Yeniden “sürgün” kavramı üzerine? – Metin Ayçiçek

surgunSürgünlük, “insanların doğdukları toprakları ya da yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakma ya da bıraktırma hali” dir.

Genele yazacaktım vaz geçtim. Yazdığımı bari özelden sizinle paylaşayım.

Yukarıdakileri okuyup anladık. Bu sadece bir bildiri düzeyinde. Avrupa’daki sürgünler kimlerdir? TR’ye gidip gelebilen o kadar ‘sürgün’ var ki. Bunlar nasıl sürgündür? Bu konuyu sulandırmamak için sürgün kavramını doğru konumlandırmak lazım. Ben 12 Eylül’le birlikte halen sürgünüm ve bu süre içinde TR ile de hiçbir bağım, ilişkim olmamıştır. ASM yapılanması sadece konsey düzeyinde, bildiri yayınlamakla mı zamanını geçirmekte? Mesela bu yapılanma neden gerçek politik sürgünlere ulaşamaz ve sorunları açıklıkla tartışılamaz. Örneğin ülke vatandaşı olmamla birlikte diğer bir ülkeye gitmekte gerçekten huzursuzluk duyuyorum. Çünkü 40 yıl sonra tutuklanma sorunu güncel ve ciddi bir sorun. Bu Tayyip uygulamaları sayesinde.

Neyse daha sonra yazışmak dileğiyle.” ( Face üzeri yollanan bir kritik)

 

Değerli dost,

Öncelikle düşüncelerini ilettiğin için çok teşekkür ederim. Kıdemli bir sürgün olduğun için bu konuya ilişkin düşüncelerini ciddiye alarak birkaç kez okuduktan sonra yanıt vermek istedim. Böylece konu üzerine ortaya attığın soruları bahane ederek konuya ilişkin tartışmaları bir kez daha yinelemek ve yenilemek olanağı benim için de doğmuş oldu. Bu nedenle sana bir teşekkür daha borcum var.

Yeniden “sürgün” kavramı üzerine?

Sürgün ya da sürgünlük üzerine çalışma yapanların en fazla karşılaştıkları tartışma konusu, söz konusu tanımın kapsamına ilişkindir. Bu tartışma, “sürgün ne demektir?” diye başlar. Ve doğal olarak birçok politik ya da sosyolojik kavramda olduğu gibi bu kavramın açılımında da farklı nedenlere bağlı olarak farklı sonuçları ulaşmak sıkça karşılaşılan bir durumdur. Kimi zaman göçün gerçekleştirildiği alan ya da gerçekleştirilme iradesinin kaynağı üzerinden ayrıştırılır ve bizi iç göç, dışa göç, gönüllü göç, zorunlu göç (göçe zorlama, göçertme) gibi kavramların içerisinde boğuşmaya mahkûm eder. Kimi zaman mültecilik olayıyla birlikte ele alınarak değerlendirilip “sürgün mü kaçkın mı?” tartışmalarının dar alanı altında yok edilir. Altında yatan nedenler değerlendirilmeden sadece olayın “bir yerden başka bir yere taşınmak” gibi gerçekleşme biçimi üzerinden yapılan basitleştirilmiş tartışmalar içerisine sıkıştırılarak, örneğin işçi göçü ile zorunlu sürgünlük tanımlarını buluşturan birleştiren ortaklıklar kaybedilir, görülmez.

Sürgün ve sürgünlük kavramlarının böylesine yoğun tartışmalara neden olması elbette bu sözcüğün içeriğinin çok boyutlu olmasından kaynaklanmaktadır. Biliyoruz ki kavramlar da canlıdır. İnsanlığın hak ve özgürlük bilincinin gelişimine paralel olarak sadece “göç ve göçmenlik” kavramları değil, “sürgün ve sürgünlük” tanımları da her çağda kapsamlarını biraz daha genişleterek farklılaşmıştır. Bu anlamda kavramsal boyutta ‘sürgün” tanımı da çağlarla yaşayan, başka bir deyişle toplumların gelişkinlik düzeyine göre zaman içerisinde değişen bir içeriğe sahiptir. İnsanın toplumsal yaşamının daha çok avcılığa bağlı ilk evrelerinde, av olanakları bakımından yoksullaşan toplulukların, yaşamlarını sürdürmek ya da yaşam kalitesini korumak için daha zengin av olanaklarına sahip alanlara göç ettiklerini biliyoruz. Henüz sınıflı toplumların oluşmadığı toplumlarda bile geçim kaynaklarının zenginliğine bağlı olarak bölge seçimlerinde kabile toplulukları birbirini beslenme alanlarından söküp atmak için gerçekleştirilen savaşlar vardı. Ve bu savaşlarda yenilen topluluklar “yaşamlarını sürdürdükleri beslenme alanlarını terk etmek zorunda” kalmışlardır.

