Tag: Doğan Özgüden

Bedeni sürgünde, aklı ve vicdanı ülkesinde bir gazetecinin ‘Sürgün Yazıları’

screen-shot-2019-09-10-at-13-08

“1936 doğumlu Doğan Özgüden, 12 Mart’ta çıktığı yurtdışında, ülkesinde yaşadığından daha uzun zaman geçiren, ama yılmadan, bıkmadan, usanmadan, en önemlisi de korkmadan düşüncelerini yazan bir gazeteci. “

Yakın gelecekte 100. yaşını kutlayacak Türkiye’nin, bu geçen sürenin büyük bölümünde en çok baskı altında tutulanlar gazeteciler olmuş. Hep bir sansür yaşanmış, hâlâ da yaşanmakta… Hakkında dava açılmamış gazeteci bir elin parmaklarının sayısından az. Hapsedilmemiş olanlarsa neredeyse yarıdan fazla. Tüm bu baskı ve sorunlardan kurtulmak isteyenlerin “suya sabuna dokunmayan”, basının deyişiyle yemek tarifi yazıları da epeyce… Bunlara ek olarak öldürülenler ve sürgün edilerek vatandaşlıktan atılanlar var.
1936 doğumlu Doğan Özgüden, 12 Mart’ta çıktığı yurtdışında, ülkesinde yaşadığından daha uzun zaman geçiren, ama yılmadan, bıkmadan, usanmadan, en önemlisi de korkmadan düşüncelerini yazan bir gazeteci. Çok başarılı olduğu, gazetesinin sürekli artan tirajından da ölçülebilir kuşkusuz… Gerçekleri çekincesiz yazdığı için olsa gerek vatandaşlıktan da atılmış, ama yine yılmamış, yine bırakmamış gerçeklerin peşinde koşmayı… Hâlâ da yazıyor, çok da takip ediliyor sosyal medyada.
Barış ve demokrasi…
Siyasal düşüncesi, devletin sorunu, o nedenle de zaten elden geldiğince, fırsat buldukça engellenmeye çalışılmış. Ancak Doğan Özgüden, bir an evvel yurda dönmek amaçlı çıktığı bu yolda, bütün engelleri yıkmayı başarmış biri. 12 Mart, arkasından 12 Eylül ve sonrasında yaşanan post modern, sanal, yarım, bastırılan, hissedilen veya hissedilmeyen bütün darbelere karşı barışı ve demokrasiyi savunmuş bir gazeteci. Buna da bağlı olarak sadece toplantılar düzenlememiş, yazmış, görüşmelerde bulunmuş, örgütler kurmuş, kurulu olanlara katılmış, uzaktan da olsa ülkesindeki mücadelenin içinde yer almış, almayı sürdürüyor.
İşte, o nedenle de sürekli tehdit ediliyor, yaşına ve konumuna rağmen.
Vatansız Gazeteci…
Kendisi gibi yaşamının yarısından daha uzun bir süreyi sürgünde geçiren, eşi, İnci Tuğsavul ile birlikte iltica bile etmeyip geri dönmeyi düşünmüşler, ama bir kararla vatandaşlıktan atılınca, bir anda “vatansız” kalmışlar. Bu, darbe ve darbecilerin suçu, onların değil.
Yaşam öyküsünü ve mücadele tarihini anlattığı iki ciltlik “Vatansız Gazeteci”, yakın tarihi aslında Türkiye’nin ve Türkiye halklarının. Okudukça hayret ediyorsunuz. Siyasal çekişmelerin, çatışmaların parti içlerinde bile yaşandığını, bu tür sorunların da ülkedeki demokrasi ve barış mücadelesini nasıl engellediğini anlatıyor, gerek yurtdışına çıkmadan gerekse çıktıktan sonra… 2010 ve 2011 yıllarında Belge Yayınları arasından çıkan bu iki kitap sürgün öncesi ve sürgünde yaşananları net bir dille veriyor.
Umudu üzmeden…
Türkiye İşçi Partisi’nde başlayan siyasal yaşamı, sendikal mücadele, gazetecilik ve yayıncılık (Ant Yayınları’nı unutmak mümkün mü?) ile devam eden Özgüden, yurtdışına çıkar çıkmaz “cunta karşıtı” bir mücadele merkezinde bulunmuş, Avrupa genelinde darbenin ve darbecilerin yaptıklarını anlatmış. Bildiriler yayınlamışlar, toplantılar düzenlemişler, delege olup uluslararası toplantılara ve etkinliklere katılmışlar… Sanatçılar, bilim insanları ve siyasetçilerle etkin ve sürükleyici toplantılar yapmışlar.
Bunlarla birlikte Kürt ve Ermeni sorununa da eğilip o konuları da işleyerek hem kamuoyu yaratmayı hem de sorunun uluslararası resmi toplantılarda da dile getirilmesini sağlamışlar. Yani İnci ve Doğan Özgüden Türkiye’nin bilinen, bilinse de gündeme getirilmeyen tüm sorunlarının çözümü için canla başla mücadele etmişler. 1993 tarihli “Kürt sorunu değil, Türk diktası sorunu” başlıklı yazısı, bugün de devam eden ve giderek daha da şiddetlenen sorunun çözümünü daha o tarihte işaret ediyor. Kim bilir, egemen erk, sorunun çözümünden değil, sürdürülmesinden yana ki, “bir mermi kaç para” diye sorulabiliyor.
Şöyle diyor bir yazısında: “Evet, sürgün insan duyguludur, duygu doludur, dokunsan ağlayacak gibi olduğu zamanlar eksik olmaz yaşamından. Ne ki o insanlar sürgünün ve göçün o tariflere sığmaz koşullarında sadece ve sadece kendi dillerinde ağlarlar. Onurla yaşamda kalabilmek onların ahir ömürlerinde insan olarak son sığınaklarıdır.” (Birinci cilt s. 414)
Fondation Info Turk
Örgütlü ve sistemli (kurumsal mı demeli) muhalefet eden, böylesi bir muhalefeti yaygınlaştıran, bunu da yazılarıyla tüm dünyaya yayan Doğan Özgüden, “Sürgün Yazıları”na, Ant Sosyalist Dergi’de, 1 Mayıs 1971’de çıkan ‘Sürgün öncesi Türkiye’de çıkan son yazı’sıyla başlıyor. Yaklaşık 50 yıl önce sosyal, ekonomik ve teknolojik durumu getirin gözlerinizin önüne… Gerek Türkiye gerek Avrupa gerekse dünyayı anımsayın…
“Sürgün Yazıları”nın birinci cildinde, çeşitli gazete ve dergilerle bültenlerdeki yazıları ile “Vatansız Gazeteci” üzerine yazılanları; “Sürgün Yazıları”nın ikinci cildindeyse, 2017’den bu yana “artıgerçek” internet sitesinde yayınlanan yazıları yer alıyor. Tümü Türkiye ile ilgili. Tümü gerçek hayatın ve somut muhalefetin düşünceleri… Küçük bir noktayı belirtmeliyim; yazılarında anılarından süzülen öyle güçlü, öyle ilginç, öyle can alıcı anekdotlar var ki, insanın hayret etmemesi mümkün değil.
Yazdıklarının içeriğinin bugün de geçerli olduğunu göreceksiniz. O koşullarda ne denli güçlü bir yazar olduğunu siz de kabul edeceksiniz. Bedeni sürgündeyse de aklı ve vicdanı ülkesinde Doğan Özgüden’in. “Sürgün Yazıları” elli yıllık bir yakın tarih sunumu…
Sürgün Yazıları Cilt 1 ve 2 
Doğan Özgüden
Fondation Info-Turk
592 + 585s. 
(editor@info-turk.be adresinden istenebilir…)
screen-shot-2019-09-10-at-13-08
Korkut AKIN  

