Tag: Doğan Özgüden

11 MAYIS: SÜRGÜNÜMÜZÜN 50. YILI – İSTANBUL’A VEDA

11 mayıs
Doğan Özgüden
11 Mayıs, sıkıyönetim tarafından aranmamız üzerine İnci ile benim iki yakınımızın aile pasaportunda tahrifat yapıp resimlerini değiştirerek Mehmet Burhanettin ve Hacer takma adlarıyla Türkiye’yi terkederek sürgüne çıkışımızın tam 50. yıldönümü…
12 Mart 1971 darbesinin ardından ilan edilen sıkıyönetim 300 yıla yakın hapis istenen mevcut davalarımıza ek olarak 1 Mayıs’ta Ant Dergisi’ni kapatıp hakkımızda yeni davalar açtığı gibi bildirilerle ve afişlerle “Teslim ol!” çağrısı yaptığından yazı kurulumuz cuntaya karşı mücadeleyi uluslararası ilişkilerimizi kullanarak yurt dışından sürdürmemize karar vermişti.
Eski pasaportlarımızın süresi yıllarca önce dolmuş, yoğun mücadele ortamında yurt dışına seyahat edecek vaktimiz bulunmadığı için yeni pasaport da çıkartmamıştık. Kaldı ki, gerçek isimlerimizi taşıyan geçerli pasaportumuz olsa bile hava alanında veya sınır kapısında teşhis edilerek tutuklanmamız muhakkaktı… Bu bakımdan yapılacak tek şey ya güney sınırından ya da Ege sahilinden kaçak olarak çıkmaktı.
Kendi evimiz ve Ant yönetim yeri Balyoz Harekâtı’nın daha ilk gününde basıldığı için güvendiğimiz dostların evlerinde gizleniyorduk. İnci’nin Toprak Mahsulleri Ofisi uzmanı olan babasının güney bölgesinde de tanıdığı, dostluk kurduğu çok kişi bulunduğu için bu olanağı araştırmak üzere İnci otobüsle Ankara’ya gitti. Kaçaklar için “vur” emri verildiği açıklandığından beri büyük bir endişe içinde bulunan İnci’nin babası hemen güneydeki tanıdıklarıyla temasa geçerek bizi para karşılığı Suriye sınırından geçirecek birini bulmuş. Adam Ankara’ya gelip İnci’yle de görüşmüş ve ertesi gün telefon ederek Kilis’te kendisine nasıl ulaşabileceğimizi bildirmeye söz vermiş.
Bana da dokuz gündür kaçak yaşadığım İstanbul’u terkederek Ankara’ya geçmem bildirildi. 9 Mayıs’ta, bizim eski hüviyet cüzdanları ve miadı dolmuş pasaportlar da dahil, önemli kişisel belgeleri Ankara’ya gönderdim, ardından Ant yazı kurulundan Faruk Pekin’le son kez buluşup geleceğe ilişkin ayrıntıları görüştükten sonra vedalaşarak otobüsle Ankara’ya hareket ettim.
Otobüste benim koltuğumun pencere tarafında üniformalı bir albay oturuyordu. Ailesini ziyarete gidiyormuş, siyasete hiç karışmadan Anadolu’da görüp tanıdığımız yerlerden konuştuk, biraz da maçlardan…
İzmit’e yaklaşıyorduk ki, bir manga asker otobüsü durdurdu. Önce bir teğmen yanında iki erle otobüse girip kimlik ve bagaj kontrolüne girişti. Sıra bizim koltuğa geldiğinde raftaki çantalardan albaya ait olanı göstererek, “Bu kimin?” diye sordu. Askeri hizmet yıllarından kalma bir refleksle “Albayımın” dedim, dokunmadı.
“Ya bu?” diye yanındakini işaret etti. “O da benim!” diye yanıtladım.
Benim albayın bir yakını olduğumu düşünmüş olmalı ki selam verip kimlik dahi sormadan arka sıralara doğru ilerledi.
Bir iki dakika sonra arka sıralarda kıyamet koptu. O yıllarda erkeklerde uzun saç modası vardı. Bir delikanlı lepiska saçlarıyla Ankara’ya nişanlısını görmeye gidiyormuş. İki er zavallı çocuğu sürükleyerek otobüsten indirdiler. Bir başka er elinde traş makinesiyle yaklaştı. Çocukcağız makineyi görünce feryadı bastı: “N’olur yapmayın, ben nişanlımı ziyarete gidiyorum. Saçlarımı kırparsanız kendisine rezil olurum.” Ama yalvarmalara aldırış etmeden, kahkahalar atarak kafasını sadistçe sıfır numaraya vurdular. Delikanlı gözyaşları içinde otobüse bindirildikten sonra yeniden hareket ettik.
Yanımdaki albay da bu manzaradan çok rahatsız olmuştu, ama sıkıyönetim uygulaması olduğundan müdahale edemiyordu. Bir ara bana dönerek “Böyle olmamalıydı, çok üzgünüm” demekle yetindi.
Ankara’da İnci’nin ailesinin evine vardığımda radyo yeni bir sıkıyönetim bildirisi okuyordu. Bazı anarşistler uzun saçlı erkeklerin saçlarının kesildiğine dair şayia çıkartıyorlarmış, bunları söyleyenlerin derhal ihbar edilmesi gerekiyormuş.
Biraz ailevi sohbetten sonra tam güney sınırından geçiş projesinin ayrıntılarını görüşecektik ki, radyo bu kez de güney sınırından Suriye’ye geçmeye çalışan üç Dev-Genç’linin yakalandığı haberini verdi.
