk Fransa turu zaferinin 50. yıldönümüne denk gelmesi her türlü siyasal, sosyal ve kültürel kaygıları unutturmuş durumda.

Şu satırları yazdığım sırada Brüksel kent merkezi on binlerce kişinin katılması beklenen müstesna tanıtım etkinliklerine hazırlanıyor. Kent, meydanları, caddeleri, sokakları, tarihi yapıları, süper marketleriyle sarı mayo yarışmasını kutlamak üzere tamamen sarıya kesmiş…

Tüm belediyeler özellikle çocuklar için bisiklet konulu akla hayale gelmedik etkinlikler düzenlemiş… Yaşamakta olduğumuz Schaerbeek belediyesinde, karşımızdaki yeşil alanın tam ortasına sabahın köründe alamet bir kule vinci oturtulmuş, dairevi bir platforma eşit aralarla asılmış dört bisiklet her birine bir çocuk bindirilerek 30-40 metre yukarıya çekiliyor, çocuklar çığlıklar atarak gökyüzünde pedal çeviriyor… Tabii çoğu da Türk ya da Faslı göçmen bebeleri… Uzayın fethine herhalde böyle hazırlanıyorlar….

Her şey iyi hoş da, tüm bu şenlik Brüksel anakent belediyesine şimdiden nerdeyse 10 milyon Euro’ya mal olmuş durumda. Üc gün süreyle başkent trafiğinin allak bullak olması, tüm güvenlik güçlerinin tam da tatil döneminde bu iş için seferber edilmesi de cabası.

Dünyanın en büyük üç sportif olayından biri olan Fransa Turu’nun bu yılki 106’ncı versiyonuna çeşitli ülkelerden katılan 176 usta bisikletçinin çılgın yarışı asıl 6 Temmuz cumartesi başlıyor. İlk gün Belçika toprağında tam 192 kilometre pedal çevrilecek, daha insaflı programlanan ertesi pazar günü Brüksel’de sadece 27 kilometre ile yetindikten sonra yarışçılar pazartesiden itibaren Fransa topraklarında dağ tepe demeden günde ortalama 200 kilometre pedal çevirerek 28 Temmuz’da Paris’e varacaklar.

Bisikletçiler Brüksel’i terk ettikten sonra dikkatler yeniden bir türlü sonuçlanamayan hükümet pazarlıklarına yoğunlaşacak.

Kolay değil, federal bir devlet olan Belçika’da her yasama seçiminden sonra bir değil, iki değil, tam sekiz ayrı hükümet kurulması gerekir:

  • En başta Flaman ve Frankofon toplulukların dengeli şekilde temsil edileceği bir federal hükümet,
  • Onun yanısıra Flaman, Valon ve Alman bölgelerinde birer bölgesel hükümet,
  • Brüksel’de Frankofonlarla Flamanların birlikte oluşturacakları bir bölge hükümeti,
  • Buna paralel olarak Brüksel’in bu iki topluluğunun kendi iç sorunları için oluşturacakları birer alt hükümet,
  • Ve de Brüksel’deki Frankofonlarla Valon bölgesinin birlikte oluşturduğu federasyonun kendi hükümeti.

Seçimin üzerinden bir ayı aşkın zaman geçtiği halde hâlâ hiçbir birimde hükümet kurulabilmiş değil… Federal hükümetin nasıl kurulabileceğini araştırmak üzere Kral’ın görevlendirdiği biri liberal diğeri sosyalist iki siyasetçi nabız yoklamalarına devam etmekte… Henüz bir sonuç alamadıkları için de Kral son kabulünde kendilerine Temmuz ayı sonuna kadar yeni bir mühlet tanımış durumda…

Seçimlerden sonraki bir yazımda “Korkunun ecele faydası yok… Hem federal parlamentoya, hem de bölge meclisleriyle Avrupa Parlamentosu’na girecek milletvekillerini belirlemek üzere 26 Mayıs günü yapılan seçimlerin sonucu Belçika’da federal devlet yapısının sonunu oldukça yakınlaştırdı” demiştim.