14 kez okundu.

Müzelik kapitalizmin müzesi!-Doğan Özgüden

muze

Müzelik kapitalizmin müzesi!

Brüksel’de açılacak Kapitalizm Müzesi kapitalizmin “erdem”lerini ortaya koymakla mı yetinecek, yoksa işlediği insanlık suçlarını da dobra dobra ortaya koyabilecek mi?

Doğan Özgüden

Belçika şu sırada bir yandan mevsim normallerinin üzerindeki yaz sıcağıyla buram buram terlerken, yerlisi, yabancısı, uluslararası medyasıyla tüm gözler Avrupa başkenti Brüksel’in merkezindeki birkaç kilometre karelik stratejik alana çevrilmiş durumda…

Bu alanda neler yok ki… Her şeyden önce Avrupa Birliği üyesi ülkelerin yarım milyarı aşan nüfusunun yazgısını belirleme kudretindeki Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi’nin sarayları…

28 üye ülkenin devlet ve hükümet başkanları 30 Haziran Pazar günü burada bir araya gelerek, önümüzdeki dört yılda bu kurumlara başkanlık edecek kişileri belirlemek için pazarlığa oturdular… Özellikle AB’nin doğu ülkelerine doğru gelişmesinden ve birçok üye ülkede birlik aleyhtarı ya da aşırı sağ eğilimlerin güç kazanmasından sonra yeni yöneticilerin belirlenmesinin son derece zor olacağı zaten tahmin ediliyordu. Ama pazarlıklar tahminlerden de uzun sürdü, belli isimler üzerinde ancak üçüncü gün bir anlaşmaya varılabildi.

AB Komisyonu başkanlığına halen Almanya Savunma Bakanı olan Ursula von der Leyen atanırken, Avrupa Merkez Bankası’nın başına da Fransa’dan Christine Lagarde getirildi. Bu seçim, Avrupa Birliği’nde Alman-Fransız hakimiyetinin pekiştirildiğini gösteriyordu.

AB’nin devlet başkanları düzeyindeki karar organı olan Avrupa Konseyi’nin başına halen Belçika başbakanı olan Charles Michel’in getirilmesi ise büyük sürpriz oldu. Yıllardır Flaman milliyetçileriyle kurduğu bir azınlık hükümetinin başında adamakıllı yıpranmış olan ve son seçimlerde başkanı olduğu liberal parti MR’in ağır oy kaybına uğramasından sorumlu tutulan Michel’in siyasal kariyerinin bittiği varsayılırken sürpriz bir kararla AB Konseyi’nin başına getirilmesi özellikle mevcut azınlık hükümetine muhalif partilerde tam bir şok etkisi yaratmış bulunuyor.

Ancak bu şokun medyada ve kamuoyunda yansımaları tam hissedilmeden, Brüksel merkezindeki birkaç kilometre karelik stratejik alan yeni bir sansasyonel olayla sarsılıyor: Hazırlıkları aylardır yapılan ve cumartesi günü Brüksel’den başlayacak olan ünlü Fransa bisiklet turu…

Tıpkı Hollanda ve diğer kuzey ülkeleri gibi bisiklet yarışlarının milli spor olduğu Belçika’da pedallar bir kez dönmeye başladı mı akan sular duruyor.

Hele 1958, 1975, 2004 ve 2012’den sonra büyük turun bu yıl beşinci kez Brüksel’den başlıyor olması ve de bunun efsane bisiklet yarışçısı Eddy Merckx’in ilk Fransa turu zaferinin 50. yıldönümüne denk gelmesi her türlü siyasal, sosyal ve kültürel kaygıları unutturmuş durumda.

Şu satırları yazdığım sırada Brüksel kent merkezi on binlerce kişinin katılması beklenen müstesna tanıtım etkinliklerine hazırlanıyor. Kent, meydanları, caddeleri, sokakları, tarihi yapıları, süper marketleriyle sarı mayo yarışmasını kutlamak üzere tamamen sarıya kesmiş…

Tüm belediyeler özellikle çocuklar için bisiklet konulu akla hayale gelmedik etkinlikler düzenlemiş… Yaşamakta olduğumuz Schaerbeek belediyesinde, karşımızdaki yeşil alanın tam ortasına sabahın köründe alamet bir kule vinci oturtulmuş, dairevi bir platforma eşit aralarla asılmış dört bisiklet her birine bir çocuk bindirilerek 30-40 metre yukarıya çekiliyor, çocuklar çığlıklar atarak gökyüzünde pedal çeviriyor… Tabii çoğu da Türk ya da Faslı göçmen bebeleri… Uzayın fethine herhalde böyle hazırlanıyorlar….

Her şey iyi hoş da, tüm bu şenlik Brüksel anakent belediyesine şimdiden nerdeyse 10 milyon Euro’ya mal olmuş durumda. Üc gün süreyle başkent trafiğinin allak bullak olması, tüm güvenlik güçlerinin tam da tatil döneminde bu iş için seferber edilmesi de cabası.

