Tag: Doğan Özgüden

Nazım’ın anısına çullanan akbabalar… / Doğan Özgüden

artigercek

Nazım’ın anısına çullanan akbabalar…

 

Büyük ozanımızın adını ve şiirlerini kendi propagandası için istismar eden Tayyip’in gerçek yüzü Akpınar, Gezen, Çakır ve Aziz’e saldırılarında tüm çirkinliğiyle ortaya çıkmaktadır

 Beş gün sonra, 15 Ocak, sürgünden sonsuzluğa uğradığımız büyük ozanımız Nazım Hikmet’in 117. doğum günü… Her seneki gibi o günü de kendi şiirlerini İnci’yle birlikte kendi sesinden dinleyerek anacağız.

Ben yanmasam, 
sen yanmasan,
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…

Hiç unutmuyorum… Bu şiiri kendi sesinden ilk kez 1965 senesinde, Ankara’nın Çankaya sırtlarında kent ışıklarını yukarıdan seyrederken dinlemiştim… Günler, yönetmeni olduğum Akşam’ın ve TİP’in Demirel iktidarının ağır baskılarına uğradığı günlerdi. Bizim yazarlardan Çetin Altan TİP listesinden milletvekili olup Ankara’ya yerleşmişti… Yoğunlaşan baskılara karşı ne yapabileceğimizi görüşmek için onun evinde buluşmuştuk.

Nazım’ın sürgündeyken Peşte radyosunda kendi sesinden kaydedilen şiirlerinden birkaçı 45’lik plak halinde ona da ulaşmıştı. Karabasanı yırtmak için o akşam kavga ve umut dolu şiiri Çetin’le birlikte defalarca dinlemiştik.

Aslında Nazım’ı ve şiirlerini tanımam 40’lı yıllara dayanır… Anadolu bozkırındaki ara istasyonlarda görevli demiryolcu babamın en sevdiği ve şiirlerini sık sık yüksek sesle okuduğu şairlerdendi Nazım Hikmet…

İstasyondan geçen marşandiz katarlarının raylardan yükselen krerşendo ve dekreşendolarıyla Nazım’ın ünlü Bahri Hazer şiirindeki in-çık’lı mısralar arasındaki benzerlik o çocuk yaşımda beni adeta büyülemişti… Dinleye dinleye belleğime kazınmış olan mısraları katar uzaklaşıp gittikten sonra hançeremi yırtarcasına tekrarlayarak istasyonun sağır ıssızlığına meydan okurdum.

 

Devrilen
bir atın
sırtından inip
şahlanan
bir ata
biniyor kayık!

Çıkıyor kayık
iniyor kayık
çıkıyor ka…
iniyor ka…
Çık…

in…
çık…

Şairin hapiste olduğu söylenmişti, ama nedenini bilmiyordum. Babam onun tek parti yönetiminin bir komplosu sonucu zındanda çile çektiğini de mutlaka biliyordu, ama savaş ve tek parti yönetiminin terör ortamında böyle şeyler uluorta konuşulmazdı. Ta ki Ankara’ya göçüp de ben Atatürk Lisesi’nde okumaya başlayınca kadar… Çok partili rejime geçiş günleri… Nazım Hikmet’e özgürlük kampanyası açılmıştı… Artık biliyordum ki o muhteşem mısraların şairi komünist olduğu için zındandadır…

Nazım Hikmet’in 1950’de çıkartılan genel af yasası sayesinde özgürlüğe kavuşmuş olması ona hayran biz baba oğul için de büyük sevinç kaynağıydı. Ama bu kıvanç uzun  sürmeyecekti. Karşılaştığı baskılar, tehditler karşısında Nazım Hikmet de ertesi yıl siyasal sürgünler kafilesine katılmak zorunda kalacak, bu kez de tüm partiler ve medya  tarafından vatan haini ilan edilecekti.

Nazım acısı Türkiye’de yönettiğim gazete, dergi ve yayınevlerine hep vurdu damgasını… Kaç şiirini paylaştım, üstüne kaç yazı yazdım, kaç makale, kaç kitap yayınladım…

Ant Dergisi’nde 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi üzerine yazdığım başyazı, Nazım Hikmet’in ünlü mısralarıyla başlıyordu:

 

Türkiye işçi sınıfına selam!

Selam yaratana!