Federal Meclis’te düne kadar iktidar nimetlerini paylaşmış olan tüm partiler büyük oy kayıplarına uğrarken yeşillerin Ecolo/Groen’u 21, Flaman aşırı sağının VB’si 18, radikal sol PTB/PVDA 12 milletvekiliyle ülkenin kaderinde söz sahibi olmuşlardı.

Bölge meclislerinde denge değişimi daha da büyük boyutlardaydı.

İlk ortaklık pazarlıklarından sızan  bilgilere göre Valon bölgesinde PTB/PVDA’yı olduğu gibi liberal MR’i de dışlayarak sivil toplum örgütlerinin hariçten katkısıyla bir azınlık hükümeti kurmaya çalışan Sosyalist Parti ve Ecolo tam bir açmazda…

Özellikle yukarıda bahsettiğimiz gibi AB Konseyi başkanlığına seçilmekle yıldızı yeniden parlayan başbakan Charles Michel’in liderliğindeki liberal MR’in Valon bölgesinde halen açmazda bulunan sosyalistleri ve yeşilleri eninde sonunda kendisinin de ortak olacağı bir hükümet kurmaya mecbur etmesi pek de ihtimal dışı değil…

Büyük sorun Flaman bölgesinde… Bölgenin en güçlü partisi olan milliyetçi NVA, gerektiğinde aşırı sağcı VB’yi de yedeğine alarak Belçika’yı konfederalizme zorlayacak bir bölge hükümeti oluşturabilir. Buna sıcak bakmayacak bir federal hükümetin kurulmasını da ilanihaye engelleyebilir.

Fransa turunun yarattığı karmaşa bittikten sonra Brüksel’in o meşhur birkaç kilometre karelik stratejik alanı yeniden bu hükümet pazarlıklarına sahne olacak.

Tüm bu açmazın derininde büyük ölçüde Valon-Flaman çelişkisi yatıyorsa da, en az onun kadar belirleyici olan bir başka neden, Belçika’yı döl yatağında suni ilkahla yaratıp onu Afrika’da kolonyalizme kalkışacak kadar azdıran kapitalizmin günümüzdeki iflah olmaz krizi…

Bugüne kadar Belçika’da kapitalist sisteme hristiyan, liberal ya da milliyetçi partiler kadar sosyalist etiketli partiler de “yönetimci sosyalizm” aldatmacası altında sonuna dek hizmet verdiler.

ABD’nin başını çektiği kapitalist sisteme hizmet için İkinci Dünya Savaşı sonrasında ard arda yaratılan NATO’nun da, eski adı AET olan Avrupa Birliği’nin de kuruluşunda Sosyalist Parti liderleri baş rol oynayanlardandır.

Son seçimden güçlenerek çıkan radikal sol PTB Valonya ve Brüksel bölgelerinde koalisyona katılmak için Belçika’nın mutlaka bu kurumların dayattığı politikaları reddetmesini şart koşmuş, ama Sosyalist Parti bu devrimci öneriyi elinin tersiyle iterek yıllanmış teslimiyet politikalarının uygulanmasında kendisine destek olacak ortaklar aramayı tercih etmiştir.

Kolonyalizm ve kapitalizm… Belçika Devleti’nin iki asırlık tarihine kara damga vurmuş iki sistem…

Artık zorunlu olarak kapanmış bulunan kolonyalizm döneminde Afrika’nın, özellikle de Kongo’nun nasıl sömürüldüğü, plantasyonlarda, madenlerde boğaz tokluğuna çalıştırılan siyahlara ellerini kesmeye kadar varan ne tür işkenceler uygulandığı artık inkar edilemez biçimde belgelenmiş bulunuyor. Tervüren’de restorasyonu yeni biterek halka açılan Afrika Müzesi aslında bir kolonyalizm, bir sömürgecilik müzesi…

Kapitalist sistemi ayakta tutabilmek için Sosyalist Parti lideri Elio di Rupo’nun orkestra şefliğinde partiler arası pazarlıklar sürüp giderken, 2 Temmuz tarihli gazetelerde bir başka müze haberi dikkati çekiyor.