Dünyanın en büyük üç sportif olayından biri olan Fransa Turu’nun bu yılki 106’ncı versiyonuna çeşitli ülkelerden katılan 176 usta bisikletçinin çılgın yarışı asıl 6 Temmuz cumartesi başlıyor. İlk gün Belçika toprağında tam 192 kilometre pedal çevrilecek, daha insaflı programlanan ertesi pazar günü Brüksel’de sadece 27 kilometre ile yetindikten sonra yarışçılar pazartesiden itibaren Fransa topraklarında dağ tepe demeden günde ortalama 200 kilometre pedal çevirerek 28 Temmuz’da Paris’e varacaklar.

Bisikletçiler Brüksel’i terk ettikten sonra dikkatler yeniden bir türlü sonuçlanamayan hükümet pazarlıklarına yoğunlaşacak.

Kolay değil, federal bir devlet olan Belçika’da her yasama seçiminden sonra bir değil, iki değil, tam sekiz ayrı hükümet kurulması gerekir:

  • En başta Flaman ve Frankofon toplulukların dengeli şekilde temsil edileceği bir federal hükümet,
  • Onun yanısıra Flaman, Valon ve Alman bölgelerinde birer bölgesel hükümet,
  • Brüksel’de Frankofonlarla Flamanların birlikte oluşturacakları bir bölge hükümeti,
  • Buna paralel olarak Brüksel’in bu iki topluluğunun kendi iç sorunları için oluşturacakları birer alt hükümet,
  • Ve de Brüksel’deki Frankofonlarla Valon bölgesinin birlikte oluşturduğu federasyonun kendi hükümeti.

Seçimin üzerinden bir ayı aşkın zaman geçtiği halde hâlâ hiçbir birimde hükümet kurulabilmiş değil… Federal hükümetin nasıl kurulabileceğini araştırmak üzere Kral’ın görevlendirdiği biri liberal diğeri sosyalist iki siyasetçi nabız yoklamalarına devam etmekte… Henüz bir sonuç alamadıkları için de Kral son kabulünde kendilerine Temmuz ayı sonuna kadar yeni bir mühlet tanımış durumda…

Seçimlerden sonraki bir yazımda “Korkunun ecele faydası yok… Hem federal parlamentoya, hem de bölge meclisleriyle Avrupa Parlamentosu’na girecek milletvekillerini belirlemek üzere 26 Mayıs günü yapılan seçimlerin sonucu Belçika’da federal devlet yapısının sonunu oldukça yakınlaştırdı” demiştim.

Federal Meclis’te düne kadar iktidar nimetlerini paylaşmış olan tüm partiler büyük oy kayıplarına uğrarken yeşillerin Ecolo/Groen’u 21, Flaman aşırı sağının VB’si 18, radikal sol PTB/PVDA 12 milletvekiliyle ülkenin kaderinde söz sahibi olmuşlardı.

Bölge meclislerinde denge değişimi daha da büyük boyutlardaydı.

İlk ortaklık pazarlıklarından sızan  bilgilere göre Valon bölgesinde PTB/PVDA’yı olduğu gibi liberal MR’i de dışlayarak sivil toplum örgütlerinin hariçten katkısıyla bir azınlık hükümeti kurmaya çalışan Sosyalist Parti ve Ecolo tam bir açmazda…

Özellikle yukarıda bahsettiğimiz gibi AB Konseyi başkanlığına seçilmekle yıldızı yeniden parlayan başbakan Charles Michel’in liderliğindeki liberal MR’in Valon bölgesinde halen açmazda bulunan sosyalistleri ve yeşilleri eninde sonunda kendisinin de ortak olacağı bir hükümet kurmaya mecbur etmesi pek de ihtimal dışı değil…

Büyük sorun Flaman bölgesinde… Bölgenin en güçlü partisi olan milliyetçi NVA, gerektiğinde aşırı sağcı VB’yi de yedeğine alarak Belçika’yı konfederalizme zorlayacak bir bölge hükümeti oluşturabilir. Buna sıcak bakmayacak bir federal hükümetin kurulmasını da ilanihaye engelleyebilir.

Fransa turunun yarattığı karmaşa bittikten sonra Brüksel’in o meşhur birkaç kilometre karelik stratejik alanı yeniden bu hükümet pazarlıklarına sahne olacak.

Tüm bu açmazın derininde büyük ölçüde Valon-Flaman çelişkisi yatıyorsa da, en az onun kadar belirleyici olan bir başka neden, Belçika’yı döl yatağında suni ilkahla yaratıp onu Afrika’da kolonyalizme kalkışacak kadar azdıran kapitalizmin günümüzdeki iflah olmaz krizi…

Bugüne kadar Belçika’da kapitalist sisteme hristiyan, liberal ya da milliyetçi partiler kadar sosyalist etiketli partiler de “yönetimci sosyalizm” aldatmacası altında sonuna dek hizmet verdiler.

ABD’nin başını çektiği kapitalist sisteme hizmet için İkinci Dünya Savaşı sonrasında ard arda yaratılan NATO’nun da, eski adı AET olan Avrupa Birliği’nin de kuruluşunda Sosyalist Parti liderleri baş rol oynayanlardandır.

Son seçimden güçlenerek çıkan radikal sol PTB Valonya ve Brüksel bölgelerinde koalisyona katılmak için Belçika’nın mutlaka bu kurumların dayattığı politikaları reddetmesini şart koşmuş, ama Sosyalist Parti bu devrimci öneriyi elinin tersiyle iterek yıllanmış teslimiyet politikalarının uygulanmasında kendisine destek olacak ortaklar aramayı tercih etmiştir.

Kolonyalizm ve kapitalizm… Belçika Devleti’nin iki asırlık tarihine kara damga vurmuş iki sistem…

Artık zorunlu olarak kapanmış bulunan kolonyalizm döneminde Afrika’nın, özellikle de Kongo’nun nasıl sömürüldüğü, plantasyonlarda, madenlerde boğaz tokluğuna çalıştırılan siyahlara ellerini kesmeye kadar varan ne tür işkenceler uygulandığı artık inkar edilemez biçimde belgelenmiş bulunuyor. Tervüren’de restorasyonu yeni biterek halka açılan Afrika Müzesi aslında bir kolonyalizm, bir sömürgecilik müzesi…

Kapitalist sistemi ayakta tutabilmek için Sosyalist Parti lideri Elio di Rupo’nun orkestra şefliğinde partiler arası pazarlıklar sürüp giderken, 2 Temmuz tarihli gazetelerde bir başka müze haberi dikkati çekiyor.