Tohumların tohumuna,

Serpilip gelişene selam!

Sonra bizleri de ülkemizden kopartan 12 Mart 1971 darbesi… Sürgün yaşamımızda Nazım Hikmet’in kavgası, umut dolu şiirleri İnci’yle bana hep ışık tuttu… Paris’te sıcak dostluk kurduğumuz ikinci eşi Münevver Hanım ve oğlu Mehmet’in izniyle Nazım Hikmet’in Peşte radyosunda kendi sesinden  kaydedilmiş tüm şiirlerini ve de uluslararası sanatçıların Nazım’dan esinlenen eserlerini iki kaset halinde yayınladık.

1976 sonbaharında Sovyetler Birliği’ne gittiğimizde de dostu Ekber Babayev’le beraber Nazım’ın Moskova’daki anıt-mezarını, ardından üçüncü eşi Vera’nın bir müze gibi koruduğu evini ziyaret sürgün yaşamımıza damga vuran en önemli olaylardandı.

Moskova’dan döndükten sonra da Brüksel’de sosyalist sendikalar federasyonu FGTB ve Türkiyeli İşçiler Kültür Merkezi’yle birlikte doğumunun 75. yıldönümünde Belçika’nın ünlü sanatçıları ve sol şahsiyetlerinin katıldığı bir anma gecesi düzenledik, bir de Fransızca kitap yayınladık.

90’lı yıllarda Nazım Hikmet üzerine karartma giderek yırtılmaya başlamıştı. Türkiye’de ve yurt dışında Nazım’ın eserleri ve Nazım üzerine çeşitli araştırmalar ve belgeler daha rahatça yayınlanabiliyordu.

2001’de piyanist Fazıl Say’ın besteleyip Genco Erkal ve Sertab Erener’le birlikte Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Devlet Çoksesli Korosu eşliğinde seslendirdiği Nazım Hikmet Oratoryosu 60 yıldır süregelen sansürün çöküşünü simgeliyordu.

Ne ki, saygı duyulacak bu çalışma da, hangi nedenledir bilmem, yine sansür malulüydü. Genco Erkal’ın okuduğu ünlü Akşam Gezintisi şiirinde Ermeni soykırımını anımsatan dizeler resmen atlanmıştı.

Affetmedi bu Ermeni vatandaş

Kürt dağlarında babasının kesilmesini.

Fakat seviyor seni,

Çünkü sen de affetmedin

Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.

Gerek Türkçe gerek yabancı dillerdeki yayınlarımızda bu sansürü şiddetle protesto ettiğimiz halde ne yazık ki Nazım’a bu saygısızlık sol medyada dahi gerektiği gibi eleştirilmedi. Acı olan sansürün bu kez devletten değil, soldan gelmesiydi.

Benzer bir acıyı da, Nazım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı eserinin yurt dışında yapılan ilk baskılarındaki “Komünistim, sevdayım tepeden tırnağa…” cümlesinin TCK’nun 141-142. maddeleri kalktıktan sonra yapılan Türkiye baskılarında bile “Emekçiyim, sevdayım tepeden tırnağa…” şeklinde sansürlenerek yayınlandığını öğrenmem oldu…

Türkeş ve Erdoğan’ın Nazım Hikmet sömürüsü

Bugünkü yazımda esas üzerinde durmak istediğim konu, Nazım Hikmet’e uygulanan sansür kadar vahim olan, büyük komünist ozanımızın belli şiirlerinin azılı anti komünist, ırkçı ve ümmetçi siyaset bezirganları tarafından kendi propagandaları için saygısızca kullanılması…

Bunun ilk örneği 1960’ın NATO güdümlü darbecisi, faşist MHP ve Ülkü Ocakları’nın kurucusu Alparslan Türkeş’in 1993 yılındaki parti kongresinde Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan dizeler okumasıydı.

Bunu, Nazım Hikmet’e saygısından, onun düşüncelerini bir nebze olsun paylaştığından değil, Kürt muhalefetini yoketmeye sağın tek başına gücü yetmediği için, Türk solunun bir kesimini de yedeğe alma hesabıyla yapmıştır.