Evet, Belçika kapitalizminin mabedi olan kent merkezindeki Borsa binasında 15 Ağustos ile 13 Eylül tarihleri arasında, Kapitalizm Müzesi adı altında bir geçici müze açılacak… Daha önce Namur, Gent ve Arlon kentlerinde belli sürelerle açılmış ve 20 bin’i aşkın vatandaş tarafından ziyaret edilmiş bulunan Kapitalizm Müzesi’nde Berlin’in ünlü Museum das Kapitalismus’u da misafir olarak yer alacak.

Ziyaret edip görmeden bir şey demek zor? Kapitalizm Müzesi, kapitalist sistemin “erdem”lerini ortaya koymakla yetinen bir müze mi olacak, yoksa kapitalizmin, özellikle emperyalizm aşamasında işlediği insanlık suçlarını, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi sınıf ve tabakalara çektirdiklerini de dobra dobra ortaya koyan bir sergi mi olacak?

Hiç unutmam, 50’li yıllarda İzmir’de iktisat öğrenimi yaparken iktisadi doktrinler tarihi derslerinde bize Adam Smith’e, Ricardo’ya kadar olanlar anlatılır, Marx’ın, Engels’in adı dahi geçmez, kapitalist sisteme övgüler düzülürdü.

Kafa tuttuğumuz hocalarımız özde bize hak verir, ama Komünist Parti tutuklamalarının ve yargılamalarının sürüp gittiği o ortamda kendilerine dayatılan programın dışına çıkamayacaklarını münasip bir dille anlatmaya çalışırlardı.

Okuldaki bu beyin yıkamasına isyanımızdır ki, daha o yaşlarda birkaç arkadaşla birlikte kapitalist sınıfa karşı saf tutmamızı tetiklemişti.

Bakalım dünya kapitalizminin en önemli başkentlerinden birinde açılacak olan bu Kapitalizm Müzesi neyi nereye kadar anlatacak, kapitalizm gerçeğini ne denli dürüst yansıtacak?

Açılır açılmaz ilk ziyaretçilerinden ikisi mutlaka İnci’yle birlikte biz olacağız…

İlgiyle bekliyoruz… 

23 kez okundu.

Nazım’ın anısına çullanan akbabalar… / Doğan Özgüden

artigercek

Nazım’ın anısına çullanan akbabalar…

 

Büyük ozanımızın adını ve şiirlerini kendi propagandası için istismar eden Tayyip’in gerçek yüzü Akpınar, Gezen, Çakır ve Aziz’e saldırılarında tüm çirkinliğiyle ortaya çıkmaktadır

 Beş gün sonra, 15 Ocak, sürgünden sonsuzluğa uğradığımız büyük ozanımız Nazım Hikmet’in 117. doğum günü… Her seneki gibi o günü de kendi şiirlerini İnci’yle birlikte kendi sesinden dinleyerek anacağız.

Ben yanmasam, 
sen yanmasan,
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…

Hiç unutmuyorum… Bu şiiri kendi sesinden ilk kez 1965 senesinde, Ankara’nın Çankaya sırtlarında kent ışıklarını yukarıdan seyrederken dinlemiştim… Günler, yönetmeni olduğum Akşam’ın ve TİP’in Demirel iktidarının ağır baskılarına uğradığı günlerdi. Bizim yazarlardan Çetin Altan TİP listesinden milletvekili olup Ankara’ya yerleşmişti… Yoğunlaşan baskılara karşı ne yapabileceğimizi görüşmek için onun evinde buluşmuştuk.

Nazım’ın sürgündeyken Peşte radyosunda kendi sesinden kaydedilen şiirlerinden birkaçı 45’lik plak halinde ona da ulaşmıştı. Karabasanı yırtmak için o akşam kavga ve umut dolu şiiri Çetin’le birlikte defalarca dinlemiştik.

Aslında Nazım’ı ve şiirlerini tanımam 40’lı yıllara dayanır… Anadolu bozkırındaki ara istasyonlarda görevli demiryolcu babamın en sevdiği ve şiirlerini sık sık yüksek sesle okuduğu şairlerdendi Nazım Hikmet…

İstasyondan geçen marşandiz katarlarının raylardan yükselen krerşendo ve dekreşendolarıyla Nazım’ın ünlü Bahri Hazer şiirindeki in-çık’lı mısralar arasındaki benzerlik o çocuk yaşımda beni adeta büyülemişti… Dinleye dinleye belleğime kazınmış olan mısraları katar uzaklaşıp gittikten sonra hançeremi yırtarcasına tekrarlayarak istasyonun sağır ıssızlığına meydan okurdum.

