Tag: sürgün

Enver Toksoy`un ‘Beni Tanıdın mı?’ romanı yayımlandı

Geçmişle bugün arasında bir köprü

1983 yılından bu yana Sürgün yaşamında olan Enver Toksoy arkadaşımızın ‘Beni Tanıdın mı?’ romanı yayımlandı.
Enver Toksoy, Türkiyede devlet baskısına mağruz kalmış ve ülkesini terketmek zorunda bırakılmış biri.
Yaşadığı Almanya`da politik faaliyetlere duyarlı olarak, ASM ( Avrupa Sürgünler Meclisi ) nin 2012 kuruluş sürecinde aktif görev alan Kurucular arasında yer almış ve 2 dönem Yürütme Kurulu üyeliği de yapmış bir arkadaşımızdır.
Enver Toksoy’un kaleme aldığı, otobiyografik ögeler barındıran romanı ‘Beni Tanıdın mı?‘ üzerine Prof. Dr. Kemal BOZAY ile yaptığı söyleşi, Sürgün yaşamına ilişkin duygu ve düşünceleri, Birgün gazetesinde yayımlandı.

Bu söyleşiyi paylaşıyor ve Enver Toksoy`un romanı ‘Beni Tanıdın mı?‘ yi okumanızı tavsiye ediyoruz.

*

Geçmişle bugün arasında bir köprü

1978 sonrasını odağına alan Enver Toksoy’un ‘Beni Tanıdın mı?’ adlı romanı Türkiye ve Avrupa arasında mekik dokuyor. Ülkesinden uzakta sürgünde yaşayan Toksoy’un peşini ne yaşadıkları ne geçmişi bırakmış.

Prof. Dr. Kemal BOZAY

Enver Toksoy’un kaleme aldığı, otobiyografik öğeler barındıran romanı ‘Beni Tanıdın mı?‘ Notabene etiketiyle raflarda yerini aldı. Enver Toksoy ile roman ve sürgün yaşamına ilişkin duygu ve düşünceleri üzerine konuştuk.

Kitap üzerine konuşmadan önce, bu kitabın kaleme alınış hikâyesinden bahsedebilir miyiz? ‘Beni Tanıdın mı?‘ ilk romanım. Tarihe ve yoldaşlarıma karşı duyduğum sorumluluktan kaynaklı, geçmişte yaşanıp da kaybolan değerleri savunmak için yazdım bu romanı. İddiam popüler bir roman hazırlamak değildi, tanıklık ettiğim ve yakın geçmişte yaşanan gerçeklere bir de kendi penceremden yanıt aramak ve vermek içindi. Kaybolan bir tarihsel süreci yaşanmışlığıyla belleklerden ve söylemlerden çıkarıp bir belgeye dönüştürmekti amacım. Yaşadıklarımın toplumsal hafızayı beslediği gibi yüzleşmenin gerçekleşmesine de katkıda bulunacak, onu zenginleştirecek bir değer olarak gördüğüm için yazdım. Hem de bedelini fazlasıyla ödemiş bir sürgünün kaleminden. İniş ve çıkışlarıyla kendi biyografimden kesitler sunmaya çalıştım. Kelimelere döktüm anılarımı.

‘Beni Tanıdın mı?’ dolu dolu bir kitap. Kitapta, cezaevleri, sürgün, kaçış, göçmenlik gibi pek çok tema ele alınıyor. Hepsi kendi başına çok yakıcı konular. Bu yoğunlukla kitabın kahramanı arasındaki ilişkiyi açabilir miyiz? Kahramanımız bunlarla nasıl başa çıkıyor? 
İlk etapta burada sürgün tanımını netleştirmekte fayda var. Sürgün insanın yaşadığı toprağından, yurdundan, ailesinden, sevdiklerinden, halkından, dilinden, kültüründen ve sevdalarından zorla kendi iradesi dışında kopartılmasıdır. İstemediği zorunlu bir yaşama adım atmaktır. Bir yok etme, tüketme ve soy kırma hareketidir. Keza egemenlerin egemenliliklerine karşı bir itiraz, karşı duruş ve bir direnişin kanıtıdır. Sürgün olan insan sadece terk ettiği ülkenin değil sığındığı ülkenin de yabancısıdır. Milyonların içerisinde yalnızsın. O yüzden hep yurduna, ailene, dostlarına kavuşma özlemini, duygularını, umudunu daima taze tutarsın. Nereye giderlerse gitsinler bu duygular da arkandan gelir. Anıları, hayalleri ve sevdaları onları hiç bırakmaz. Bunu biraz önce Bertol Brecht örneğinde de dile getirmeye çalıştım. Boşuna dememişler “Her çiçek kendi toprağında güzel kokar.“ Dünya’nın her yerine gidebilmek, doğup büyüdüğü topraklara gidememek acıdır. Ben romanımda bu hisleri kelimelere dökmeye çalıştım.