Evet, Belçika kapitalizminin mabedi olan kent merkezindeki Borsa binasında 15 Ağustos ile 13 Eylül tarihleri arasında, Kapitalizm Müzesi adı altında bir geçici müze açılacak… Daha önce Namur, Gent ve Arlon kentlerinde belli sürelerle açılmış ve 20 bin’i aşkın vatandaş tarafından ziyaret edilmiş bulunan Kapitalizm Müzesi’nde Berlin’in ünlü Museum das Kapitalismus’u da misafir olarak yer alacak.

Ziyaret edip görmeden bir şey demek zor? Kapitalizm Müzesi, kapitalist sistemin “erdem”lerini ortaya koymakla yetinen bir müze mi olacak, yoksa kapitalizmin, özellikle emperyalizm aşamasında işlediği insanlık suçlarını, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm emekçi sınıf ve tabakalara çektirdiklerini de dobra dobra ortaya koyan bir sergi mi olacak?

Hiç unutmam, 50’li yıllarda İzmir’de iktisat öğrenimi yaparken iktisadi doktrinler tarihi derslerinde bize Adam Smith’e, Ricardo’ya kadar olanlar anlatılır, Marx’ın, Engels’in adı dahi geçmez, kapitalist sisteme övgüler düzülürdü.

Kafa tuttuğumuz hocalarımız özde bize hak verir, ama Komünist Parti tutuklamalarının ve yargılamalarının sürüp gittiği o ortamda kendilerine dayatılan programın dışına çıkamayacaklarını münasip bir dille anlatmaya çalışırlardı.

Okuldaki bu beyin yıkamasına isyanımızdır ki, daha o yaşlarda birkaç arkadaşla birlikte kapitalist sınıfa karşı saf tutmamızı tetiklemişti.

Bakalım dünya kapitalizminin en önemli başkentlerinden birinde açılacak olan bu Kapitalizm Müzesi neyi nereye kadar anlatacak, kapitalizm gerçeğini ne denli dürüst yansıtacak?

Açılır açılmaz ilk ziyaretçilerinden ikisi mutlaka İnci’yle birlikte biz olacağız…

İlgiyle bekliyoruz… 

13 kez okundu.

Nazım’ın anısına çullanan akbabalar… / Doğan Özgüden

artigercek

Nazım’ın anısına çullanan akbabalar…

 

Büyük ozanımızın adını ve şiirlerini kendi propagandası için istismar eden Tayyip’in gerçek yüzü Akpınar, Gezen, Çakır ve Aziz’e saldırılarında tüm çirkinliğiyle ortaya çıkmaktadır

 Beş gün sonra, 15 Ocak, sürgünden sonsuzluğa uğradığımız büyük ozanımız Nazım Hikmet’in 117. doğum günü… Her seneki gibi o günü de kendi şiirlerini İnci’yle birlikte kendi sesinden dinleyerek anacağız.

Ben yanmasam, 
sen yanmasan,
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…

Hiç unutmuyorum… Bu şiiri kendi sesinden ilk kez 1965 senesinde, Ankara’nın Çankaya sırtlarında kent ışıklarını yukarıdan seyrederken dinlemiştim… Günler, yönetmeni olduğum Akşam’ın ve TİP’in Demirel iktidarının ağır baskılarına uğradığı günlerdi. Bizim yazarlardan Çetin Altan TİP listesinden milletvekili olup Ankara’ya yerleşmişti… Yoğunlaşan baskılara karşı ne yapabileceğimizi görüşmek için onun evinde buluşmuştuk.

Nazım’ın sürgündeyken Peşte radyosunda kendi sesinden kaydedilen şiirlerinden birkaçı 45’lik plak halinde ona da ulaşmıştı. Karabasanı yırtmak için o akşam kavga ve umut dolu şiiri Çetin’le birlikte defalarca dinlemiştik.

Aslında Nazım’ı ve şiirlerini tanımam 40’lı yıllara dayanır… Anadolu bozkırındaki ara istasyonlarda görevli demiryolcu babamın en sevdiği ve şiirlerini sık sık yüksek sesle okuduğu şairlerdendi Nazım Hikmet…

İstasyondan geçen marşandiz katarlarının raylardan yükselen krerşendo ve dekreşendolarıyla Nazım’ın ünlü Bahri Hazer şiirindeki in-çık’lı mısralar arasındaki benzerlik o çocuk yaşımda beni adeta büyülemişti… Dinleye dinleye belleğime kazınmış olan mısraları katar uzaklaşıp gittikten sonra hançeremi yırtarcasına tekrarlayarak istasyonun sağır ıssızlığına meydan okurdum.

 

Devrilen
bir atın
sırtından inip
şahlanan
bir ata
biniyor kayık!

Çıkıyor kayık
iniyor kayık
çıkıyor ka…
iniyor ka…
Çık…

in…
çık…

Şairin hapiste olduğu söylenmişti, ama nedenini bilmiyordum. Babam onun tek parti yönetiminin bir komplosu sonucu zındanda çile çektiğini de mutlaka biliyordu, ama savaş ve tek parti yönetiminin terör ortamında böyle şeyler uluorta konuşulmazdı. Ta ki Ankara’ya göçüp de ben Atatürk Lisesi’nde okumaya başlayınca kadar… Çok partili rejime geçiş günleri… Nazım Hikmet’e özgürlük kampanyası açılmıştı… Artık biliyordum ki o muhteşem mısraların şairi komünist olduğu için zındandadır…

Nazım Hikmet’in 1950’de çıkartılan genel af yasası sayesinde özgürlüğe kavuşmuş olması ona hayran biz baba oğul için de büyük sevinç kaynağıydı. Ama bu kıvanç uzun  sürmeyecekti. Karşılaştığı baskılar, tehditler karşısında Nazım Hikmet de ertesi yıl siyasal sürgünler kafilesine katılmak zorunda kalacak, bu kez de tüm partiler ve medya  tarafından vatan haini ilan edilecekti.

Nazım acısı Türkiye’de yönettiğim gazete, dergi ve yayınevlerine hep vurdu damgasını… Kaç şiirini paylaştım, üstüne kaç yazı yazdım, kaç makale, kaç kitap yayınladım…

Ant Dergisi’nde 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi üzerine yazdığım başyazı, Nazım Hikmet’in ünlü mısralarıyla başlıyordu:

 

Türkiye işçi sınıfına selam!