 

Devrilen
bir atın
sırtından inip
şahlanan
bir ata
biniyor kayık!

Çıkıyor kayık
iniyor kayık
çıkıyor ka…
iniyor ka…
Çık…

in…
çık…

Şairin hapiste olduğu söylenmişti, ama nedenini bilmiyordum. Babam onun tek parti yönetiminin bir komplosu sonucu zındanda çile çektiğini de mutlaka biliyordu, ama savaş ve tek parti yönetiminin terör ortamında böyle şeyler uluorta konuşulmazdı. Ta ki Ankara’ya göçüp de ben Atatürk Lisesi’nde okumaya başlayınca kadar… Çok partili rejime geçiş günleri… Nazım Hikmet’e özgürlük kampanyası açılmıştı… Artık biliyordum ki o muhteşem mısraların şairi komünist olduğu için zındandadır…

Nazım Hikmet’in 1950’de çıkartılan genel af yasası sayesinde özgürlüğe kavuşmuş olması ona hayran biz baba oğul için de büyük sevinç kaynağıydı. Ama bu kıvanç uzun  sürmeyecekti. Karşılaştığı baskılar, tehditler karşısında Nazım Hikmet de ertesi yıl siyasal sürgünler kafilesine katılmak zorunda kalacak, bu kez de tüm partiler ve medya  tarafından vatan haini ilan edilecekti.

Nazım acısı Türkiye’de yönettiğim gazete, dergi ve yayınevlerine hep vurdu damgasını… Kaç şiirini paylaştım, üstüne kaç yazı yazdım, kaç makale, kaç kitap yayınladım…

Ant Dergisi’nde 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi üzerine yazdığım başyazı, Nazım Hikmet’in ünlü mısralarıyla başlıyordu:

 

Türkiye işçi sınıfına selam!

Selam yaratana!

Tohumların tohumuna,

Serpilip gelişene selam!

Sonra bizleri de ülkemizden kopartan 12 Mart 1971 darbesi… Sürgün yaşamımızda Nazım Hikmet’in kavgası, umut dolu şiirleri İnci’yle bana hep ışık tuttu… Paris’te sıcak dostluk kurduğumuz ikinci eşi Münevver Hanım ve oğlu Mehmet’in izniyle Nazım Hikmet’in Peşte radyosunda kendi sesinden  kaydedilmiş tüm şiirlerini ve de uluslararası sanatçıların Nazım’dan esinlenen eserlerini iki kaset halinde yayınladık.

1976 sonbaharında Sovyetler Birliği’ne gittiğimizde de dostu Ekber Babayev’le beraber Nazım’ın Moskova’daki anıt-mezarını, ardından üçüncü eşi Vera’nın bir müze gibi koruduğu evini ziyaret sürgün yaşamımıza damga vuran en önemli olaylardandı.

Moskova’dan döndükten sonra da Brüksel’de sosyalist sendikalar federasyonu FGTB ve Türkiyeli İşçiler Kültür Merkezi’yle birlikte doğumunun 75. yıldönümünde Belçika’nın ünlü sanatçıları ve sol şahsiyetlerinin katıldığı bir anma gecesi düzenledik, bir de Fransızca kitap yayınladık.

90’lı yıllarda Nazım Hikmet üzerine karartma giderek yırtılmaya başlamıştı. Türkiye’de ve yurt dışında Nazım’ın eserleri ve Nazım üzerine çeşitli araştırmalar ve belgeler daha rahatça yayınlanabiliyordu.

2001’de piyanist Fazıl Say’ın besteleyip Genco Erkal ve Sertab Erener’le birlikte Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Devlet Çoksesli Korosu eşliğinde seslendirdiği Nazım Hikmet Oratoryosu 60 yıldır süregelen sansürün çöküşünü simgeliyordu.