Sınıflı toplumlarda egemen sınıfın elinde olan iktidar gücü ise sürgünlük kavramına politik ve hukuksal biçimleri de katarak genişletmiştir. İnsanlığın özgürlük ve hak bilinci geliştikçe toplumsal bazı olguların da gerçekte sürgün ve sürgünlük olayıyla doğrudan bağlantılı olduğu gerçeğini su yüzüne çıkarttı. Örneğin sosyolojide “mahalle baskısı” olarak tanımlanan gücün egemen inanç, etnik ya da kültürel ayrımcılıkla birleşmesiyle ortaya çıkan dışlama, azınlıkta olana yaşam hakkı tanımadığı zaman azınlıkların yaşam alanlarını “terk etmek zorunda kalmaları” da sürgün tanımı içerisine girmeye başladı.

Osmanlı’da Nefy olarak adlandırılan ve Cumhuriyet’te Türk Ceza Kanunu içinde de kendini devam ettiren, “yasalar içerisinde ceza olarak tanımlanmış bir uygulama” olarak da sürgünlükten söz edilebilir.

Bu nedenle Avrupa Sürgünler Meclisi 2013 yılında hazırladığı ve 2. Kongresinde kabul edilen programında şu şekilde tanımlanmıştır:

“ – Sürgünlük, sosyal, politik, inançsal farklılıklar veya savaşlar ve benzeri nedenlerle ya da doğal afetlerle gerekçelendirilerek insanların doğdukları toprakları ya da yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakma ya da bıraktırma halidir. Kendi iradesi dışında bir dayatma olarak bu hal içinde yaşamak zorunda bırakılan kişi ise, sürgün olarak tanımlanır.

Sürgün veya sürülme olayı, ulus devletlerin ortaya çıkışmasıyla geniş kapsamlı ve planlı bir hal almış olsa da, insanlık tarihinin sadece bir dönemine ait bir uygulama değildir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gibi uluslararası sözleşmelere karşın, günümüz dünyasında da halen milyonlarca insan varlıklarına ve kimliklerine karşı iç ve dış baskılarla karşı karşıya bırakılarak topraklarını terk etmeye, sürgün yaşamına zorlanmaktadır.” (ASM Programı.)

O halde, nedeni ne olursa olsun sürgünlük, “insanların doğdukları toprakları ya da yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakma ya da bıraktırma hali” dir. Bu anlamda Ermeni, Asuri-Süryani, Rum, Laz soykırımları ve tehcirler de, “Mübadele” adı altında gerçekleştirilen zorunlu göçertme de; Kürt ya da Alevi katliamları sonrasında zora dayalı uygulamalar olan tehcir, mecburi iskan halleri ya da “katliamdan kaçma, yaşamını kurtarma iradesiyle” toprakların terk edilmesi de, göçe zorlama, sürme, sürgünlük ve sürgün halleridir. Görece olarak var olan özgürlükleri ve demokratik hakları rafa kaldıran diktatörlükler sürecinde düşüncelerini özgürce açıklayamama, kendini özgürce ifade edememe nedeniyle yaşam alanlarını ya da ülkesini terk etmek zorunda kalma halleri de sürgünlük halleridir.

Bireysel olarak “sürgün” politik aktivist olabileceği politik aktivite içerisinde olmayan bir kişi de olabilir. Bu bireyin “sürgün” olma vasfını değiştirmez. Ama biliyoruz ki “sürgünlük” her zaman ve her yerde “politik” bir olgudur ve bu perspektifle ele alınmak gerekir.