Nedenini daha sonra medyaya verdiği demeçte açıkça söylemektedir: “Bölücü gruplar Türkiye’nin birliği ve dirliğini tehdit ediyor. Ben Nazım’dan İstiklal Savaşı ile ilgili bu şiiri okuyarak Milli Sol’a mesaj veriyorum, onlarla yakınlaşmaya çalışıyorum. Bu şiir Milli Sol’a uzattığımız bir zeytin dalıdır. Milli olan bütün değerleri benimsiyoruz. Nazım’dan şiir okumanın temel sebebi budur.”

Ya Recep Tayyip Erdoğan? O da, son yıllarda Kürt ulusal direnişine, sol harekete, laikliğe ve bilcümle demokrasi güçlerine karşı her türlü baskı ve komployu kullanarak topyekun imha harekatı yürütürken, denk düstükçe Nazım Hikmet’in şiirlerini de  beyin yıkama aracı olarak kullanmakta tereddüt etmiyor.

Güneydoğu illerinde Kürt çocukları kendisinin komuta ettiği resmi ve de örtülü  kolluk güçleri tarafından katledilirken Erdoğan geçen 2017’nin 23 Nisan kutlaması sırasında Nazım Hikmet’in Hiroşima katliamı üzerine yazdığı Kız Çocuğu şiirinden dizeler okuma cüretini gösterebilmiştir.

Orada da kalmamış, 2018’in 11 Şubat’ındaki bir AKP toplantısında Nazım Hikmet’in Güneşi İçenlerin Türküsü’nü, 12 Ağustos’ta Trabzon’daki bir toplantıda Davet şiirini, son olarak da 29 Aralık’ta Cem Karaca’nın bestelemiş olduğu Bana İstanbul’u Anlat şiirini okumuştur.

Aynı Erdoğan 19 Aralık’ta Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Kültür Sanat Büyük Ödülleri töreninde bir yandan “Toplumların kutsallarını, inançlarını küçümseyen, hafife alan yahut ideolojik siparişlere göre köreltmeye çalışan kişinin yaptığı işin adı kültür veya sanat değildir” diye tüm sol ve demokrat sanatçılara saldırırken “Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu” sanatçılar listesinde milliyetçi ve dindar şair ve yazarların arasında Nazım Hikmet’in de adını zikrederek büyük şairimizin adını bir kez daha istismar etmiştir.

Nazım’ın adını sömürenin Akpınar, Gezen, Çakır ve Aziz’e ettikleri!

Sözüm ona Nazım Hikmet’e sahip çıkan Tayyip‘in gerçek sanatçılara ne denli saygı duyduğu ise son günlerde Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e karşı kişisel saldırılarıyla, onları adliye kordiorlarına sürükletmesiyle ayan beyan ortadadır.

Hele tesettürlü bir grubun saldırısına tepki gösteren sanatçı Deniz Çakır’ı doğrudan hedef alan, kendisini sanatçıya saygılı olmaya ve Mozart dinlemeye çağıran Rutkay Aziz’e de “Cumhurbaşkanını Mozart dinlemeye zorlamak faşistliğin dik âlâsıdır” diye saldıran bir despotun Nazım Hikmet’in adını ağzına almaya hakkı var mıdır?

Evet, Alparslan Türkeş, Recep Tayyip Erdoğan ve benzerleri kendi faşizan tutumlarını kamufle etmek için Nazım Hikmet’in anısına çullanan akbabalardır.

Tüm bu iğrençlikleri medyadan izlerken sadece Moskova’da yatan Nazım Hikmet’i değil, Paris’teki Père Lachaise’de yatan Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı düşünüyorum. Külleri hem Atlantik Okyanusu’nun hem de Boğaz’ın sularına savrulan uluslararası ün sahibi bilim adamımız Fahrettin Petek’i düşünüyorum.

Özellikle Nazım Hikmet için onyıllardır dillerden düşürülmeyen Türkiye toprağında «bir çınar ağacının gölgesi» yakınmalarını…

Yüzsüzlükte tavan yapanlar yarın Putin’le anlaşıp Nazım Hikmet’i, Macron’la anlaşıp Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı da Türkiye’ye getirmeye, bunu kendi faşizan uygulamalarını kamufle etmek için kullanmaya kalkabilirler.

Tıpkı bugün Nazım Hikmet’in şiirlerini alabildiğine kullandıkları gibi…

Kuşkusuz sürgünde yaşama veda eden herkesin ve de yakınlarının son dinlenme yeri konusundaki tercihlerine sonuna kadar saygı gösterilmelidir.

Ne ki, Nazım sürgünde can vereli yarım yüzyıldan fazla geçti… Türkiye, sosyal demokrat iktidarlar döneminde dahi bu en büyük ozanının son arzusunu yerine getirmeyi göze alamadı.

Üç yıl önce Avrupa Sürgünler Meclisi sayfasında yayınlanan röportajımda dediğim gibi, artık çok geç…

Bence onlar, büyük insanlığın vatandaşları olarak hep toprağa verildikleri yerde kalmaya devam etmelidir…

Moskova’da 1917 devrimini yaratanlarla, Paris’te 1871 komünarlarıyla aynı toprağı paylaşıyor olmak sadece onlar için değil, onların kavgasını yaşatanlar için de bir onur sorunudur.

Bitirirken sürgünde can veren büyük ozanımızın Benerci destanının bitiminde söylediklerini anımsıyorum:

Çan çalmıyoruz. 


Çan çalmıyoruz. 

Yok salâ veren!

Giden o

biten bir şarkı değildir…

O

büyük bir ışık gibi döğüştü.

Kasketli 
bir güneş

halinde düştü.

Evet, ne cenaze töreni, ne mezar taşı…

Yeter ki bu insanların yaşamlarının en üretken, en verimli yıllarını çok sevdikleri ülkelerinin ve halklarının esenliği için başka coğrafyalarda mücadeleye harcadıkları unutulmasın…

Ve de arkadan gelen kuşaklar artık sürgün acısı tatmasın…

Doğan Özgüden

 10 Ocak 2019

37 kez okundu.

Tüm iktidarların tükenmez sürgün düşmanlığı…- Doğan Özgüden

safe_image-php

Tüm iktidarların tükenmez sürgün düşmanlığı…

66 yıl önce İleri Jön Türkler Birliği’ni oluşturan sürgünlere ve Türkiye’deki bağlantılarına dönemin Amerikancı DP iktidarı nasıl alçakça saldırmıştı?

Ankara Devlet Opera ve Balesi binasının gençlik yıllarımda ayrı bir yeri var. 1948’de hizmete giren bu opera binasıyla önce Atatürk Lisesi orta kısım öğrencisiyken tanışmıştım. Ticaret Lisesi’nde okurken de sık sık önünden geçerdim… Binadan dışarıya yansıyan aryalar, başkentin yoksul mahallelerinde yaşayan bizler için, radyoda duymaya alışkın olduğumuz folklorik ya da klasik Türk müziğine ne denli yabancı olursa olsun, o yaşlarda bizleri büyülemeye başlamıştı.

1957 yılında Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subay eğitimi görürken, üniformayla da olsa, fırsat buldukça mutlaka bu kültür mabedine gider, opera ya da tiyatro izlerdik. Unutamadığım operalardan biri Nevit Kodallı’nın bestelediği Van Gogh Operası’ydı. Bir de “Kızıl Keman” diye ünlü Sovyet viyolonisti David Oistrakh’ın müstesna resitali.,,

Bizim 45. dönemde ünlü ses sanatçısı Zeki Müren yedek subay eğitimini Piyade Okulu’nda görürken Devlet Operası’nın ünlü tenorlarından Özcan Sevgen de Muhabere Okulu’nda bizimleydi. Mamak’taki altı ay süren tertip arkadaşlığımızda kendisinden hem birçok arya dinlemiş, hem de opera üzerine çok şey öğrenmiştik.

Sohbetlerimizde öğrendiğim sarsıcı gerçeklerden biri de basbariton sesiyle genç devlet operasının en seçkin sanatçıları arasında yer alan Ruhi Su’nun Türkiye Komünist Partisi davasında mahkum edilerek yıllardır zındanda yatmakta olduğuydu.

Terhis olup İzmir’de zamanımın tamamını gazeteciliğe ve sendikacılığa verdiğim günlerde, TKP mahkumları da yıllarca hapis yattıktan sonra ardarda tahliye olmaya başlamışlardı. Kendileriyle tanışmak ve dostluk kurmak, deneylerinden ve düşüncelerinden yararlanmak, 1962’de Türkiye İşçi Partisi’nin örgütlenmesinde sorumluluk üstlenmeye varacak mücadeleli yaşamımda yeni bir ufuk açıyordu.

Basbariton Ruhi Su da özgürdü, ama artık Devlet Operası’nda değildi. Kendisini tamamen folklor araştırmalarına ve halk türkülerini değerlendirmeye vermişti. 1960’da İstanbul Radyosu’nda ‘Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor’ anonsuyla sunulan programlarından birinde söylediği “Serdari halimiz böyle n’olacak? Kısa çöp uzundan hakkın alacak” türküsü yüzünden komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle radyodaki işine derhal son verilmişti.

Kendisiyle o dönem İzmir’de bir dost çevresinde verdiği konser sırasında tanışmıştım. Ama tanışıklığın dostluğa dönüşmesi Akşam Gazetesi genel yayın yönetmeni olduğum günlere rastlıyor.

Geçen haftaki yazımda ayrıntılı anlattığım gibi 1968 direnişinde gençleri sürekli destekliyordu. Vedat Demircioğlu’nun İstanbul Teknik Üniversitesi’nde katledilmesi üzerine Demircioğlu marşını bestelemiş, sözlerini Ant dergisinde yayınladığımız marşın söylenişini de bizim Kazancı Yokuşu’ndaki apartmanımızda bir araya geldiği devrimci gençlere bizzat öğretmişti.

Paris’teki sürgün örgütlenmesi ve Türkiye bağlantısı

Bu hafta 50’li yıllar üzerine belge taraması yaparken Ruhi Su’nun da adının geçtiği bir haberle karşılaştım. Cumhuriyet Gazetesi’nin 10 Aralık 1952 tarihli sayısının manşetinde “Fransa’daki ‘İleri Jön Türkler’ Cemiyeti’nin esrarı çözüldü” başlıklı bir haber, üzerinde o dönem sürgünde bulunan seçkin sol aydınlarımızdan Doğan Aksoy, Sabiha Sertel, Yıldız Sertel, Necil Togay ve Gün Togay’ın resimleri yer alıyordu.

Haberin alt başlığında “Bu Moskova uşağı vatan hainlerinden mürekkep cemiyetin Türkiye icra komitesini teşkil eden dört Devlet Tiyatrosu sanatkârı ile bir dekoratör tevkif olundular” deniyor, haberin metninde ise Türkiye İcra Komitesi’ni oluşturdukları iddiasıyla tutuklanan beş sanatçının isimleri veriliyordu: Ruhi Su, Ulvi Uraz, Ajlan Sayılgan, Kemal Bekir Özmanav ve Süheyl Terek.

Cumhuriyet’in haberinde özetle şöyle deniyordu:

“Paris’te faaliyette bulunan ‘İleri Jön Türkler’ cemiyetinin faaliyetlerini tetkik için bir müddet önce Fransa’ya giden Siyasi Emniyet teşkilatına mensup ekip, tahkikatı hakkındaki raporunu ilgili makamlara vermiştir. Bugüne kadar sadece ismi işitilen ve gerek idarecileri, gerekse çalışma şekilleri sarih olarak bilinemeyen İleri Jön Türkler Cemiyeti idare heyetinin beş kişiden müteşekkil bulunduğu anlaşılmıştır.

“Fransız Komünist Partisi’nden direktif alarak çalıştığı kati olarak tesbit edilen bu cemiyetin başkanlığını 1949 senesinde Fransa’ya tahsile giden Doğan Aksoy yapmakta, idare heyeti azalıklarında da eski Tan gazetesi sahibi Zekeriya Sertel’in eşi Sabiha Sertel’le kızı Yıldız Sertel ve gene Fransa’ya tahsile gitmiş bulunan Necil Togay’la karısı Gün Togay bulunmaktadır.

“İleri Jön Türkler faaliyetlerini sistemli bir şekle sokmak için Türkiye’de de kızıl rejime parayla satılabilecek uşak aramaya başlamışlardır. Bu sırada Paris’te bulunan Devlet Tiyatrosu sanatkârlarıyla temas etmişler ve bu sanatkârlar arasından yukarıda tevkif edildiklerini yazdığımız beş kişiyi Fransız Komünist Partisi ileri gelenleriyle görüştürmüşlerdir.

“İleri Jön Türklerin Türkiye’nin diğer vilayetlerinde de kolları olduğu tahmin edilmektedir. Memleketimize gönderdikleri broşürler, Moskova Radyosu’nun Türkçe neşriyatında savrulan hezeyanların aynıdır.

“Son günler zarfında gelen broşürlerde Atlantik Paktı Güney Doğu Komutanlığı merkezinin İzmir’de kurulması tenkid edilmekte ve General Wymann’a ağır hücumlar yapılmaktadır. Gene bu satılmış cemiyet ‘Kunuri savaşının ikinci yıldönümü’ başlıklı broşüründe, Kunuri’nin Türkler için bir zafer değil, hezimet olduğunu söylemek küstahlığında da bulunmuştur.

“İlgili heyetin verdiği raporda, halen Fransa’da olup İleri Jön Türkler Cemiyeti’nde faal ve pasif aza olarak çalışan Türklerin isimleri de açıklanmaktadır.

“Haklarında kanuni takibatta bulunulmak üzere bu şahısların Türkiye’ye iade edilmeleri hususunda alakalı makamlarca Fransa Hükümeti nezdinde teşebbüslere geçildiği sızan haberler arasındadır.”

66 yıl öncesine ait bu haberi okuyunca, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, ister asker, ister sivil, ister İslamcı olsun, yurt dışındaki muhaliflere karşı nefret ve düşmanlığın aynen devam ettiğini fark etmemek mümkün değildi.

12 Mart 1971 darbesinden sonra sürgünde kurduğumuz Demokratik Direniş hareketi mensuplarının Avrupa Konseyi’nde ve İngiliz Parlamentosu’nda “Moskova ajanı” ilan edilmesi, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra sürgünde muhalefet yürütenlerin “Kansızlar” diye vatandaşlıktan çıkartılması, Tayyip’in islamo-faşist rejiminde de başta Kürt direnişçileri olmak üzere yurt dışındaki muhalifler hakkında art arda kırmızı bültenler yayınlanması ve peşlerine ajanlar takılması hep aynı despotik zihniyetin ürünüdür.

50’li yılların başında İleri Jön Türkler’in hem yurt dışında hem de Türkiye’de büyük ses getiren eylemi, Atatürk döneminden beri zındanda çürütülerek yok edilmek istenen büyük ozanımız Nazım Hikmet’in özgürlüğe kavuşması için yürüttüğü kampanyadır.

Çeşitli kaynaklarda verilen bilgilere göre, İleri Jön Türkler Birliği’nin üyeleri arasında, Cumhuriyet’in haberinde belirtilen Doğan Aksoy, Sabiha Sertel, Yıldız Sertel, Necil Togay, Gün Togay, Ruhi Su, Ulvi Uraz, Ajlan Sayılgan, Kemal Bekir Özmanav ve Süheyl Terek’in yanısıra Adil Giray, Turhan Doyran, Mustafa Mahmut Türkmen, Sevim Sertel, Kemal Baştuji, Fahrettin Petek, Cahit Selçuk Güçbilmez. Sevim Tarı (Belli), Arslan Humbaracı, Attila İlhan, Abidin Dino, Muzaffer Özkolçak, Tacettin Karan, Barkev Şemikyan, Avadis Aleksenyan, Vartan İhmalyan, Nerses Durmaz, Kemal Oğuz Orbey, Aslan Humbaracı, Haşmet Akal ve Mihri Belli de bulunmaktaydı.

Nazım’ı kurtarmak için uğraşan bir avuç delikanlı

Bu sürgün örgütünün mücadelesinde yer alanlardan Ruhi Su, Ulvi Uraz, Attila İlhan, Mihri Belli ve Abidin Dino’yu 60’larda Türkiye’de, Fahrettin Petek ve Sevim Belli’yi sürgün yıllarında yurt dışında şahsen tanımak olanağım oldu.

Ruhi Su’yla ilgili anılarımı yukarıda paylaşmıştım.  Attila İlhan’la 50’li yılların ortalarında İzmir’in muhalif medyasında çalışıyorduk. O Demokrat İzmir’de, ben Sabah Postası’nda… Geceleri sayfa bağladıktan sonra ikimiz de Konak İskelesinden son vapura biner, kaptan köşkünde tavşan kanı çaylarımızı yudumlarken keskin muhalif Ekonomi Kaptan’ı Ankara’daki son siyasal gelişmeler hakkında bilgilendirerek sohbet ederdik.