Selam yaratana!

Tohumların tohumuna,

Serpilip gelişene selam!

Sonra bizleri de ülkemizden kopartan 12 Mart 1971 darbesi… Sürgün yaşamımızda Nazım Hikmet’in kavgası, umut dolu şiirleri İnci’yle bana hep ışık tuttu… Paris’te sıcak dostluk kurduğumuz ikinci eşi Münevver Hanım ve oğlu Mehmet’in izniyle Nazım Hikmet’in Peşte radyosunda kendi sesinden  kaydedilmiş tüm şiirlerini ve de uluslararası sanatçıların Nazım’dan esinlenen eserlerini iki kaset halinde yayınladık.

1976 sonbaharında Sovyetler Birliği’ne gittiğimizde de dostu Ekber Babayev’le beraber Nazım’ın Moskova’daki anıt-mezarını, ardından üçüncü eşi Vera’nın bir müze gibi koruduğu evini ziyaret sürgün yaşamımıza damga vuran en önemli olaylardandı.

Moskova’dan döndükten sonra da Brüksel’de sosyalist sendikalar federasyonu FGTB ve Türkiyeli İşçiler Kültür Merkezi’yle birlikte doğumunun 75. yıldönümünde Belçika’nın ünlü sanatçıları ve sol şahsiyetlerinin katıldığı bir anma gecesi düzenledik, bir de Fransızca kitap yayınladık.

90’lı yıllarda Nazım Hikmet üzerine karartma giderek yırtılmaya başlamıştı. Türkiye’de ve yurt dışında Nazım’ın eserleri ve Nazım üzerine çeşitli araştırmalar ve belgeler daha rahatça yayınlanabiliyordu.

2001’de piyanist Fazıl Say’ın besteleyip Genco Erkal ve Sertab Erener’le birlikte Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Devlet Çoksesli Korosu eşliğinde seslendirdiği Nazım Hikmet Oratoryosu 60 yıldır süregelen sansürün çöküşünü simgeliyordu.

Ne ki, saygı duyulacak bu çalışma da, hangi nedenledir bilmem, yine sansür malulüydü. Genco Erkal’ın okuduğu ünlü Akşam Gezintisi şiirinde Ermeni soykırımını anımsatan dizeler resmen atlanmıştı.

Affetmedi bu Ermeni vatandaş

Kürt dağlarında babasının kesilmesini.

Fakat seviyor seni,

Çünkü sen de affetmedin

Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.

Gerek Türkçe gerek yabancı dillerdeki yayınlarımızda bu sansürü şiddetle protesto ettiğimiz halde ne yazık ki Nazım’a bu saygısızlık sol medyada dahi gerektiği gibi eleştirilmedi. Acı olan sansürün bu kez devletten değil, soldan gelmesiydi.

Benzer bir acıyı da, Nazım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı eserinin yurt dışında yapılan ilk baskılarındaki “Komünistim, sevdayım tepeden tırnağa…” cümlesinin TCK’nun 141-142. maddeleri kalktıktan sonra yapılan Türkiye baskılarında bile “Emekçiyim, sevdayım tepeden tırnağa…” şeklinde sansürlenerek yayınlandığını öğrenmem oldu…

Türkeş ve Erdoğan’ın Nazım Hikmet sömürüsü

Bugünkü yazımda esas üzerinde durmak istediğim konu, Nazım Hikmet’e uygulanan sansür kadar vahim olan, büyük komünist ozanımızın belli şiirlerinin azılı anti komünist, ırkçı ve ümmetçi siyaset bezirganları tarafından kendi propagandaları için saygısızca kullanılması…

Bunun ilk örneği 1960’ın NATO güdümlü darbecisi, faşist MHP ve Ülkü Ocakları’nın kurucusu Alparslan Türkeş’in 1993 yılındaki parti kongresinde Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan dizeler okumasıydı.

Bunu, Nazım Hikmet’e saygısından, onun düşüncelerini bir nebze olsun paylaştığından değil, Kürt muhalefetini yoketmeye sağın tek başına gücü yetmediği için, Türk solunun bir kesimini de yedeğe alma hesabıyla yapmıştır.

Nedenini daha sonra medyaya verdiği demeçte açıkça söylemektedir: “Bölücü gruplar Türkiye’nin birliği ve dirliğini tehdit ediyor. Ben Nazım’dan İstiklal Savaşı ile ilgili bu şiiri okuyarak Milli Sol’a mesaj veriyorum, onlarla yakınlaşmaya çalışıyorum. Bu şiir Milli Sol’a uzattığımız bir zeytin dalıdır. Milli olan bütün değerleri benimsiyoruz. Nazım’dan şiir okumanın temel sebebi budur.”

Ya Recep Tayyip Erdoğan? O da, son yıllarda Kürt ulusal direnişine, sol harekete, laikliğe ve bilcümle demokrasi güçlerine karşı her türlü baskı ve komployu kullanarak topyekun imha harekatı yürütürken, denk düstükçe Nazım Hikmet’in şiirlerini de  beyin yıkama aracı olarak kullanmakta tereddüt etmiyor.

Güneydoğu illerinde Kürt çocukları kendisinin komuta ettiği resmi ve de örtülü  kolluk güçleri tarafından katledilirken Erdoğan geçen 2017’nin 23 Nisan kutlaması sırasında Nazım Hikmet’in Hiroşima katliamı üzerine yazdığı Kız Çocuğu şiirinden dizeler okuma cüretini gösterebilmiştir.

Orada da kalmamış, 2018’in 11 Şubat’ındaki bir AKP toplantısında Nazım Hikmet’in Güneşi İçenlerin Türküsü’nü, 12 Ağustos’ta Trabzon’daki bir toplantıda Davet şiirini, son olarak da 29 Aralık’ta Cem Karaca’nın bestelemiş olduğu Bana İstanbul’u Anlat şiirini okumuştur.

Aynı Erdoğan 19 Aralık’ta Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Kültür Sanat Büyük Ödülleri töreninde bir yandan “Toplumların kutsallarını, inançlarını küçümseyen, hafife alan yahut ideolojik siparişlere göre köreltmeye çalışan kişinin yaptığı işin adı kültür veya sanat değildir” diye tüm sol ve demokrat sanatçılara saldırırken “Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu” sanatçılar listesinde milliyetçi ve dindar şair ve yazarların arasında Nazım Hikmet’in de adını zikrederek büyük şairimizin adını bir kez daha istismar etmiştir.