Bir daha durum değerlendirmesi yaptık. Bizi geçirecek adam son dakikada ihbar edebilir, arkadan vurulabilirdik.
Zaten adam söz verdiği halde ertesi sabah telefon etmedi. Belki de sınırdaki tutuklama haberini duyduktan sonra, bu işe girişmeyi o da göze alamamıştı.
10 MAYIS 1971: ANKARA’DA PASAPORT TAHRİFATI
Güney sınırından kaçak olarak çıkma projesi gerçekleşmeyince geriye tek çare kalıyordu. Sahte bir pasaport bularak Marmaris üzerinden deniz yoluyla Yunanistan’a geçmek ya da Ankara’dan direkt uçuş yapan bir yabancı uçakla Avrupa’ya uçmak…
İnci’nin annesi Hacer Hanım, “Bizim pasaportu bir deneseniz,” dedi. Mehmet Burhanettin Tuğsavul ve Hacer Tuğsavul adına çıkartılmış ve henüz süresi dolmamış bir aile pasaportu karşımızdaydı. Yapılacak tek şey fotoğraflarının değiştirilmesi ve isimlerde tahrifat yapılmasıydı.
Eski pasaportlarımızdaki fotoğrafların soğuk damgası Tuğsavul’ların aile pasaportundaki fotoğrafların soğuk damgasını aşağı yukarı tutuyordu. Ancak üzerinde tahrifat yapmadan önce bu pasaportla turist dövizi alınması gerekiyordu.
Ne ki aksiliklerin sonu bir türlü gelmiyordu. Bir yakınımız İnci’nin anne ve babası için döviz almak üzere Merkez Bankası’na gittiğinde Alman Markı’nın revalue edilmesi nedeniyle o gün döviz satışlarının durdurulduğunu, bu yüzden döviz satamayacaklarını söylemişler.
Ama yakınımız ergeç bir kodamanın yurtdışı seyahati için döviz almaya geleceğinden emin olduğundan bekleme salonunda pusuya yatmış. Çok geçmeden bir kodamana döviz verildiğini görür görmez yeniden gişeye dayanıp pasaportu memurun önüne uzatmış. Adamcağız da gık çıkarmadan Tuğsavul’lar için turist dövizini satmış.
Döviz işi garantilendikten sonra pasaporttaki fotoğrafları değiştirdik, bir de ileride başları derde girmesin diye Tuğsavul soyadlarını, son üç harfini silerek, Tuğsan yaptık, doğum yıllarını da bizim yaşımıza uygun olması için küçülttük. Meslek hanemde de Türkçe “uzman yardımcısı”, Fransızca “sous-specialiste” yazıyordu.
Ne ki Türkiye’deki bu son günümüzde benim halletmem gereken birkaç hayati formalite daha vardı. Öncelikle Ant Yayınları’nın sahibi olarak Ankara’daki bir noterden avukatım Müşür Kaya Canpolat’a yayınevinin tüm işlemlerini tek başına yapabilmesini sağlayacak bir vekaletname çıkartmam gerekiyordu.
Gittiğim noter Ticaret Odası kimlik kartını görünce derhal vekaletnameyi hazırlayarak bana imzalattı. Noter ücretini öderken, “Beyefendi, ben bu Ant Yayınları’nın adını galiba daha önce de duydum. Ne yayınlıyorsunuz?” diye sordu.
“Romanlar ve şiir kitapları yayınlıyoruz. Şimdi yeni projelerimiz var. Resimli romanlar ve ders kitapları da yayınlayacağız. Bu formaliteleri yürütmek için avukatımı tevkil ediyorum,” dedim.
Başarılar diledi.
Biz Türkiye’den ayrıldıktan sonra Müşür’e ulaştırılmak üzere ayrıntılı bir mektup yazarak bundan böyle Ant Yayınları’nda kimin ne yapacağını belirttim.
İki haftadır sürekli kaçgöç yaşadığımızdan kılık kıyafetimiz dökülüyordu. Bir galeriyle uğrayarak kendim ve İnci için giyecek birşeyler aldım. Ömrümde hiç şapka giymediğim halde görünüşümün daha inandırıcı olması için bir yakınımız geç vakit gidip göz kararıyla bana bir fötr şapka aldı.
O akşam ailece son kez birlikte yemek yedik. Uçağımız ertesi sabah erken saatlerde kalkacağı için yol hazırlığımızı akşamdan yaptık. Bana alınan fötr şapka başıma büyük geldiğinden iç çeperini astarının arasına kağıt tıkıştırarak daralttık.
İnci’ye de kimsenin tanıyamayacağı ve şüphelenemeyeceği şekilde bir makyaj yapıldı.
Artık yaşamımızda yeni bir döneme hazırdık. Radyolar son sıkıyönetim bildirilerini, arama kararlarını ve tutuklama haberlerini veriyordu.
Erkenden yattık. Ama uyumak ne mümkün… Sahte pasaportla kontroldan geçerken yakalanırsak cunta itaatli medyada kopartılacak gürültü, bunun ailelerimiz ve yakınlarımız üzerindeki yıkıcı etkileri kafamıza takılıyordu, uzun süre uyumamıza engel oluyordu.
Yarın:
11 MAYIS 1971: LUFTHANSA UÇAĞIYLA TÜRKİYE’YE VEDA, SÜRGÜNÜN BAŞLANGICI
 