1957 yılının ilk yarısında da Attila İlhan’la Mamak Muhabere Okulu’nda yedek subay öğrencileri olarak birlikteydik. Gerek İzmir’de, gerek Mamak’ta kendisinden birçok Paris anısı dinlemiştim… Kendisinin de içinde yer aldığı İleri Jön Türkler hakkındaki değerlendirmelerini yıllar sonra yazıya döktü:

“Çoğu gençliklerini bozuk para gibi harcamışlardır: yurda dönmeyi göze alabilenler, gümrük kapılarında derdest edilmiş, hemen hepsi Sansaryan Hanı’nın  hücrelerinden geçirilmiştir; dönmeyenlerin neler çektiğini Vartan kısmen anlatıyor: çünkü çoğu, sonradan ‘parti’ ile ters düştüğü için, Fransız gurbetinde akıl almaz acılar, kahredici yoksulluklar çekti; neden sonra, iyi kötü birer hayat kurabildiler… Hepimiz onun (Nazım Hikmet)  ‘dünyaca tanınmış tek Türk şairi’ olmasıyla gururlanıyoruz, övünüyoruz da,  hiç kimse 1950 yılları başında, Nazım Bursa’da yatarken, onu kurtarmak için Paris’te uğraşan bir avuç Türk delikanlısını hatırlamadı… Bugün çoğunun bilinen siyasal örgütlerle ilişkisi olmadığını sandığım o delikanlıları saygıyla, ibretle anmak lazım: kendileri için hiçbir şey istememişlerdi, kendilerine hiçbir şey almadılar!”

Uluslararası ün sahibi bilim insanı Fahrettin Petek, Attila İlhan’ın saygıyla andığı o delikanlıların en önde gelenlerindendi. 50’li yıllardaki savaşkanlığından hiçbir şey kaybetmemiş, 1971 askeri darbesinden sonra yurt dışında cuntaya karşı tüm girişimlere destek vermiş, gerektiğinde militanca çalışmıştı.

1973 yılında Paris’te bizim de redaksiyonuna dahil olduğumuz iki dildeki Turquie-Turkey enformasyon bülteninin yayınlanması onun sayesinde gerçekleşmiş, yazı kurulu toplantıları onun evinde yapılmış, bültenin baskısını ve dağıtımını da bizzat üstlenmişti.

50’li yılların bu büyük sürgün örgütlenmesini gerçekleştirenlerin çoğu artık hayatta değil… Şahsen tanımak şansına sahip olduğum Ulvi Uraz’ı 1974’te, Ruhi Su’yu 1985’te, Abidin Dino’yu 1993’te, Attila İlhan’ı 2005’te, Fahrettin Petek’i 2010’da ve Mihri Belli’yi 2011’de kaybettik.

Onlarca yıl İleri Jön Türkler‘in varlığından ve mücadelelerinden hemen hiç söz edilmedi.

Neyse ki son zamanlarda bu konuda iki ciddi çalışma yayınlanmış bulunuyor.

İlki Şehmus Güzel’in 2009’da Tüstav tarafından yayınlanan “Fahri Petek: Bir Hayat, Üç Can” adlı biyografik eseri.

Diğeri İrşad Sami Yuca’nın Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi’nin Ağustos 2017 tarihli sayısında yayınlanan “Demokrat Parti Döneminde Sivil Bir Muhalif Örgüt Örneği: İleri Jön Türkler Birliği” başlıklı incelemesi.

Ayrıca Sevim Belli’nin 1994’te yayınlanan “Boşuna mı çiğnedik?” adlı anı kitabında da kendisinin aktif üyesi olduğu İleri Jön Türkler Birliği üzerine değerli bilgiler yer alıyor.

Önümüzdeki 27 Nisan’da 94. yaşını kutlayacak olan sayın Sevim Belli’nin sorusu kendi yanıtını da içeriyor… Bittabi, tehlikeli tuzaklarla dolu o yollar boşuna çiğnenmedi.

İleri Jön Türkler Birliği’ni oluşturanların 50’lerdeki onurlu mücadelesi günümüzde islamo-faşist iktidarın alçakça saldırılarına hedef sürgünlerimiz için cesaret verici bir örnek olmaya devam edecek…

Doğan Özgüden

(Artıgerçek, 14 Aralık 2018)

39 kez okundu.