Nazım’ın adını sömürenin Akpınar, Gezen, Çakır ve Aziz’e ettikleri!

Sözüm ona Nazım Hikmet’e sahip çıkan Tayyip‘in gerçek sanatçılara ne denli saygı duyduğu ise son günlerde Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e karşı kişisel saldırılarıyla, onları adliye kordiorlarına sürükletmesiyle ayan beyan ortadadır.

Hele tesettürlü bir grubun saldırısına tepki gösteren sanatçı Deniz Çakır’ı doğrudan hedef alan, kendisini sanatçıya saygılı olmaya ve Mozart dinlemeye çağıran Rutkay Aziz’e de “Cumhurbaşkanını Mozart dinlemeye zorlamak faşistliğin dik âlâsıdır” diye saldıran bir despotun Nazım Hikmet’in adını ağzına almaya hakkı var mıdır?

Evet, Alparslan Türkeş, Recep Tayyip Erdoğan ve benzerleri kendi faşizan tutumlarını kamufle etmek için Nazım Hikmet’in anısına çullanan akbabalardır.

Tüm bu iğrençlikleri medyadan izlerken sadece Moskova’da yatan Nazım Hikmet’i değil, Paris’teki Père Lachaise’de yatan Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı düşünüyorum. Külleri hem Atlantik Okyanusu’nun hem de Boğaz’ın sularına savrulan uluslararası ün sahibi bilim adamımız Fahrettin Petek’i düşünüyorum.

Özellikle Nazım Hikmet için onyıllardır dillerden düşürülmeyen Türkiye toprağında «bir çınar ağacının gölgesi» yakınmalarını…

Yüzsüzlükte tavan yapanlar yarın Putin’le anlaşıp Nazım Hikmet’i, Macron’la anlaşıp Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı da Türkiye’ye getirmeye, bunu kendi faşizan uygulamalarını kamufle etmek için kullanmaya kalkabilirler.

Tıpkı bugün Nazım Hikmet’in şiirlerini alabildiğine kullandıkları gibi…

Kuşkusuz sürgünde yaşama veda eden herkesin ve de yakınlarının son dinlenme yeri konusundaki tercihlerine sonuna kadar saygı gösterilmelidir.

Ne ki, Nazım sürgünde can vereli yarım yüzyıldan fazla geçti… Türkiye, sosyal demokrat iktidarlar döneminde dahi bu en büyük ozanının son arzusunu yerine getirmeyi göze alamadı.

Üç yıl önce Avrupa Sürgünler Meclisi sayfasında yayınlanan röportajımda dediğim gibi, artık çok geç…

Bence onlar, büyük insanlığın vatandaşları olarak hep toprağa verildikleri yerde kalmaya devam etmelidir…

Moskova’da 1917 devrimini yaratanlarla, Paris’te 1871 komünarlarıyla aynı toprağı paylaşıyor olmak sadece onlar için değil, onların kavgasını yaşatanlar için de bir onur sorunudur.

Bitirirken sürgünde can veren büyük ozanımızın Benerci destanının bitiminde söylediklerini anımsıyorum:

Çan çalmıyoruz. 


Çan çalmıyoruz. 

Yok salâ veren!

Giden o

biten bir şarkı değildir…

O

büyük bir ışık gibi döğüştü.

Kasketli 
bir güneş

halinde düştü.

Evet, ne cenaze töreni, ne mezar taşı…

Yeter ki bu insanların yaşamlarının en üretken, en verimli yıllarını çok sevdikleri ülkelerinin ve halklarının esenliği için başka coğrafyalarda mücadeleye harcadıkları unutulmasın…

Ve de arkadan gelen kuşaklar artık sürgün acısı tatmasın…

Doğan Özgüden

 10 Ocak 2019

41 kez okundu.

Tüm iktidarların tükenmez sürgün düşmanlığı…- Doğan Özgüden

safe_image-php

Tüm iktidarların tükenmez sürgün düşmanlığı…

66 yıl önce İleri Jön Türkler Birliği’ni oluşturan sürgünlere ve Türkiye’deki bağlantılarına dönemin Amerikancı DP iktidarı nasıl alçakça saldırmıştı?

Ankara Devlet Opera ve Balesi binasının gençlik yıllarımda ayrı bir yeri var. 1948’de hizmete giren bu opera binasıyla önce Atatürk Lisesi orta kısım öğrencisiyken tanışmıştım. Ticaret Lisesi’nde okurken de sık sık önünden geçerdim… Binadan dışarıya yansıyan aryalar, başkentin yoksul mahallelerinde yaşayan bizler için, radyoda duymaya alışkın olduğumuz folklorik ya da klasik Türk müziğine ne denli yabancı olursa olsun, o yaşlarda bizleri büyülemeye başlamıştı.

1957 yılında Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subay eğitimi görürken, üniformayla da olsa, fırsat buldukça mutlaka bu kültür mabedine gider, opera ya da tiyatro izlerdik. Unutamadığım operalardan biri Nevit Kodallı’nın bestelediği Van Gogh Operası’ydı. Bir de “Kızıl Keman” diye ünlü Sovyet viyolonisti David Oistrakh’ın müstesna resitali.,,

Bizim 45. dönemde ünlü ses sanatçısı Zeki Müren yedek subay eğitimini Piyade Okulu’nda görürken Devlet Operası’nın ünlü tenorlarından Özcan Sevgen de Muhabere Okulu’nda bizimleydi. Mamak’taki altı ay süren tertip arkadaşlığımızda kendisinden hem birçok arya dinlemiş, hem de opera üzerine çok şey öğrenmiştik.

Sohbetlerimizde öğrendiğim sarsıcı gerçeklerden biri de basbariton sesiyle genç devlet operasının en seçkin sanatçıları arasında yer alan Ruhi Su’nun Türkiye Komünist Partisi davasında mahkum edilerek yıllardır zındanda yatmakta olduğuydu.

Terhis olup İzmir’de zamanımın tamamını gazeteciliğe ve sendikacılığa verdiğim günlerde, TKP mahkumları da yıllarca hapis yattıktan sonra ardarda tahliye olmaya başlamışlardı. Kendileriyle tanışmak ve dostluk kurmak, deneylerinden ve düşüncelerinden yararlanmak, 1962’de Türkiye İşçi Partisi’nin örgütlenmesinde sorumluluk üstlenmeye varacak mücadeleli yaşamımda yeni bir ufuk açıyordu.

Basbariton Ruhi Su da özgürdü, ama artık Devlet Operası’nda değildi. Kendisini tamamen folklor araştırmalarına ve halk türkülerini değerlendirmeye vermişti. 1960’da İstanbul Radyosu’nda ‘Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor’ anonsuyla sunulan programlarından birinde söylediği “Serdari halimiz böyle n’olacak? Kısa çöp uzundan hakkın alacak” türküsü yüzünden komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle radyodaki işine derhal son verilmişti.

Kendisiyle o dönem İzmir’de bir dost çevresinde verdiği konser sırasında tanışmıştım. Ama tanışıklığın dostluğa dönüşmesi Akşam Gazetesi genel yayın yönetmeni olduğum günlere rastlıyor.

Geçen haftaki yazımda ayrıntılı anlattığım gibi 1968 direnişinde gençleri sürekli destekliyordu. Vedat Demircioğlu’nun İstanbul Teknik Üniversitesi’nde katledilmesi üzerine Demircioğlu marşını bestelemiş, sözlerini Ant dergisinde yayınladığımız marşın söylenişini de bizim Kazancı Yokuşu’ndaki apartmanımızda bir araya geldiği devrimci gençlere bizzat öğretmişti.

Paris’teki sürgün örgütlenmesi ve Türkiye bağlantısı

Bu hafta 50’li yıllar üzerine belge taraması yaparken Ruhi Su’nun da adının geçtiği bir haberle karşılaştım. Cumhuriyet Gazetesi’nin 10 Aralık 1952 tarihli sayısının manşetinde “Fransa’daki ‘İleri Jön Türkler’ Cemiyeti’nin esrarı çözüldü” başlıklı bir haber, üzerinde o dönem sürgünde bulunan seçkin sol aydınlarımızdan Doğan Aksoy, Sabiha Sertel, Yıldız Sertel, Necil Togay ve Gün Togay’ın resimleri yer alıyordu.

Haberin alt başlığında “Bu Moskova uşağı vatan hainlerinden mürekkep cemiyetin Türkiye icra komitesini teşkil eden dört Devlet Tiyatrosu sanatkârı ile bir dekoratör tevkif olundular” deniyor, haberin metninde ise Türkiye İcra Komitesi’ni oluşturdukları iddiasıyla tutuklanan beş sanatçının isimleri veriliyordu: Ruhi Su, Ulvi Uraz, Ajlan Sayılgan, Kemal Bekir Özmanav ve Süheyl Terek.

Cumhuriyet’in haberinde özetle şöyle deniyordu:

“Paris’te faaliyette bulunan ‘İleri Jön Türkler’ cemiyetinin faaliyetlerini tetkik için bir müddet önce Fransa’ya giden Siyasi Emniyet teşkilatına mensup ekip, tahkikatı hakkındaki raporunu ilgili makamlara vermiştir. Bugüne kadar sadece ismi işitilen ve gerek idarecileri, gerekse çalışma şekilleri sarih olarak bilinemeyen İleri Jön Türkler Cemiyeti idare heyetinin beş kişiden müteşekkil bulunduğu anlaşılmıştır.

“Fransız Komünist Partisi’nden direktif alarak çalıştığı kati olarak tesbit edilen bu cemiyetin başkanlığını 1949 senesinde Fransa’ya tahsile giden Doğan Aksoy yapmakta, idare heyeti azalıklarında da eski Tan gazetesi sahibi Zekeriya Sertel’in eşi Sabiha Sertel’le kızı Yıldız Sertel ve gene Fransa’ya tahsile gitmiş bulunan Necil Togay’la karısı Gün Togay bulunmaktadır.

“İleri Jön Türkler faaliyetlerini sistemli bir şekle sokmak için Türkiye’de de kızıl rejime parayla satılabilecek uşak aramaya başlamışlardır. Bu sırada Paris’te bulunan Devlet Tiyatrosu sanatkârlarıyla temas etmişler ve bu sanatkârlar arasından yukarıda tevkif edildiklerini yazdığımız beş kişiyi Fransız Komünist Partisi ileri gelenleriyle görüştürmüşlerdir.

“İleri Jön Türklerin Türkiye’nin diğer vilayetlerinde de kolları olduğu tahmin edilmektedir. Memleketimize gönderdikleri broşürler, Moskova Radyosu’nun Türkçe neşriyatında savrulan hezeyanların aynıdır.

“Son günler zarfında gelen broşürlerde Atlantik Paktı Güney Doğu Komutanlığı merkezinin İzmir’de kurulması tenkid edilmekte ve General Wymann’a ağır hücumlar yapılmaktadır. Gene bu satılmış cemiyet ‘Kunuri savaşının ikinci yıldönümü’ başlıklı broşüründe, Kunuri’nin Türkler için bir zafer değil, hezimet olduğunu söylemek küstahlığında da bulunmuştur.

“İlgili heyetin verdiği raporda, halen Fransa’da olup İleri Jön Türkler Cemiyeti’nde faal ve pasif aza olarak çalışan Türklerin isimleri de açıklanmaktadır.

“Haklarında kanuni takibatta bulunulmak üzere bu şahısların Türkiye’ye iade edilmeleri hususunda alakalı makamlarca Fransa Hükümeti nezdinde teşebbüslere geçildiği sızan haberler arasındadır.”

66 yıl öncesine ait bu haberi okuyunca, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, ister asker, ister sivil, ister İslamcı olsun, yurt dışındaki muhaliflere karşı nefret ve düşmanlığın aynen devam ettiğini fark etmemek mümkün değildi.

12 Mart 1971 darbesinden sonra sürgünde kurduğumuz Demokratik Direniş hareketi mensuplarının Avrupa Konseyi’nde ve İngiliz Parlamentosu’nda “Moskova ajanı” ilan edilmesi, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra sürgünde muhalefet yürütenlerin “Kansızlar” diye vatandaşlıktan çıkartılması, Tayyip’in islamo-faşist rejiminde de başta Kürt direnişçileri olmak üzere yurt dışındaki muhalifler hakkında art arda kırmızı bültenler yayınlanması ve peşlerine ajanlar takılması hep aynı despotik zihniyetin ürünüdür.

50’li yılların başında İleri Jön Türkler’in hem yurt dışında hem de Türkiye’de büyük ses getiren eylemi, Atatürk döneminden beri zındanda çürütülerek yok edilmek istenen büyük ozanımız Nazım Hikmet’in özgürlüğe kavuşması için yürüttüğü kampanyadır.