Ne ki, saygı duyulacak bu çalışma da, hangi nedenledir bilmem, yine sansür malulüydü. Genco Erkal’ın okuduğu ünlü Akşam Gezintisi şiirinde Ermeni soykırımını anımsatan dizeler resmen atlanmıştı.

Affetmedi bu Ermeni vatandaş

Kürt dağlarında babasının kesilmesini.

Fakat seviyor seni,

Çünkü sen de affetmedin

Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.

Gerek Türkçe gerek yabancı dillerdeki yayınlarımızda bu sansürü şiddetle protesto ettiğimiz halde ne yazık ki Nazım’a bu saygısızlık sol medyada dahi gerektiği gibi eleştirilmedi. Acı olan sansürün bu kez devletten değil, soldan gelmesiydi.

Benzer bir acıyı da, Nazım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı eserinin yurt dışında yapılan ilk baskılarındaki “Komünistim, sevdayım tepeden tırnağa…” cümlesinin TCK’nun 141-142. maddeleri kalktıktan sonra yapılan Türkiye baskılarında bile “Emekçiyim, sevdayım tepeden tırnağa…” şeklinde sansürlenerek yayınlandığını öğrenmem oldu…

Türkeş ve Erdoğan’ın Nazım Hikmet sömürüsü

Bugünkü yazımda esas üzerinde durmak istediğim konu, Nazım Hikmet’e uygulanan sansür kadar vahim olan, büyük komünist ozanımızın belli şiirlerinin azılı anti komünist, ırkçı ve ümmetçi siyaset bezirganları tarafından kendi propagandaları için saygısızca kullanılması…

Bunun ilk örneği 1960’ın NATO güdümlü darbecisi, faşist MHP ve Ülkü Ocakları’nın kurucusu Alparslan Türkeş’in 1993 yılındaki parti kongresinde Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan dizeler okumasıydı.

Bunu, Nazım Hikmet’e saygısından, onun düşüncelerini bir nebze olsun paylaştığından değil, Kürt muhalefetini yoketmeye sağın tek başına gücü yetmediği için, Türk solunun bir kesimini de yedeğe alma hesabıyla yapmıştır.

Nedenini daha sonra medyaya verdiği demeçte açıkça söylemektedir: “Bölücü gruplar Türkiye’nin birliği ve dirliğini tehdit ediyor. Ben Nazım’dan İstiklal Savaşı ile ilgili bu şiiri okuyarak Milli Sol’a mesaj veriyorum, onlarla yakınlaşmaya çalışıyorum. Bu şiir Milli Sol’a uzattığımız bir zeytin dalıdır. Milli olan bütün değerleri benimsiyoruz. Nazım’dan şiir okumanın temel sebebi budur.”

Ya Recep Tayyip Erdoğan? O da, son yıllarda Kürt ulusal direnişine, sol harekete, laikliğe ve bilcümle demokrasi güçlerine karşı her türlü baskı ve komployu kullanarak topyekun imha harekatı yürütürken, denk düstükçe Nazım Hikmet’in şiirlerini de  beyin yıkama aracı olarak kullanmakta tereddüt etmiyor.

Güneydoğu illerinde Kürt çocukları kendisinin komuta ettiği resmi ve de örtülü  kolluk güçleri tarafından katledilirken Erdoğan geçen 2017’nin 23 Nisan kutlaması sırasında Nazım Hikmet’in Hiroşima katliamı üzerine yazdığı Kız Çocuğu şiirinden dizeler okuma cüretini gösterebilmiştir.

Orada da kalmamış, 2018’in 11 Şubat’ındaki bir AKP toplantısında Nazım Hikmet’in Güneşi İçenlerin Türküsü’nü, 12 Ağustos’ta Trabzon’daki bir toplantıda Davet şiirini, son olarak da 29 Aralık’ta Cem Karaca’nın bestelemiş olduğu Bana İstanbul’u Anlat şiirini okumuştur.