Çocukluktan sürgüne kadar olan anılar:
“VATANSIZ” GAZETECİ, Cilt I, Sürgün Öncesi, 557 sayfa, Belge Yayınları, 2010 İstanbul

15 kez okundu.

Sürgünde 50 yıl, Artı Gerçek’te 4 yıl…/ Doğan Özgüden

desen
Sürgünde 50 yıl, Artı Gerçek’te 4 yıl… 

İlk yazımda yayına başlayışını “Sürgün tarihimizde ‘hayırlı’ iki yeni olaydan biri” olarak nitelediğim Artı Gerçek dört yıllık yayınıyla bunu tamamen doğruladı 
 
Doğan Özgüden
(Artı Gerçek, 4 Şubat 2021)
 
Türkiye daha kaç on yıl vatandaşlarının, ister genç, ister işçi, ister köylü, ister memur, ister Kürt olsun, son derece haklı istemleri karşısında baştaki iktidarın böylesine insanlık dışı vahşet uygulamalarına sahne olacak?
 
Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin, öğretim üyelerinin kayyum rektör atanmasına karşı haklı direnişini, buna karşı Kadıköy’ün ara sokaklarına kadar inen polis gaddarlığını ekranlarda izlerken yarım yüzyıl önce yaşadığım 1960’taki 28-29 Nisan direnişini, ardından Türkiye İşçi Partisi’nin 60’lı yıllardaki sınıfsal muhalefetini, gençliğin 1968 başkaldırışını, işçi sınıfımızın 1970’deki tarihsel 15-16 Haziran direnişini düşündüm. 
 
Her defasında baştaki iktidar, ilkinde Menderes’in Demokrat Parti‘si, ikinci ve üçüncüsünde Demirel’in Adalet Partisi, dördüncüsünde ise kapitalist sınıfa entegrasyonu tamamlanmış Türk Ordusu‘nun tıpkı bugün olduğu gibi, hak arayıcılarına devlet terörünün tüm araçlarını kullanarak nasıl saldırdıklarını, bu terörü haklı göstermek için nasıl binbir provokasyona başvurduklarını anımsadım.
 
Yarım yüzyıl sonra, Tayyip’in başını çektiği AKP-MHP iktidarı, tıpkı 2013’teki Gezi direnişi karşısında olduğu gibi, günümüzdeki Boğaziçi direnişi karşısında hak arayışını ezmek için klasik devlet terörüne ek olarak bir başka alçaklığı kullanıyor: Provokasyonlar…
 
Mehmet Y. Yılmaz dün t24′te yayınlanan “Provokatör iş başında” başlıklı yazısında büyük bir isabetle teşhisi koyuyor: “Boğaziçi Üniversitesi’nde önceki gün yaşananlar, rejimin ‘hır çıkarmak peşinde olduğunu’ açıkça gösteren bir örnek oldu. Polisin, yolda sakince yürümekte olan öğrencilere karşı tutumu bunun kanıtı. Olay anında çekilen videolarda açıkça görülüyor: Polis kılığındaki provokatör, durduk yerde öğrencilere ‘dalıyor’! Artık şunu kesin olarak söyleyebilirim: Ya Emniyet’te yuvalanmış, tıpkı Gezi’deki Fethullahçı polisler gibi bir çete, bu işi çomaklıyor. Ya da yukarıdan bir talimat gelmiş, ‘olay çıkarın’ emri verilmiş.”
 
Amaç belli… Kitle desteği hızla eriyen partisini iktidarda tutabilmek için tıpkı 2015 seçimleri öncesinde olduğu gibi gerilimi tırmandırıp, olası bir erken seçime yeniden “vatan kurtaran aslan” cakasıyla girmek…
 
Ayrıca, muhalefet partilerinin son zamanlarda “güçlendirilmiş parlamenter sistem” arayışına girmiş olmalarından rahatsız olan Erdoğan-Bahçeli ikilisinin zaten fiilen yürürlükte olan “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi“ni anayasa değişikliğiyle “yasal” kılma arayışında olduğu zaten malumdu… 
 
Boğaziçi direnişi karşısında binbir provokasyona başvurarak gerilimi tırmandıran Erdoğan, son olarak kankası Bahçeli’nin de desteğiyle zaten anti-demokratik hükümlerle dolu 12 Eylül Anayasası’nın yerine tüm kurumları ve sistemi “tek adam diktası”na uygun bir Teşkilat-ı Esasiye‘yi Türkiye’ye dayatma hesabını resmen açıkladı.
 
Dahası, son yıllarda yoğunlaştırdığı devlet terörü ve üç kıtadaki Türk-İslam fetihleri yüzünden ilişkilerinin gerginleştiği Avrupa Birliği ve ABD‘ye bir yandan göz boyayıcı takıyye mesajları yollarken, öte yandan uyguladığı terörü “anlaşılabilir ve kabul edilebilir” kılmak için daha başka provokasyonlara başvurmaktan çekinmeyeceği ortada.
 
70’li yılların başında birçok devrimci gencin hayatına mal olan devlet terörüne paralel olarak polis provokasyonlarının da yoğunlaşması üzerine, Lenin’in yoldaşlarından enternasyonalist devrimci Victor Serge‘in 1925’de yazmış olduğu, polis tertiplerinin iç yüzünü anlatan Militana Notlar – Polis tertiplerinin içyüzü adlı ünlü eserini yayınlamıştık.
 
Victor Serge bu kitabında “Rus gizli polisi Okhrana‘nın en önemli mekanizması, kuşkusuz, kaynakları ilk devrimci savaşlara dayanan, 1905 Devrimi’nden sonra olağanüstü bir gelişme gösteren ve gizli ajansadıyla anılan provokasyon servisleridir. Jandarma subayı adıyla anılan, özel seçilen ve eğitimden geçen polisler, provokatör ajanlar toplamakla görevlendirilmişlerdi. Meslekte ilerleme bu konuda elde edilen başarıya bağlıydı. Toplanan bilgiler dolgun maaşlı uzmanlar tarafından değerlendiriliyor, dosyalanıyordu” dedikten sonra devrimcilere bu provokasyonlardan korunmak için önemli öğütler veriyordu.
 
Militana Notlar, dergimizin 12 Mart 1971 darbecileri tarafından yasaklanması ve hakkımızda yakalama emri çıkartılmasından önce yayınlayabildiğimiz son iki kitaptan biriydi, diğeri de Kürt Tarihi – Şerefname’nin ikinci cildiydi.
 