Çeşitli kaynaklarda verilen bilgilere göre, İleri Jön Türkler Birliği’nin üyeleri arasında, Cumhuriyet’in haberinde belirtilen Doğan Aksoy, Sabiha Sertel, Yıldız Sertel, Necil Togay, Gün Togay, Ruhi Su, Ulvi Uraz, Ajlan Sayılgan, Kemal Bekir Özmanav ve Süheyl Terek’in yanısıra Adil Giray, Turhan Doyran, Mustafa Mahmut Türkmen, Sevim Sertel, Kemal Baştuji, Fahrettin Petek, Cahit Selçuk Güçbilmez. Sevim Tarı (Belli), Arslan Humbaracı, Attila İlhan, Abidin Dino, Muzaffer Özkolçak, Tacettin Karan, Barkev Şemikyan, Avadis Aleksenyan, Vartan İhmalyan, Nerses Durmaz, Kemal Oğuz Orbey, Aslan Humbaracı, Haşmet Akal ve Mihri Belli de bulunmaktaydı.

Nazım’ı kurtarmak için uğraşan bir avuç delikanlı

Bu sürgün örgütünün mücadelesinde yer alanlardan Ruhi Su, Ulvi Uraz, Attila İlhan, Mihri Belli ve Abidin Dino’yu 60’larda Türkiye’de, Fahrettin Petek ve Sevim Belli’yi sürgün yıllarında yurt dışında şahsen tanımak olanağım oldu.

Ruhi Su’yla ilgili anılarımı yukarıda paylaşmıştım.  Attila İlhan’la 50’li yılların ortalarında İzmir’in muhalif medyasında çalışıyorduk. O Demokrat İzmir’de, ben Sabah Postası’nda… Geceleri sayfa bağladıktan sonra ikimiz de Konak İskelesinden son vapura biner, kaptan köşkünde tavşan kanı çaylarımızı yudumlarken keskin muhalif Ekonomi Kaptan’ı Ankara’daki son siyasal gelişmeler hakkında bilgilendirerek sohbet ederdik.

1957 yılının ilk yarısında da Attila İlhan’la Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subay öğrencileri olarak birlikteydik. Gerek İzmir’de, gerek Mamak’ta kendisinden birçok Paris anısı dinlemiştim… Kendisinin de içinde yer aldığı İleri Jön Türkler hakkındaki değerlendirmelerini yıllar sonra yazıya döktü:

“Çoğu gençliklerini bozuk para gibi harcamışlardır: yurda dönmeyi göze alabilenler, gümrük kapılarında derdest edilmiş, hemen hepsi Sansaryan Hanı’nın  hücrelerinden geçirilmiştir; dönmeyenlerin neler çektiğini Vartan kısmen anlatıyor: çünkü çoğu, sonradan ‘parti’ ile ters düştüğü için, Fransız gurbetinde akıl almaz acılar, kahredici yoksulluklar çekti; neden sonra, iyi kötü birer hayat kurabildiler… Hepimiz onun (Nazım Hikmet)  ‘dünyaca tanınmış tek Türk şairi’ olmasıyla gururlanıyoruz, övünüyoruz da,  hiç kimse 1950 yılları başında, Nazım Bursa’da yatarken, onu kurtarmak için Paris’te uğraşan bir avuç Türk delikanlısını hatırlamadı… Bugün çoğunun bilinen siyasal örgütlerle ilişkisi olmadığını sandığım o delikanlıları saygıyla, ibretle anmak lazım: kendileri için hiçbir şey istememişlerdi, kendilerine hiçbir şey almadılar!”

Uluslararası ün sahibi bilim insanı Fahrettin Petek, Attila İlhan’ın saygıyla andığı o delikanlıların en önde gelenlerindendi. 50’li yıllardaki savaşkanlığından hiçbir şey kaybetmemiş, 1971 askeri darbesinden sonra yurt dışında cuntaya karşı tüm girişimlere destek vermiş, gerektiğinde militanca çalışmıştı.

1973 yılında Paris’te bizim de redaksiyonuna dahil olduğumuz iki dildeki Turquie-Turkey enformasyon bülteninin yayınlanması onun sayesinde gerçekleşmiş, yazı kurulu toplantıları onun evinde yapılmış, bültenin baskısını ve dağıtımını da bizzat üstlenmişti.

50’li yılların bu büyük sürgün örgütlenmesini gerçekleştirenlerin çoğu artık hayatta değil… Şahsen tanımak şansına sahip olduğum Ulvi Uraz’ı 1974’te, Ruhi Su’yu 1985’te, Abidin Dino’yu 1993’te, Attila İlhan’ı 2005’te, Fahrettin Petek’i 2010’da ve Mihri Belli’yi 2011’de kaybettik.

Onlarca yıl İleri Jön Türkler‘in varlığından ve mücadelelerinden hemen hiç söz edilmedi.

Neyse ki son zamanlarda bu konuda iki ciddi çalışma yayınlanmış bulunuyor.

İlki Şehmus Güzel’in 2009’da Tüstav tarafından yayınlanan “Fahri Petek: Bir Hayat, Üç Can” adlı biyografik eseri.

Diğeri İrşad Sami Yuca’nın Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi’nin Ağustos 2017 tarihli sayısında yayınlanan “Demokrat Parti Döneminde Sivil Bir Muhalif Örgüt Örneği: İleri Jön Türkler Birliği” başlıklı incelemesi.

Ayrıca Sevim Belli’nin 1994’te yayınlanan “Boşuna mı çiğnedik?” adlı anı kitabında da kendisinin aktif üyesi olduğu İleri Jön Türkler Birliği üzerine değerli bilgiler yer alıyor.

Önümüzdeki 27 Nisan’da 94. yaşını kutlayacak olan sayın Sevim Belli’nin sorusu kendi yanıtını da içeriyor… Bittabi, tehlikeli tuzaklarla dolu o yollar boşuna çiğnenmedi.

İleri Jön Türkler Birliği’ni oluşturanların 50’lerdeki onurlu mücadelesi günümüzde islamo-faşist iktidarın alçakça saldırılarına hedef sürgünlerimiz için cesaret verici bir örnek olmaya devam edecek…

Doğan Özgüden

(Artıgerçek, 14 Aralık 2018)

50 kez okundu.