Aynı Erdoğan 19 Aralık’ta Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Kültür Sanat Büyük Ödülleri töreninde bir yandan “Toplumların kutsallarını, inançlarını küçümseyen, hafife alan yahut ideolojik siparişlere göre köreltmeye çalışan kişinin yaptığı işin adı kültür veya sanat değildir” diye tüm sol ve demokrat sanatçılara saldırırken “Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu” sanatçılar listesinde milliyetçi ve dindar şair ve yazarların arasında Nazım Hikmet’in de adını zikrederek büyük şairimizin adını bir kez daha istismar etmiştir.

Nazım’ın adını sömürenin Akpınar, Gezen, Çakır ve Aziz’e ettikleri!

Sözüm ona Nazım Hikmet’e sahip çıkan Tayyip‘in gerçek sanatçılara ne denli saygı duyduğu ise son günlerde Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e karşı kişisel saldırılarıyla, onları adliye kordiorlarına sürükletmesiyle ayan beyan ortadadır.

Hele tesettürlü bir grubun saldırısına tepki gösteren sanatçı Deniz Çakır’ı doğrudan hedef alan, kendisini sanatçıya saygılı olmaya ve Mozart dinlemeye çağıran Rutkay Aziz’e de “Cumhurbaşkanını Mozart dinlemeye zorlamak faşistliğin dik âlâsıdır” diye saldıran bir despotun Nazım Hikmet’in adını ağzına almaya hakkı var mıdır?

Evet, Alparslan Türkeş, Recep Tayyip Erdoğan ve benzerleri kendi faşizan tutumlarını kamufle etmek için Nazım Hikmet’in anısına çullanan akbabalardır.

Tüm bu iğrençlikleri medyadan izlerken sadece Moskova’da yatan Nazım Hikmet’i değil, Paris’teki Père Lachaise’de yatan Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı düşünüyorum. Külleri hem Atlantik Okyanusu’nun hem de Boğaz’ın sularına savrulan uluslararası ün sahibi bilim adamımız Fahrettin Petek’i düşünüyorum.

Özellikle Nazım Hikmet için onyıllardır dillerden düşürülmeyen Türkiye toprağında «bir çınar ağacının gölgesi» yakınmalarını…

Yüzsüzlükte tavan yapanlar yarın Putin’le anlaşıp Nazım Hikmet’i, Macron’la anlaşıp Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı da Türkiye’ye getirmeye, bunu kendi faşizan uygulamalarını kamufle etmek için kullanmaya kalkabilirler.

Tıpkı bugün Nazım Hikmet’in şiirlerini alabildiğine kullandıkları gibi…

Kuşkusuz sürgünde yaşama veda eden herkesin ve de yakınlarının son dinlenme yeri konusundaki tercihlerine sonuna kadar saygı gösterilmelidir.

Ne ki, Nazım sürgünde can vereli yarım yüzyıldan fazla geçti… Türkiye, sosyal demokrat iktidarlar döneminde dahi bu en büyük ozanının son arzusunu yerine getirmeyi göze alamadı.

Üç yıl önce Avrupa Sürgünler Meclisi sayfasında yayınlanan röportajımda dediğim gibi, artık çok geç…

Bence onlar, büyük insanlığın vatandaşları olarak hep toprağa verildikleri yerde kalmaya devam etmelidir…

Moskova’da 1917 devrimini yaratanlarla, Paris’te 1871 komünarlarıyla aynı toprağı paylaşıyor olmak sadece onlar için değil, onların kavgasını yaşatanlar için de bir onur sorunudur.

Bitirirken sürgünde can veren büyük ozanımızın Benerci destanının bitiminde söylediklerini anımsıyorum:

Çan çalmıyoruz. 


Çan çalmıyoruz. 

Yok salâ veren!

Giden o

biten bir şarkı değildir…

O

büyük bir ışık gibi döğüştü.

Kasketli 
bir güneş

halinde düştü.

Evet, ne cenaze töreni, ne mezar taşı…

Yeter ki bu insanların yaşamlarının en üretken, en verimli yıllarını çok sevdikleri ülkelerinin ve halklarının esenliği için başka coğrafyalarda mücadeleye harcadıkları unutulmasın…

Ve de arkadan gelen kuşaklar artık sürgün acısı tatmasın…

Doğan Özgüden

 10 Ocak 2019

47 kez okundu.