Victor Serge de, Karl Marx ve Victor Hugo gibi Belçika’da iz bırakmış ünlü isimlerden…
 
Çarlık döneminde sürgüne çıkmak zorunda kalan anarşist bir Rus ailenin çocuğu olarak 1890 yılında Brüksel’de doğmuş olan Victor Serge‘in asıl adı Victor Lvovich Kibalchich… İlk gençlik yıllarında anarşist hareketin militanı olan ve Belçika polisiyle başı derde giren Victor Serge, uzun süre Fransa ve İspanya’da bulunduktan sonra 1919 yılı başlarında ailesinin anayurdu Rusya’ya giderek Bolşevik Partisi‘ne katılmıştı. Sadece siyasal değil aynı zamanda edebi eserler de yazmış bulunan Victor Sergedevrimin birçok önemli isminin Moskova duruşmalarında yargılanarak mahkum edilmesine karşı çıkmış, 1936’da Sovyetler Birliği’nden ayrıldıktan sonra çalışmalarını yeniden Belçika ve Fransa’da sürdürmüş, 1940’ta bu ülkelerin Nazi Almanyası tarafından işgali üzerine Meksika’ya göç etmiş, 1947’de orada yaşama veda etmişti.
 *
Victor Serge‘den bahsederken kaçınılmaz olarak 50 yıl öncesini, 12 Mart sonrası günlerde sıkıyönetim tarafından kapatılıncaya kadar gerek Ant dergisini, gerekse Ant kitaplarını hangi zorluklarla boğuşarak yayınladığımızı hatırladım.
 
Ardından, sürgündeyken kaçak olduğumuz ilk yıllarda gizlice girip çıktığımız, legale çıktıktan sonra da Türk Büyükelçiliği’nin baskıları nedeniyle oturma ve çalışma izni taleplerimizin reddedildiği Belçika’da altı yıl boyunca gazeteci ve yayıncı olarak karşılaştığımız zorlukları da…
 
Tüm bunları on yıl önce hem Türkçe hem de Fransızca olarak yayınlanan “Vatansız” Gazeteci adlı kitabımda ayrıntılı olarak anlatmıştım. İki yıldır da yarım yüzyıllık sürgün yaşamımda gerek Türkiye’de, gerekse yurt dışında yayınlanan yazılarımı, bizimle yapılmış söyleşileri, röportajları Sürgün Yazıları adı altında üç ciltte bir araya getirmiştim.
 
12 Mart 1971 darbesinin olduğu gibi sürgünümüzün de 50. yılı olan 2021’in bu ilk günlerinde hem Sürgün Yazıları‘nın dördüncü cildini, hem de Sürgün Yazıları‘nın dört cildinden seçmelerin Fransızca çevirilerini içeren Ecrits d’exil adlı kitabı yayınlayacağız.
 
Fransızca kitabın son düzeltmelerini yaparken farkettim ki, sürgündeki gazetecilik yaşamımda önemli bir yeri olan Artı Gerçek‘in emekçileriyle ve okurlarıyla beraberliğim bugün yayınlanacak olan yazımla tam dört yılı doldurmuş olacak.
 
9 Şubat 2017’de yayınlanan “Sürgün tarihimizde ‘hayırlı’ iki yeni olay” başlıklı ilk yazıma şöyle girmişim: 
 
“65 yıllık medya, 46 yıllık sürgün yaşamımın bu yeni yılında hem gazeteci olarak, hem de insan hakları savunucusu olarak zulmün padişahlığının ergeç yıkılacağı umudumu pekiştiren iki büyük olay: 4 Şubat’ta Brüksel’de toplanan Halkların Demokratik KongresiAvrupa örgütünün kuruluş toplantısı, üzerinden dört gün geçmeden 8 Şubat’ta Artı Gerçek’in yayına başlaması…”
 
O tarihte 46 yılı bulan sürgünümde daha önce Ankara rejimlerine karşı mücadele vermek ve dünya kamuoyunu aydınlatmak için birçok muhalif haber bülteni, dergi, gazete, radyo, internet sitesi girişiminin içinde yeralmıştım. Hepsinin mücadeleler tarihinde onurlu yerleri vardı. Ancak bu denli büyük sayıda gerçek gazetecinin sürgünde bir araya gelerek Artı Gerçek’e hayat vermeleri medya tarihimizin bir ilkiydi… 
 
Hakkını yememek gerek… Bu aynı zamanda Türkiye’de özgür yazma ve konuşma olanağını günden güne daha da yok eden, binlerce gazeteciyi, yazarı, akademisyeni, sanatçıyı işsiz bırakarak sürgüne mecbur kılan islamcı faşist despot RTE’nin eseriydi…
 
Ve devrimcinin her daim iyimser olması gerektiği ilkesine sadık bir gazeteci olarak şöyle bitirmiştim: “Özgürlük ve demokrasi savunucusu gazeteci, koşullar ne olursa olsun, susmuyor, susturulamıyor. Artı Gerçek’in başarısı malumun ilamı olacak: El mi yaman, bey mi yaman?”
 
Artı Gerçek‘i başlatan ve bugüne kadar özveriyle yürüten arkadaşlar özgürlük ve demokrasi savunucusu gazetecilerin, koşullar ne olursa olsun, susmayacağını, susturulamayacağını kanıtladılar.
 
Türkiye’de 2016 çakma darbesini izleyen OHAL terörünün yüzlerce akademisyen, gazeteci ve sanatçı üzerinde baskıyı yoğunlaştırmaya başladığı günlerdeydi… Mücadeleyi yurt dışında sürdürme kararlılığındaki Celal Başlangıç, Ragıp Duran, Ahmet Nesin ve Ayşe Yıldırım‘la Brüksel’de buluştuğumuz günü unutmuyorum. Bizleri ağırlayan Güneş Atölyeleri’ndeki çalışma arkadaşlarımızIuccia Saponara, Davut Kakız ve Joz Smeets, İnci ve benim gibi mücadeleyi sürgünde devam ettirme kararı vermiş dört gazeteciyle bir araya gelmekten dolayı son derece duygulanmışlardı. Kırk yıla yakındır Türkiye’den gelen Asuri, Ermeni, Kürt ve Türk siyasal göçmenlere atölyelerimizde sosyal, eğitsel ve kültürel hizmet veren İtalyan, Asuri ve Belçikalı üç dostumuz için Türkiye’deki son gelişmeleri, bizim verdiğimiz haber ve yorumlar dışında, onu bizzat yaşamış olanlardan öğrenmek büyük önem taşıyordu.
 
Onlar, sürgünde onyıllardır birlikte mücadele verdiğimiz gazeteci dostlarımız Koray Düzgören veArmağan Kargılı‘nın da yer aldığı bir ekip oluşturarak bir zoru başardılar ve büyük maddi zorlukların da üstesinden gelerek Artı Gerçek‘i 2017 Şubat’ında yayına soktular. 
 
Celal Başlangıç ilk sayıda yayınlanan yazısında “Türkiye’nin gerçekle olan ilişkisi AKP iktidarı tarafından her geçen gün daha da fazla koparılıyor. Gerçekleri dile getiren yayın organları birer birer kapatılıyor. Hâlâ yayın yapabilenler ağır para ve hapis cezalarıyla terbiye edilmek, diz çöktürülmek isteniyor. İşte bu tablo karşısında sansürsüz ve otosansürsüz bir yayıncılığı hedefledik. İstedik ki, bir an önce Türkiye’nin demokrasisini, barışını, özgürlüklerini savunanlara bu ülkede yıllarca gazetecilik yapmış olan insanlar olarak karınca kararınca bir katkı sunalım. Özgür bir medya, demokratik bir Türkiye için hepimizin yolu açık olsun” diyordu.
 
Bir ay sonra da görsel yayıncılıkta büyük bir atılım olan Artı TV yayına girdi.
 
Geriye baktığımda, 50 yılı sürgünde geçen 69 yıllık gazetecilik yaşamımın son dört yılında Artı Gerçekmüstesna bir yer tutuyor.
 
Türkiye’de sosyalist mücadelemizi 1964-66 yıllarında Akşam gazetesi, 1967-71 yıllarında da Ant dergisi ve yayınlarıyla sürdürmüştük.
 
12 Mart 1971 darbesinden sonra sürgünde tamamen kendi girişimimiz olan İnfo-Türk‘ün çeşitli dillerdeki haber bültenleri, kitap ve broşürleri dışında, gerek Türkiye’de, gerekse yurt dışında çok sayıda gazete, dergi veya ajansa yazılarımla katkıda bulunmaya çalıştım. Türkiyeli göçmenlere hitap eden çeşitli dernek ve sendika yayınlarının gerçekleştirilmesinin yanısıra, Türkiye’de yayınlanan Yürüyüş, Yurt ve Dünya, Yazın dergileriyle Özgür Bakış ve Yeni Gündem gazetelerinde, yurt dışında yayınlanan Tek Cephe, Demokrat Türkiye ve Barış/Aşıti gazetelerinde görüşlerimi dile getirdim.
 
Artı Gerçek en uzun süreli ve kalıcı olanı…
 
Sürgünümüzün bundan sonraki döneminde de, ömrümüz ve sağlığımız izin verirse, İnci’yle birlikte İnfo-Türk‘ü ilk günündeki mücadeleci içeriğiyle sürdürürken Artı Gerçek‘te sizlerle birlikte olmaya devam edeceğiz.
 
Yurdumuzdan uzak 50 yılı tamamlarken ikimizin de dileği, devlet terörüyle, provokasyonlarla, takıyyelerle varlığını sürmeye çalışan islamo-faşist rejimin çöküşünü ve de, yaşımız nedeniyle bizim için mümkün olmasa da, o rejimin sürgüne zorladığı Artı Gerçek‘teki meslektaşlarımızın çalışmalarını Türkiye toprağında özgürce sürdürebildiklerini görebilmek.
 
Hem de Artı Gerçek olarak…

20 kez okundu.

Medya TV`de SÜRGÜN Tarihi ve Sorunları Tartışıldı

 

surgunler

17 Ocak 2021 pazar günü Medya Haber TV’de gazeteci-yazar Koray Düzgören‘in hazırlayıp sunduğu, Sürgünler Meclis Eş Sözcüsü Yazar Metin Ayçiçek,  Sürgünler Meclisi üyesi Dr. Banu Büyükavcı ve sürgünde 50’inci yılına giren gazeteci- yazar Doğan Özgüden’in konuşmacı olarak katıldığı programda Osmanlı’nın son süreçlerinden günümüze TC devletince çeşitli milliyetlerden halklara, muhaliflere, düşünürlere, aydınlara karşı aralıksız sürdürülen baskı, katliam, soykırım, işkence ve sürgünlerin, göçe zorlamaların tarihsel süreci ve günümüzde Avrupaya göç etmek zorunda kalmış sürgünlerin sorunları değerlendirildi.

ASM eş sözcüsü ve üyelerinin konuşmacı olarak yer aldığı, 1 saat süren Medya Haber TV yayını yayın geniş kesimlerce ilgiyle izlendi.

 

http://www.medyahaber.info/halklarin-tarihi-17-01-2021/?fbclid=IwAR30XfYFTjwL-q6ba5zRGV6ETJpi3TsZSwzXlUV27NQT4_t8O0LAgc_8FFw

32 kez okundu.