 

Uluslararası hukukta mültecilik = sürgünlük kavramları

Sürgünlüğün mutlaka bir “devlet tarafından cezalandırılma tehlikesine karşı ülkeyi terk etme” içeriğiyle tanımlanması, insan hakları mücadelelerinin gelişmesi ve büyük bedeller ödenerek kazanılmış haklarla birlikte giderek genişletilmiştir.

Bu başlık altında yeniden uzun uzun yazmak yerine 29. 06. 2013 tarihinde Brüksel’de gerçekleştirilen Barış Ve Demokrasi Konferansı’na ASM imzasıyla “Sürgünlük ve Sürgünlere İlişkin Demokratik İstemler” adıyla sunulan tebliğimizin ilgili bölümünü özet olarak aktarmakla yetineceğim:

“ Mültecilerin, uluslararası alanda birçok sözleşme ile hukuken korunmaya alınmış olan hakları, 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin dört maddesine dayandırılır:

Madde 1: Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 3: Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Madde 13: Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır. Herkes, kendi ülkesi de dâhil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.

Madde 14: Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.”

Mültecilerin doğrudan ya da dolaylı korunmasına ilişkin günümüzde de hukuken geçerli olan düzenlemeler esas olarak 1951 Cenevre Sözleşmesi’nde ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü’nde yer alır. Bunlardan ilki mülteciliğin tanımını yaparak, mültecilerin doğrudan korunması, ayrımcılığa maruz kalmamaları, özgürlük, kişi güvenliği gibi temel insan haklarının korunması gibi koruma önlemlerini belirlemiştir. 14 Aralık 1950 tarihli BMMYK Tüzüğü ise, mültecinin hayatı veya özgürlüklerinin tehlike altında olacağı bir ülkeye geri gönderilmesini engelleyen maddesiyle mülteciliği güvenli kılmaya çalışır. Bu temel vurgunun yanı sıra mülteci statüsüne ilişkin karar verilmesi, sığınma sağlanması, ülkeden atılmanın önlenmesi, kimlik ve seyahat belgeleri, ülkeye gönüllü olarak geri dönmenin kolaylaştırılması, aile birleşimlerinin kolaylaştırılması, eğitim kurumlarına giriş garantisi, çalışma hakkı ve diğer ekonomik ve sosyal haklardan yararlanma garantisi, yurttaşlığa kabulün kolaylaştırılması gibi konularda Yüksek Komiserliğin görevleri olarak saptanmıştır.

Ülkeler için tavsiye niteliğinde olan 1967 tarihli Birleşmiş Milletler Ülkesel Sığınma Bildirisi ya da 1951 Sözleşmesi’nde yer alan zaman ve coğrafi kısıtlamaları mülteciler lehine kaldıran 1976 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne Ek Protokol (New York Protokolü) gibi onlarca uluslararası antlaşma sürgündeki yaşamları güvence altına almaya çalışmıştır.

1969 Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi 1951 Sözleşmesi’nin mülteci tanımına “dış saldırı, işgal, yabancı hâkimiyeti ve kamu düzenini ciddi şekilde rahatsız eden olaylar” nedeniyle ülkesini terk eden kimseleri de katarak mülteci tanımını genişletmiştir. Ayrıca mültecilik için 1951 Sözleşmesi tanımında yer alan “haklı bir zulüm korkusunun varlığı” şartını da kaldırarak ülkeye dönme korkusu olarak “korku” kapsamını genişletmiştir.

1980’lerde Orta Amerika’da yaşanan iç savaş ve beraberindeki mülteci krizi sonrasında 1984’de düzenlenen “Orta Amerika, Meksika ve Panama’daki Mültecilerin Yasal ve İnsancıl Problemlerden Korunması Hakkında Uluslararası Konferanslar Dizisi” sonrasında kabul edilen Cartagena Bildirisi, daha önceki sözleşme ve bildirilerdeki mülteci tanımlarını biraz daha genişletilerek “yaygın şiddet, dış saldırı, iç çatışmalar, yaygın insan hakları ihlalleri ya da kamu düzenini ciddi biçimde bozan diğer durumlardan dolayı yaşamları, güvenlikleri ya da özgürlükleri tehdit altında olduğu için ülkelerinden kaçan kimseler” olarak tanımlanmıştır.

 

Avrupa Sürgünler Meclisi (ASM) çalışmalarına kimler katılabilir?