Brezilyalı çağdaş edebiyatçı Paulo Coelho dökülen kelimelere ilişkin farklı ama haklı bir vurgu yapıyor: “Kelimelerin kötü yanı, kendimizi başkalarına anlatabileceğimiz ve başkalarının söylediklerini anlayabileceğimiz hissini uyandırmalarıdır. Fakat dönüp de kaderimizle yüzleştiğimizde yetmediklerini görürüz.” Elbette yetmeyebilir ama ben karınca kararınca yaşamımda karşılaştığım sevinçlere ve hüzünlere, direnişe ve ihanete, dostluğa ve sevgiye yer vermeye çalıştım. Kurgularım yaşanan hikâyelerden oluşuyor. Sürgün yıllarımda zaman zaman kalemi elime alıp yaşadığım ve gördüğüm olgular üzerine küçük küçük notlar tutmaya başladım. Amacım onları ilk etapta yayınlamak değildi, bu notları daha çok anılarımda silinmeyecek anlar olarak gördüm. Fakat kim bilirdi bu notların bir gün yayınladığım ilk kitabıma ışık tutacağını. Yazdıklarımda samimi ve gördüklerim karşısında yalın olmaya çalıştım. Zorlukların bilincinde olarak. Bu romanı bundan dolayı bugün hâlâ Türkiye’ye dönemeyen bir sürgünün notları olarak da algılayın, okuduğunuzda öyle tanımlamaya çalışın. “Her insanın anlatması gereken bir hikâyesi vardır” derler ya, bu da benim hikâyem. Sadeliği ile yaşanmış bir sürgünün hikâyesi. Romanın kahramanı romanın bütün evrelerinde cezaevi sürecine, kaçış, sürgün ve göçmenlik yıllarına ışık tutmaya çalışıyor. Özellikle cezaevi yıllarında teslimiyete boyun eğmemenin, güzel değerlere ve ideallere sahip çıkmanın duruşuna vurgu yapıyor romanın kahramanı Hasan. Hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve insan haklarının ayaklar altında çiğnenmesine karşı cezaevlerini bir mücadele alanı olarak görmeye çalışıyor romanın kahramanı. Bu noktada onun için dışarı çıkmak, özgürlüğe kavuşmak, demokrasi ve insan hakları mücadelesinde yerini almak önemli bir adımdı. Firar ve sürgün yılları da bunun devamı oldu.

Bir dönemin toplumsal atmosferini anlatmışsınız. Dönem romanlarına baktığımızda, genellikle büyük şehirlerde, Türkiye’nin batısında geçen hikâyeler ön planda, oysa ülkenin doğusu da alevler içinde. Romanınızdan yola çıkarak, bu durumu nasıl değerlendirirsiniz? 
1970’li ve 1980’li yılları anlatan romanların büyük oranda Türkiye’nin batısındaki kentleri ele aldığı bir gerçek. Bu konuda yayınlanan birçok çalışma büyük kentlerdeki toplumsal atmosferi aktarmaya çalışıyor. Oysa ülkenin doğusunda ve özellikle Kürt illerinde gelişen kitlesel mücadele de bir o kadar önemliydi. Benim politik faaliyet sürdürdüğüm Erzincan, Erzurum ve Dersim bölgesi devrimci mücadelenin gelişiminde ve aydınlanmanın güç kazanmasında kuşkusuz bir kilometre taşı oldular. Dolayısıyla bu dönemece ve toplumsal atmosfere Kürt penceresinden bakmak veya gelişmeyi o bakış açısıyla da ele almak ayrı bir önem kazanıyor. ‘Beni Tanıdın mı?’ da kısmi de olsa bu konuya hassas bir perspektifle yaklaşmaya çalıştım.

Kitabınızın yer yer otobiyografik unsurlar da içeren bir roman olduğunu biliyoruz ancak hikâyenin aynı zamanda kolektif yansımalarından da bahsedebilir miyiz?
Romanın içeriği bir yandan otobiyografik ögeler ele alırken diğer taraftan dönemin atmosferini ele alan kolektif olgulara da dikkat çekiyor. Bu noktada roman, okuyucuyu bir duygu seliyle yüzleştirmeye çalışıyor. Bir sürgünün penceresinden bakarak geçmişe ışık tutmaya, geçmişle bugün arasında cereyan eden bir köprü kurmaya çalışıyor. Hem de Doğu ile Batı arasında cereyan eden bir köprü. Erzincan’dan başlayıp Dersim’e, Ankara’ya, İstanbul’a, oradan da Paris ve Köln’e kadar uzanan bir sürgünün yaşamı çıkıyor karşımıza.

Benim için açık bir gerçek: Bir insanın yaşamında anlatmak istediği, bir de anlatmak istemediği hikâyeleri vardır. Bana elbette çok kolay gelmedi, bazı şeyleri tüm yalınlığıyla aktarmak. Bundan dolayı romanda yer alan bazı kahramanları, kişileri ve mekânları anonimleştirerek okuyucuya sunmaya çalıştım. Onlar kuşkusuz romanın kolektif boyutunu da içeriyor.

***

Dağlardan sürgüne

Erzincan doğumluyum. 1978 gençlik kuşağının gelişen devrimci mücadelesinde aktif yer alanlar arasındayım. 1980 Ankara Eğitim Enstitüsü mezunu olmama rağmen, siyasi nedenlerden dolayı öğretmenlik görevine başlayamadım. 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasında Erzincan ve Erzurum cezaevlerinde tutuklu bulundum ve en son tutuklanmamda ömür boyu hapis cezasına çarptırıldım. Erzurum cezaevinden özgürlüğüme kavuşmak için 1982’de firar ettim. Firardan sonra iki yıla yakın Erzincan ve Dersim bölgelerinde siyasal faaliyetlerime aktif olarak devam ettim. Firar sürecimin büyük bölümünü Dersim dağlarında geçirdim. Bu süreç benim yaşamımda önemli bir değişimi de beraberinde getirdi. Ülkede kalma durumum olmadığından dolayı 1983’ün sonlarına doğru Almanya’ya kendimi sürgün ettim. Bu süre zarfında benim açımdan, Almanca ‘Politik Exil’ olarak tanımlanan sürgün süreci başladı. Değerli devrimci Alman şair ve edebiyatçı Bertolt Brecht, Hitler faşizmi sürecinde yaşadığı sürgün yıllarında ‘göçmen’ kavramını daima eleştirmişti. Sonuçta kendi özgür irademizle sonsuza kadar başka bir ülkeye gitmedik diyerek bu kavrama karşı tutum takınmıştı. Çünkü “Biz kaçtık. Yerimizden edildik, sürgün edildik” sözleriyle bu sürece vurgu yapıyor Brecht. Bundan dolayı ben ‘Politik Exil’ kavramını önemsiyorum, daha uygun buluyorum. Yaşadığım sürgünlük sürecinde, 1983’ten bu yana Türkiye’ye gidemedim. Halen Almanya ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde değişik kurum ve kuruluşlarda demokrasi, özgürlük ve insan hakları mücadelelerine katılıyorum. Ayrıca çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerine yazılar yazıyorum.

109 kez okundu.