11 Mayıs: 49 yıllık sürgünün başladığı gün – Doğan Özgüden

images-2

11 Mayıs: 49 yıllık sürgünün başladığı gün

Doğan Özgüden

12 Mart 1971 darbesinden bir buçuk ay sonraydı… İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 1 Mayıs 1971 tarihli bildirisinde, Türk Ceza Kanunu’nun 142, 311, 312, 156 ve 159. maddelerini ısrarla ihlal eden Ant Dergisi‘nin süresiz olarak kapatıldığı, o güne kadar yüzlerce yıllık hapis cezası talebiyle açılmış dâvalara ek olarak İnci’yle benim hakkımda yeni kovuşturmalar başlatıldığı duyurulmuştu.

Hemen ardından yine sıkıyönetim tarafından “Teslim ol!” çağrıları yapılmış, kaçaklar için “vur” emri verilmiş, hem Cağaloğlu’ndaki Ant‘ın yönetim yeri hem de Kazancı Yokuşu’ndaki evimiz basılmıştı.

Yazı kurulu üyeleriyle yaptığımız gizli görüşmelerde sıkıyönetime teslim olmaktansa mücadeleyi yurt dışında sürdürmemiz ve Avrupa kamuoyunda Cunta’ya karşı kampanyalara katkıda bulunmamız kararlaştırılmıştı.

İnci benden önce Ankara’ya geçmişti… Babası Burhan Bey hemen güneydeki tanıdıklarıyla temasa geçerek bizi para karşılığı Suriye sınırından geçirecek birini bulmuştu. Ertesi gün telefon ederek Kilis’te kendisine nasıl ulaşabileceğimizi bildirecekti.

9 Mayıs’ta bizim miadı dolmuş eski pasaportları ve önemli kişisel belgeleri Ankara’ya gönderdim, ardından Ant yazı kurulundan Faruk Pekin’le son kez buluşup ayrıntıları görüştükten sonra vedalaşarak otobüsle Ankara’ya hareket ettim.

Ankara’da biraz ailevi sohbetten sonra tam güney sınırından geçiş projesinin ayrıntılarını görüşecektik ki, radyo güney sını­rından Suriye’ye geçmeye çalışan üç Dev-Genç’linin yakalandığı haberini verdi.

Bir daha durum değerlendirmesi yaptık. Bizi geçirecek adam son dakikada ihbar edebilir, arkadan vurulabilirdik. Zaten ertesi sabah adam da söz verdiği halde telefon etmedi. Belki de sınırdaki tutuklama haberini duyduktan sonra, bu işe girişmeyi o da göze alamamıştı.

Geriye tek çare kalıyordu. Sahte bir pasaport bularak Marmaris üzerinden deniz yoluyla Yunanistan’a geçmek ya da Ankara’dan direkt uçuş yapan bir yabancı uçakla Avrupa’ya uçmak…

İnci’nin annesi Hacer Hanım, “Bizim pasaportu bir deneseniz,” dedi.

Mehmet Burhanettin Tuğsavul ve Hacer Tuğsavul adına çıkartılmış ve henüz miadı dolmamış bir aile pasaportu karşımızdaydı. Yapılacak tek şey fotoğraflarının değiştirilmesiydi. Benim eski pasaportumda bıyıksız dönemime ait bir fotoğraf vardı. Eski pasaportlarımızdaki fotoğrafların soğuk damgası Tuğsavul’ların aile pasaportundaki fotoğrafların soğuk damgasını aşağı yukarı tutuyordu.

Üzerinde tahrifat yapmadan bu pasaportla önceden turist dövizi alınması gerekiyordu. Ne ki aksiliklerin sonu bir türlü gelmiyordu. Bir yakınımız İnci’nin anne ve babası için döviz almak üzere Merkez Bankası’na gittiğinde Deutchmark’ın revalue edilmesi nedeniyle o gün döviz satışlarının durdurulduğunu, bu yüzden döviz satamayacaklarını söylemişler.

Ama yakınımız ergeç bir kodamanın yurtdışı seyahati için döviz almaya geleceğinden emin olduğundan bekleme salonunda pusuya yatmış. Çok geçmeden bir kodamana döviz verildiğini görür görmez yeniden gişeye dayanıp pasaportları memurun önüne uzatmış. Adamcağız da gık çıkarmadan Tuğsavul’lar için turist dövizini satmış.

Döviz işi garantilendikten sonra pasaporttaki fotoğrafları değiştirdik, bir de ileride başları derde girmesin diye Tuğsavul soyadlarını, son üç harfini silerek, Tuğsan yaptık, doğum yıllarını da bizim yaşımıza uygun olması için küçülttük.

Meslek hanemde de Türkçe “uzman yardımcısı”, Fransızca “sous-specialiste” yazıyordu. Yurtdışına çık­ma­mıza bir engel kalmamıştı.

Ne ki Türkiye’deki bu son günümüzde benim halletmem gereken birkaç hayati formalite daha vardı. Öncelikle Ankara’daki bir noterden Ant Yayınları‘nın sahibi olarak avukatım Müşür Kaya Canpolat‘a yayınevinin tüm işlemlerini tek başına yapabilmesini sağlayacak bir vekaletname çıkartmam gerekiyordu.

Gittiğim noter Ticaret Odası kimlik kartını görünce derhal vekaletnameyi hazırlayarak bana imzalattı. Noter ücretini öderken, “Beyefendi, ben bu Ant Yayınları‘nın adını galiba daha önce de duydum. Ne yayınlıyorsunuz?” diye sordu.

“Romanlar ve şiir kitapları yayınlıyoruz. Şimdi yeni projelerimiz var. Resimli romanlar ve ders kitapları da yayınlayacağız. Bu formaliteleri yürütmek için avukatımı tevkil ediyorum” dedim.

Biz Türkiye’den ayrıldıktan sonra Müşür’e ulaştırılmak üzere ayrıntılı bir mektup yazarak bundan böyle Ant Yayınları‘nda kimin ne yapacağını belirttim.