Her kurum, çerçevesini çizdiği çalışma alanında kimlerin ve hangi hukukla çalışabileceğini kuruluşunda belirler ve tüzük maddesi haline getirir. ASM’de kuruluş aşamasında gerçekleştirdiği çalışmalarla ASM üyeliğinin hangi koşullara sahip olması gerektiğini kendi kurumsal bünyesi içerisinde kongre ile belirlemiştir:

“ – Avrupa Sürgünler Meclisi, Programı’nda belirlenen amaçlar üzerinde çalışmalara gönüllü olarak katılmak isteyen; sürgünlüğü yaşamakta olan ya da yaşamış olan ya da sürgünlük olgusunu reddeden ve bu temelde çalışma yapmak isteyen; her türden ayrımcılığa ve anti-demokratik uygulamaya, faşizme, emperyalist saldırganlığa ve militarizme karşı olan bireysel katılımlarla oluşur.” (ASM Çalışma İlkeleri.)

Tüzüğümüzün (Çalışma İlkeleri) ilk maddesi kurumsal çalışmada yer alacak kişilerin tanımını böyle vermektedir. Elbette ki bir kurumun çalışmalarına katılım bazı ölçütlerle belirlenir. Elbette ASM, sürgünlük alanında ve sürgün hakları hedefine odaklanmış bir çalışma alanıdır. Programının, hedeflerinin ve taleplerinin belirlenmesinde sürgünlerin taleplerinden yola çıkılması zorunluluktur. Ama ASM’de çalışmak için “sürgün olmak” zorunluluğu yoktur ve olmamalıdır. Bu alanda gönüllü çalışma istemi yanında “her türden ayrımcılığa ve anti-demokratik uygulamaya, faşizme, emperyalist saldırganlığa ve militarizme karşı” olan bir düşünce ortaklığı da aranmaktadır. Zira bu olmadan sürgünler yanında yer alabilmek mümkün değildir. Ve elbette bunların yanı sıra böyle bir çalışmanın iktidarların güdümünde de olmaması bir zorunluluktur. Bu nedenle tüzüğümüzün hemen ikinci maddesi kurumun temel özelliği olan Sivil Toplum Kurumu (NGO) vurgusunu yapar:

“ – Avrupa Sürgünler Meclisi sivil demokratik bir kuruluştur. Devletlerden, hükümetlerden, tüm siyasal parti ve örgütlerden bağımsızdır.”

Ülkesinde insan onuruna yaraşır, özgür, onurlu ve can güvenliği güvencesine sahip olarak yaşayabilme koşulları olmadığı için Avrupa’da yaşamak zorunda kalan ama Türkiye’ye gidip gelebilen birilerinin ASM’de çalışmasını sınırlayan bir anlayış ASM tarafından hiçbir zaman eleştiri konusu yapılmadı, yapılamaz da. Sürgün’ün ister bireysel çabalarla isterse kurumsal desteklerle terk etmek zorunda kaldığı ülkesine gidip gelebilme olanaklarına sahip olması ve bunu kullanabilmesi mümkündür.

 

Avrupa Sürgünler Meclisi (ASM) neler yapmaktadır?

ASM, sürgünlere yönelik doğrudan yardım amaçlı kurulmuş bir kurum değildir. Olanakları çerçevesinde elbette bu tür uygulamaları da olabilir ama çalışmalarının temelini şöyle özetlemek mümkündür:

Avrupa Sürgünler Meclisi, “sürgünlere ulaşmak ve onların hak ve özgürlüklerini koruyup, sürgünlük halinin adil, özgürlükçü ve demokratik kazanımlarla ve bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılması; ülkelerine dönüş koşullarının oluşturulması; uğradıkları zararların tazmini ve sürgünden sorumluların evrensel hukuka bağlı olarak cezalandırılmasını sağlamak için Avrupa ve Türkiye’de hukuksal, sosyal, politik, kültürel, sanatsal ve ilgili diğer alanlarda çok yönlü çalışmalar yapar.”

– Avrupa’da yaşayan (adına ister mülteci ister genellikle aşağılamak amaçlı olarak söylenen kaçkın olsun) sürgünlerin yeni yerleşim alanlarında insan onuruna uygun ve güvenceli bir yaşam sağlayabilmelerinin

– Ülkelerine tekrar ve özgür koşullarda dönebilmeleri için koşulların oluşturulması çalışmalarını destekler.