11 MAYIS: SÜRGÜNÜMÜZÜN 50. YILI – İSTANBUL’A VEDA

11 mayıs
Doğan Özgüden
11 Mayıs, sıkıyönetim tarafından aranmamız üzerine İnci ile benim iki yakınımızın aile pasaportunda tahrifat yapıp resimlerini değiştirerek Mehmet Burhanettin ve Hacer takma adlarıyla Türkiye’yi terkederek sürgüne çıkışımızın tam 50. yıldönümü…
12 Mart 1971 darbesinin ardından ilan edilen sıkıyönetim 300 yıla yakın hapis istenen mevcut davalarımıza ek olarak 1 Mayıs’ta Ant Dergisi’ni kapatıp hakkımızda yeni davalar açtığı gibi bildirilerle ve afişlerle “Teslim ol!” çağrısı yaptığından yazı kurulumuz cuntaya karşı mücadeleyi uluslararası ilişkilerimizi kullanarak yurt dışından sürdürmemize karar vermişti.
Eski pasaportlarımızın süresi yıllarca önce dolmuş, yoğun mücadele ortamında yurt dışına seyahat edecek vaktimiz bulunmadığı için yeni pasaport da çıkartmamıştık. Kaldı ki, gerçek isimlerimizi taşıyan geçerli pasaportumuz olsa bile hava alanında veya sınır kapısında teşhis edilerek tutuklanmamız muhakkaktı… Bu bakımdan yapılacak tek şey ya güney sınırından ya da Ege sahilinden kaçak olarak çıkmaktı.
Kendi evimiz ve Ant yönetim yeri Balyoz Harekâtı’nın daha ilk gününde basıldığı için güvendiğimiz dostların evlerinde gizleniyorduk. İnci’nin Toprak Mahsulleri Ofisi uzmanı olan babasının güney bölgesinde de tanıdığı, dostluk kurduğu çok kişi bulunduğu için bu olanağı araştırmak üzere İnci otobüsle Ankara’ya gitti. Kaçaklar için “vur” emri verildiği açıklandığından beri büyük bir endişe içinde bulunan İnci’nin babası hemen güneydeki tanıdıklarıyla temasa geçerek bizi para karşılığı Suriye sınırından geçirecek birini bulmuş. Adam Ankara’ya gelip İnci’yle de görüşmüş ve ertesi gün telefon ederek Kilis’te kendisine nasıl ulaşabileceğimizi bildirmeye söz vermiş.
Bana da dokuz gündür kaçak yaşadığım İstanbul’u terkederek Ankara’ya geçmem bildirildi. 9 Mayıs’ta, bizim eski hüviyet cüzdanları ve miadı dolmuş pasaportlar da dahil, önemli kişisel belgeleri Ankara’ya gönderdim, ardından Ant yazı kurulundan Faruk Pekin’le son kez buluşup geleceğe ilişkin ayrıntıları görüştükten sonra vedalaşarak otobüsle Ankara’ya hareket ettim.
Otobüste benim koltuğumun pencere tarafında üniformalı bir albay oturuyordu. Ailesini ziyarete gidiyormuş, siyasete hiç karışmadan Anadolu’da görüp tanıdığımız yerlerden konuştuk, biraz da maçlardan…
İzmit’e yaklaşıyorduk ki, bir manga asker otobüsü durdurdu. Önce bir teğmen yanında iki erle otobüse girip kimlik ve bagaj kontrolüne girişti. Sıra bizim koltuğa geldiğinde raftaki çantalardan albaya ait olanı göstererek, “Bu kimin?” diye sordu. Askeri hizmet yıllarından kalma bir refleksle “Albayımın” dedim, dokunmadı.
“Ya bu?” diye yanındakini işaret etti. “O da benim!” diye yanıtladım.
Benim albayın bir yakını olduğumu düşünmüş olmalı ki selam verip kimlik dahi sormadan arka sıralara doğru ilerledi.
Bir iki dakika sonra arka sıralarda kıyamet koptu. O yıllarda erkeklerde uzun saç modası vardı. Bir delikanlı lepiska saçlarıyla Ankara’ya nişanlısını görmeye gidiyormuş. İki er zavallı çocuğu sürükleyerek otobüsten indirdiler. Bir başka er elinde traş makinesiyle yaklaştı. Çocukcağız makineyi görünce feryadı bastı: “N’olur yapmayın, ben nişanlımı ziyarete gidiyorum. Saçlarımı kırparsanız kendisine rezil olurum.” Ama yalvarmalara aldırış etmeden, kahkahalar atarak kafasını sadistçe sıfır numaraya vurdular. Delikanlı gözyaşları içinde otobüse bindirildikten sonra yeniden hareket ettik.
Yanımdaki albay da bu manzaradan çok rahatsız olmuştu, ama sıkıyönetim uygulaması olduğundan müdahale edemiyordu. Bir ara bana dönerek “Böyle olmamalıydı, çok üzgünüm” demekle yetindi.
Ankara’da İnci’nin ailesinin evine vardığımda radyo yeni bir sıkıyönetim bildirisi okuyordu. Bazı anarşistler uzun saçlı erkeklerin saçlarının kesildiğine dair şayia çıkartıyorlarmış, bunları söyleyenlerin derhal ihbar edilmesi gerekiyormuş.
Biraz ailevi sohbetten sonra tam güney sınırından geçiş projesinin ayrıntılarını görüşecektik ki, radyo bu kez de güney sınırından Suriye’ye geçmeye çalışan üç Dev-Genç’linin yakalandığı haberini verdi.
Bir daha durum değerlendirmesi yaptık. Bizi geçirecek adam son dakikada ihbar edebilir, arkadan vurulabilirdik.
Zaten adam söz verdiği halde ertesi sabah telefon etmedi. Belki de sınırdaki tutuklama haberini duyduktan sonra, bu işe girişmeyi o da göze alamamıştı.
10 MAYIS 1971: ANKARA’DA PASAPORT TAHRİFATI
Güney sınırından kaçak olarak çıkma projesi gerçekleşmeyince geriye tek çare kalıyordu. Sahte bir pasaport bularak Marmaris üzerinden deniz yoluyla Yunanistan’a geçmek ya da Ankara’dan direkt uçuş yapan bir yabancı uçakla Avrupa’ya uçmak…
İnci’nin annesi Hacer Hanım, “Bizim pasaportu bir deneseniz,” dedi. Mehmet Burhanettin Tuğsavul ve Hacer Tuğsavul adına çıkartılmış ve henüz süresi dolmamış bir aile pasaportu karşımızdaydı. Yapılacak tek şey fotoğraflarının değiştirilmesi ve isimlerde tahrifat yapılmasıydı.
Eski pasaportlarımızdaki fotoğrafların soğuk damgası Tuğsavul’ların aile pasaportundaki fotoğrafların soğuk damgasını aşağı yukarı tutuyordu. Ancak üzerinde tahrifat yapmadan önce bu pasaportla turist dövizi alınması gerekiyordu.
Ne ki aksiliklerin sonu bir türlü gelmiyordu. Bir yakınımız İnci’nin anne ve babası için döviz almak üzere Merkez Bankası’na gittiğinde Alman Markı’nın revalue edilmesi nedeniyle o gün döviz satışlarının durdurulduğunu, bu yüzden döviz satamayacaklarını söylemişler.
Ama yakınımız ergeç bir kodamanın yurtdışı seyahati için döviz almaya geleceğinden emin olduğundan bekleme salonunda pusuya yatmış. Çok geçmeden bir kodamana döviz verildiğini görür görmez yeniden gişeye dayanıp pasaportu memurun önüne uzatmış. Adamcağız da gık çıkarmadan Tuğsavul’lar için turist dövizini satmış.
Döviz işi garantilendikten sonra pasaporttaki fotoğrafları değiştirdik, bir de ileride başları derde girmesin diye Tuğsavul soyadlarını, son üç harfini silerek, Tuğsan yaptık, doğum yıllarını da bizim yaşımıza uygun olması için küçülttük. Meslek hanemde de Türkçe “uzman yardımcısı”, Fransızca “sous-specialiste” yazıyordu.
Ne ki Türkiye’deki bu son günümüzde benim halletmem gereken birkaç hayati formalite daha vardı. Öncelikle Ant Yayınları’nın sahibi olarak Ankara’daki bir noterden avukatım Müşür Kaya Canpolat’a yayınevinin tüm işlemlerini tek başına yapabilmesini sağlayacak bir vekaletname çıkartmam gerekiyordu.
Gittiğim noter Ticaret Odası kimlik kartını görünce derhal vekaletnameyi hazırlayarak bana imzalattı. Noter ücretini öderken, “Beyefendi, ben bu Ant Yayınları’nın adını galiba daha önce de duydum. Ne yayınlıyorsunuz?” diye sordu.
“Romanlar ve şiir kitapları yayınlıyoruz. Şimdi yeni projelerimiz var. Resimli romanlar ve ders kitapları da yayınlayacağız. Bu formaliteleri yürütmek için avukatımı tevkil ediyorum,” dedim.
Başarılar diledi.
Biz Türkiye’den ayrıldıktan sonra Müşür’e ulaştırılmak üzere ayrıntılı bir mektup yazarak bundan böyle Ant Yayınları’nda kimin ne yapacağını belirttim.
İki haftadır sürekli kaçgöç yaşadığımızdan kılık kıyafetimiz dökülüyordu. Bir galeriyle uğrayarak kendim ve İnci için giyecek birşeyler aldım. Ömrümde hiç şapka giymediğim halde görünüşümün daha inandırıcı olması için bir yakınımız geç vakit gidip göz kararıyla bana bir fötr şapka aldı.
O akşam ailece son kez birlikte yemek yedik. Uçağımız ertesi sabah erken saatlerde kalkacağı için yol hazırlığımızı akşamdan yaptık. Bana alınan fötr şapka başıma büyük geldiğinden iç çeperini astarının arasına kağıt tıkıştırarak daralttık.
İnci’ye de kimsenin tanıyamayacağı ve şüphelenemeyeceği şekilde bir makyaj yapıldı.
Artık yaşamımızda yeni bir döneme hazırdık. Radyolar son sıkıyönetim bildirilerini, arama kararlarını ve tutuklama haberlerini veriyordu.
Erkenden yattık. Ama uyumak ne mümkün… Sahte pasaportla kontroldan geçerken yakalanırsak cunta itaatli medyada kopartılacak gürültü, bunun ailelerimiz ve yakınlarımız üzerindeki yıkıcı etkileri kafamıza takılıyordu, uzun süre uyumamıza engel oluyordu.
Yarın:
11 MAYIS 1971: LUFTHANSA UÇAĞIYLA TÜRKİYE’YE VEDA, SÜRGÜNÜN BAŞLANGICI
 
Çocukluktan sürgüne kadar olan anılar:
“VATANSIZ” GAZETECİ, Cilt I, Sürgün Öncesi, 557 sayfa, Belge Yayınları, 2010 İstanbul

16 kez okundu.

SÜRGÜNDE BİR YÜREK DAHA SUSTU!

safe_image

KÖLN : Hapisten çıktıktan sonra 1988 yılında sürgüne gitmek zorunda kalan Gökhan Harmandalıoğlu 33 yıllık sürgün hayatının ardından Köln‘de hayatını kaybetti. 20 Mart günü cenazesi Türkiye’de vasiyeti üzerine annesinin mezarı yanında toprağa verilirken, Köln’de 50 kişinin katıldığı bir anma toplantısı yapıldı.

Toplantıda hayat arkadaşının kısa konuşmasının ardından söz alan Enver Toksoy, Gökhan’ın 12 Eylül’den sonra gözaltına alındığında işkenceciler karşısındaki yaklaşık 100 gün süren büyük direnişini anlattı. Örgütünden ayrıldığı için Gökhan’a karşı açılan değersizleştirme kampanyasını ve kadir bilmezliği kınadı.

Ardından söz alan Atilla Keskin, Gökhan ile birlikte merkez düzeyde yer aldıkları örgütte ve 12 Eylül sonrasındaki gözaltındaki anılarını paylaştı.

Toplantıya Avrupa Sürgünler Meclisi‘ni temsilen katılan Engin Erkiner, Gökhan Harmandalıoğlu’nun az görülen “yaratıcı sürgünlük” kategorisine girmesinden söz etti. Çok sayıda sürgünün aksine onun da politik biyografisinin Türkiye’den ayrılmasıyla sona ermediğini, Türkiye’de iken yaptıklarıyla idare etmeyi tercih etmediğini ve sürgünde ürettiğini belirtti.

Gökhan Harmandalıoğlu kitaplarının yanı sıra gazetelerde makaleler yazmış ve önemli dökümanter filmler hazırlamıştı.

Sürgünde de yaratmayı sürdürmüştü.

Toplantı pandemi şartları nedeniyle bir saat sürdü

89 kez okundu.

MEDYAHABER TV ‘de SÜRGÜN KONULU CANLI YAYIN GERÇEKLEŞTİRİLDİ

154386007_220520093132528_8376329883615547514_n
28 Subat 2021 – Pazar günü Saat 14.30 `da Koray Düzgören`in yönettiği “HALKLARIN TARİHİ” Programında ASM Eş sözcüsü Mahmut Özkan, ASM Yürütme Kurulu Üyesi – Yazar Engin Erkiner ve Kadın aktivist Meral Tohumcu`nun katıldığı; Emperyalist baskı politikaları, SÜRGÜN’ de Edebiyat, SÜRGÜN ‘de Kadınlar, Sürgün Sorunları ve ASM nin hedeflerine dair bir saatlik  söyleşi gerçekleştirildi.
İlgiyle izlenen Canlı yayın Programı sonrasında olumlu tepkiler alındı.
Önümüzdeki süreçte Avrupa Sürgünler Meclisi (ASM ), çeşitli araçlarla Sürgün sorunlarını işleyen ve kamuoyu duyarlılığını artıran etkinlikler ve programlar gerçekleştireceğini duyurdu.
https://www.medyahaber.info/halklarin-tarihi-28-02-2021/
Daha önce 17 Ocak 2021 pazar günü Medya Haber TV’de 1. programda yine  gazeteci-yazar Koray Düzgören‘in hazırlayıp sunduğu, Sürgünler Meclis Eş Sözcüsü Yazar Metin Ayçiçek,  Sürgünler Meclisi üyesi Dr. Banu Büyükavcı ve sürgünde 50’inci yılına giren gazeteci- yazar Doğan Özgüden’in konuşmacı olarak katıldığı programda Osmanlı’nın son süreçlerinden günümüze TC devletince çeşitli milliyetlerden halklara, muhaliflere, düşünürlere, aydınlara karşı aralıksız sürdürülen baskı, katliam, soykırım, işkence ve sürgünlerin, göçe zorlamaların tarihsel süreci ve günümüzde Avrupaya göç etmek zorunda kalmış sürgünlerin sorunları değerlendirilmişti.
surgunler
https://www.youtube.com/watch?v=HAKYLEf-PXs

40 kez okundu.

SÜRGÜN Dergisinin 2. Sayısı çıktı

140013597_194771942374010_727627978404897367_n20210129_163532

SÜRGÜN`den;

Değerli Okuyucular

2. Sayımızı gecikmeli bir şekilde çıkarmaktayız. Tüm Dünya`da ortaya çıkan ve Pandemi olarak adlandırılan Covid 19 salgının yıkıcı, sınırlayıcı ve izole edici etkilerini yaşadık ve halende yaşamaktayız.

Demokratik kitlesel çalışmaların, panel, sempozyum, konferans tarzındaki tüm etkinliklerin sınırlı gerçekleşebildiği süreçten etkilendik ve halende bu süreç devam ediyor.

ASM -Avrupa Sürgünler Meclisi- olarak , kamuoyuna dönük yapılması planlanan çalışmaların önemli bir kısmı da bu süreçte aksadı.

Hayatı yaratan, üreten, çalışan emekçi kesimler başta olmak üzere, Sürgünlük yaşayan mülteciler sınır boylarında, mülteci toplama kamplarında daha zor koşullarda, sağlık sorunları yaşamakta olup, Pandemi salgınından da en çok etkilenen kesimler arasında yer almaktalar.

Kapitalist- emperyalist sistemin yarattığı sorunlar, krizler, savaşlar, iç çatışmalar, politik baskılar, işkence, takibat, açlık, yoksulluk, gibi nedenlerle Sürgünlük yaşayanlar, göç yaşamak durumunda olanlar; devletler ve egemen sınıflarca istenmeyen topluluklar olarak addediliyor, binbir güçlükle gelebildikleri, güvende yaşama olanağı aradıkları, Avrupa ülkelerinde de dışlanmaya, ayrımcılığa ve baskılara mağruz kalıyorlar.

ASM nin yayını olarak yayın hayatına başlayan „SÜRGÜN“, Sürgünlerin mücadelesi, örgütlü sesi, hak arayışı, özgürlüğü, eşitliği ve de en önemlisi insanın yaşam hakkını savunan bir perspektifle bu sayısında ; çok çeşitli konuları tema eden yazı ve yazarlarla sizlerle buluşuyor.

Dünyanın çarkının bozuk işlediğini bilen, gören ve daha iyi yaşanabilir eşit, adil, sömürüsüz yeni bir dünyanın ve özgür bir yaşamın mümkün ve olanaklı olduğuna yönelik bir tassavur ve öngörüyle düşünen, mücadele eden, bedel ödeyen çok çeşitli yelpazeden Sürgünlük yaşayan arkadaşlarımızın yazılarının yer aldığı 2. Sayımızla, Sizlere yine birlikteyiz.

Beğeneceğinizi umarak, öneri ve eleştirilerinize açık olduğumuzu bildirmek isteriz.

Sağlıklı bir yaşam temennisiyle,

Sevgi ve Saygılarımızla,

SÜRGÜN Dergisi Yayın Kurulu

OCAK 2021

*Sürgün Dergisinin 2. Sayısından edinmek isteyenlerin – exilrat@web.de – e-posta adresine adres ve adet sayısını iletmeleri rica olunur.

20210129_170251

119 kez okundu.