İki haftadır sürekli kaçgöç yaşadığımızdan kılık kıyafetimiz dökülüyordu. Bir galeriye uğrayarak kendim ve İnci için giyecek birşeyler aldım. Ömrümde hiç şapka giyme­diğim halde görünüşümün daha inandırıcı olması için bir yakınımız geç vakit gidip göz kararıyla bana bir fötr şapka aldı.

O akşam ailece son kez birlikte yemek yedik. Uçağımız ertesi sabah erken saatlerde kalkacağı için yol hazırlığımızı akşamdan yaptık. Bana alınan fötr şapka başıma büyük geldiğinden iç çeperini astarının arasına kağıt tıkıştırarak daralttık. İnci’ye de kimsenin tanıyamayacağı ve şüphelenemeyeceği şekilde bir makyaj yapıldı.

Artık yaşamımızda yeni bir döneme hazırdık. Radyolar son sıkıyönetim bildirilerini, arama kararlarını ve tutuklama haberlerini veriyordu.

Erkenden yattık. Ama uyumak ne mümkün. Sahte pasaportla kontroldan geçerken yakalanırsak cunta itaatli medyada kopartılacak gürültü, bunun ailelerimiz ve yakınlarımız üzerindeki yıkıcı etkileri kafamıza takılıyor, uzun süre uyumamıza engel oluyordu.

11 Mayıs sabahı saat 6’da ikimiz de uykumuzu alamamanın sersemliği içinde kalktık. Herkesle vedalaştık. Bir taksi çağırarak saat 7’de Lufthansa otobüsünün yolcuları alacağı Bulvar Palas’a yöneldik. Ankara yağmur altındaydı. Lufthansa otobüsü hareket ederken bir köşeden bizi endişeyle izleyen İnci’nin babasını farkettik. Adamcağız iki haftada âdeta çökmüştü. İnci’nin gözleri doldu.

Hava alanına kadar bir iki sıkıyönetim kontrolünden geçtik. Alanda fazla oyalanmadan önce bilet ve bagaj kontrolüne gittik. Zaten fazla bir bagajımız da yoktu. Güvenlik açısından yanımıza sahte pasaport dışında herhangi bir belge almamıştık. Avrupa’da temas kurabileceğimiz birkaç adresi iyice belleğimize kazıdıktan sonra, Avrupa’ya sorunsuz ulaşabilirsek oradan bildireceğimiz bir adrese daha sonra iletilmek üzere tüm adres listelerini, telefon numaralarını yakınlarımıza emanet etmiştik.

Birkaç gazete ve dergi aldıktan sonra pasaport kontrolüne yöneldik. Tam da kontrolü yapacak polise yaklaşıyorduk ki, İnci durakladı, endişe içinde:

– Bunu ben Ankara’da muhabirlik yaptığım dönemden tanıyorum, dedi. Ya o da beni tanırsa, hatırlarsa…

– Deli misin, başka bir isimle ve de bu makyaj ve giyimle seni ben bile tanımazdım.

Polis pasaportlarımızı kontrol etti. Kuşkulanmasına ve herhangi bir sorgu suale girmesine meydan vermemek için yukarıdan alıp kalantor bir işadamı tonlamasıyla sordum:

– Memur bey, bu uçaklar da hep gecikmeli kalkıyor. Geçenlerde bakan beye de şikayet etmişim. Bugün gecikme falan var mı?

Polis gecikmelerden sanki kendisi sorumluymuş gibi ezik bir sesle,

– Hayır beyefendi, bugün tüm seferlerimiz normal, dedi. Çıkış damgalarını vurdu, pasaportlarımızı verirken de hayırlı yolculuklar diledi.

Nihayet bekleme salonundaydık. Şans eseri uçak bekleyenler arasında tanıdık kimse yoktu. Sadece sıladan dönmekte olan göçmen işçilerle yabancı turistler…

Adet üzere free-shop’tan Avrupa’da buluşacağımız dostlarımız için çam sakızı çoban armağanı birkaç şey satın aldık. Bir de stresli son iki haftada günlük sigara tüketimini iki paketten üçe çıkarmış olan İnci için sigara yedekledik.

Nihayet Lufthansa yolcularının uçağa binişi anons edildi. Yerlerimize oturduktan sonra uçak tekerlerinin yerden kesilişine kadar geçen yirmi dakikalık süre Einstein’ın izafiyet teorisine uygun olarak sanki saatlerce sürdü.

Uçak havalandıktan sonra da İnci’yle gözlerimiz pencerelerde… İstanbul’u, Trakya’yı geçiyoruz. Her an bizimle ilgili alarm verilip uçak Türkiye hava sahasında inişe mecbur edilebilir.

Hayır. Kaptan pilot Türkiye’yi terkettiğimizi bildiriyor.

Derin bir nefes alıyoruz. İnci’ye:

– Ne olur, şu makyajlarını temizle, kendin ol, diyorum.

Ben de kafama zor uydurduğum fötr şapkayı bir daha almamak üzere yukarıdaki bagaj raflarının en diplerinde bir yere fırlatıyorum.

Ben son kez Türkiye gazetelerini tararken İnci çantasından çıkarttığı bir boş deftere ezbere bildiği ya da son birkaç günde ezberleyebildiği tüm adresleri ve telefon numaralarını işlemeğe başlıyor.

Alman uçağı bir bulut denizinin üzerinden hızla ilerleyerek Mehmet Burhanettin ve Hacer Tuğsan takma adlı iki siyasal göçmeni binbir bilinmezle dolu bir geleceğe sürüklüyor…

Doğduğumuz, yetiştiğimiz, kavga verdiğimiz sevgili ülkemizden kopuyoruz. Günün birinde “vatansızlaştırılacağımızı” hiç düşünmeden… En kısa sürede geri dönüp hiçbir şey olmamış gibi herşeyi kaldığı yerden tekrar başlatmak umuduyla…

Münih’te uçaktan indikten sonra bir gece treniyle Brüksel’e gidiyor, oradan da sabahın erken saatlerinde Anvers’e geçip bir nakliyat şirketinde çalışan Ant yazarı ve yakın dostumuz Mekin Gönenç‘le buluşuyoruz… Hemen de cunta aleyhine yabancı dillerde ilk belgeleri yayınlamaya başlıyoruz.

Anvers’te 13 Mayıs sabahı yeni bir sürpriz… Hürriyet ve Milliyetgazetelerinin Avrupa baskılarının manşetinde Türkiye Komünist Partisi‘ni ülke içinde örgütleme teşebbüsünde bulundukları için 10 kişi hakkında kovuşturma açıldığı, Şadi Alkılıç, Çetin Özek ve Nihat Sargın‘ın tutuklandığı, Doğan Özgüden, Harun Karadeniz, Masis Kürkçügil, Süleyman Balkan ve TKP Genel Sekreteri Zeki Baştımar‘ın arandığı duyuruluyor.

Üç gün sonra da, 16 Mayıs 1971 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Metin Toker‘in “Solda ve sağda vuruşanlar” başlıklı bir yazı dizisinde aşırı sol örgütlerin ve kişilerin listesi veriliyor, Ant Dergisi ve Doğan Özgüden isimlerinin karşısında “Bilhassa Kürtçü”vurgulaması yapılıyor.

Belçika’da ilk temasları gerçekleştirdikten sonra cunta karşıtı kampanyayı güçlendirmek için sahte pasaportumuzla illegal olarak diğer ülkelere geçip Ant Dergisi yazarlarıyla görüşmemiz gerekiyor. İlk olarak Fransa’ya geçerek sevgili dostlarımız Güneş ve Barbro Karabuda ile buluşuyoruz.

Tam da Paris’e gittiğimiz günlerde Le Monde Gazetesi‘nde Türkiye’de kitlesel tutuklamalar başladığı haberi veriliyor… 2 Haziran 1971 tarihli sayısında Le Monde, Ant Dergisi‘nin 25 yöneticisi ve yazarı hakkında toplam 800 yıla kadar hapis talebiyle 126 dava açıldığını, dergi yöneticisi Doğan Özgüden‘in dergiye ilişkin davaları dışında sıkıyönetim tarafından devrimci örgüt kurmaktan dolayı idam talebiyle yargılanacağını, İnci Özgüdenhakkında açılmış 14 davada 112 yıl hapis cezası istendiğini belirttikten sonra ikimizin de firarda olduğumuzu haber veriyor.

Bu haberler yarım yüzyıla yakın sürecek sürgünde mücadelemize yeni bir kararlılık ve ivme kazandırıyor…

Fransa’nın ardından iki yıl süreyle İsveç, Almanya, Hollanda, Norveç, Danimarka, İtalya, İsviçre ve İngiltere’de de konaklıyarak Demokratik Direniş adına mücadele yürüttükten sonra 1974 yılında Brüksel’e yerleşiyoruz… Mücadelemiz o yıldan beri İnfo-Türk veGüneş Atölyeleri ile sürüyor…

________________________

Sürgün öncesi ve sürgün yıllarıyla ilgili ayrıntılı bilgiler:
Doğan Özgüden, “Vatansız” Gazeteci, Cilt I-II, Belge Yayınları, 2010-2011, İstanbul

Screen Shot 2020-05-10 at 16.54.32

95 kez okundu.

Almanya’da ‘Sürgünler Sempozyumu’ gerçekleşti

surgunler-0579694561_204529077236221_3148663086160805888_o

Avrupa Sürgünler Meclisi (ASM) tarafından Almanya’nın Nürnberg kentinde düzenlenen Sürgünler Sempozyumu’na yoğun ilgi gösterildi.

2012 yılında Almanya’nın Köln kentinde geniş bir katılımla kurulan Avrupa Sürgünler Meclisi (ASM) tarafindan düzenlen Sürgünler Sempozyumu, Teslim Töre ve İbrahim Çetinkaya şahsında sürgünde yitirilenler ile Aralık ayında Maraş, Roboski ve Hapishanelerde katledilenlerin anısına saygı duruşuyla başladı.

ASM eş sözcüsü Mahmut Özkan‘ın açılış konuşması ardından, 2012 yılından bu yana sürdürülen Sürgün çalışmalarından görüntülerin yer aldığı bir Sinevizyon gösterildi.

1971 yılından beri Belçika’da sürgünde yaşayan ve belgesel özelliğini taşıyan bir kitap olarak değerlendirilen ‘Vatansız Gazeteci’nin yazarı Doğan Özgüden ve KHK’ler ile üniversiteden atılan ve çalışmalarına Almanya’da devam eden ‘Barış Akademisyenleri’nden Latife Akyüz katıldı.

Sürgünler Sempozyumu”nda; Avrupa’da Sürgünlük tarihi ve TC tarihinde soykırım, katliam ve Sürgüne zorlanmış halklar tarihi yanında, günümüzde AKP iktidarı döneminde KHK süreci ve yurtdışına sürgün ve göç konuları konuşuldu.

Programda konuşmacı olarak ismi yazılı olan yazar, yayıncı, çevirmen, ve insan haklari aktivisti Ragıp Zarakolu ise sağlık sorunlarından kaynaklı Sürgünler Sempozyumu’na katılamayarak bir dayanışma mesajı yolladı.

Sunumlar ardından dinleyicilerden gelen sorulara cevaplar verildi. 

ASM eş sözcülerinden yazar Metin Ayçiçek‘in kapanış konuşmasıyla Sürgünler Sempozyumu sonlandırıldı.

Etkinlik dinleyiciler tarafından ilgiyle izlendi.

asm_3Screenshot_20191214-155653_Chrome

 

 

100 kez okundu.