ASM bu konuda bir hayli çalışma yaptı. Çalışmalarının odağında ise her zaman Interpol uygulamalarına yönelik eleştirel duruş ve direniş vardı. Bu kurum tarafından tutuklanan bütün sürgünler için değişik türden çalışmalar gerçekleştirildi. Neredeyse bu konunun giderek daha çok ASM’nin özel ihtisas konusu haline geldiği söyleyebiliriz. Konu Interpol yetkililerine de doğrudan ASM aracılığıyla tekrar tekrar dillendirildi. Ayrıca bulundukları ülke mahkemelerinde politik gerekçelerle tutuklanan ya da yargılanan sürgünlerle olan dayanışma ve özgürlükleri için mücadele kurumumuzun ısrarla sürdürdüğü çalışmalardan biri olmuştur.

Yazının başında aktardığım notunuzda “ASM yapılanması sadece konsey düzeyinde, bildiri yayınlamakla mı zamanını geçirmekte? Mesela bu yapılanma neden gerçek politik sürgünlere ulaşamaz ve sorunları açıklıkla tartışılamaz” diye bir eleştiride bulunuyorsunuz. Sanırım bu eleştiri çalışmalarımızı izlemekte yaşanan bir eksikliğin ifadesidir.

ASM “sürgünlük” olayını bütünüyle “politik bir uygulama” olarak tanımladığı için, yaptığı çalışmaların hepsi doğrudan “politik sürgünler” içindir. Bildiri yayınlamak da, bir Interpol tutuklusu için direniş çağrısı yapmak da, bu konuda somut adımlar atmak da ASM’nin eylemleri içerisinde haylice fazla örnekle sergilenebilir. Tanımlarımızda “gerçek politik tutuklu – gerçek olmayan politik tutuklu” ayrımı yoktur. Elbette gönüllülük esasına dayalı olarak bir avuç sayılabilecek ilgili arkadaş tarafından sürdürülen bu çabaların bugün de yarın da yani hiçbir zaman yeterli olduğunu söyleyemeyeceğiz. Çağımızda sürgünlük öylesine bir kitlesellik kazanmıştır ki, bunların az bir kısmıyla ilgilenebilmek bile önemlidir. Ama biliyoruz ki tek sürgün örgütlenmesi biz değiliz ve farklılıklarımıza rağmen bütün bu tür örgütlenmeler kendi alanlarında bu tür çabaları sürdürmektedir. Bu da bizim konu kapsamında iyileştirmelerin umutlarımızın üzerinde olacağını göstermektedir.

Elbette ASM çalışmalarını yaygınlaştırabilmek için bütün sürgünlere ulaşmaya çalıştı. Bu konuda ülkeler düzeyinde (Almanya, Hollanda, İsviçre) ve birçok kentte (örneğin Almanya’da Nürnberg, Stuttgart, Braunschweig, Heilbron, Hannover) konuya ilginin çekilebilmesi amaçlı paneller düzenledi. Avrupa’da sürgün yaşamlarını tanıtarak dayanışma duygusunun geliştirilmesine katkı sağlamaya çalıştı. Sorunu her demokratik platformda dillendirerek sorunun taşıyıcısı oldu.

Sorunların açıklıkla tartışılmasından kaçınıldığı anlamını taşıyan cümlenizi ile yorumlayabilmek ne yazık ki bizim için mümkün değil. Bu türden bir davranış açık kitle çalışması yapan bir kurum için mantık dışıdır ve tartışılması gereksizdir.

Yapılanların yeterli olduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Ama örneğin 1980 kitlesel mülteci akınlarından sonrasından başlatsak bile 33 yıl sonra ancak gündeme taşınabilmiş bir sorunun bugün yaşanan acemiliklerinin bir nedeni olarak tanımladığımız “geçmişte soruna ilişkin yaşanan ilgisizliğe” de küçük bir sitem göndermek sanırım kötü niyetli bir hesaplaşma olarak değil ama gelecek çalışmalara aktarılan bir uyarı olarak değerlendirilebilir.

Bu zamana kadar gerçekleştirdiği çalışmalar internet sayfamızdan izlenebilir:

http://avrupasurgunleri.com/

 

 

 

145 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir