“Yargı Reformu Stratejisi” Üzerine Düşünceler – METİN AYÇİÇEK

389753_103853616424161_2139502186_n
“Yargı Reformu Stratejisi” Üzerine Düşünceler
İçerik olarak “reform” kavramı üzerine
Mayıs 2019 tarihinde Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan ve kamuoyuna aktarılan Yargı Reformu Stratejisi, önümüzdeki dönemde yargı sisteminde yapılması düşünülen düzenlemelerin geniş bir açılımını ve değişiklik gereksiniminin nedenleri ve hedeflerini ayrıntılı olarak tanıttı.
Genel kullanımda “reform” kavramı sadece “bir formun, biçimin yenilenmesi” darlığıyla sınırlı olarak ele alınamaz. Rönesansla zamandaş olarak ortaya çıkan “reform” kavramı, tarihsel olarak kazandığı anlamla mevcut bir formun (biçimin) bir üst biçimle değiştirilmesi; bu anlamda, toplumlarda değişim hızı en yavaş kurum olan yargı kurumunun, zamanın gelişim düzeyine kavuşturulması anlamında olumlu bir anlamı içermesi gerekir. Çünkü tam da bu nedenle, herhangi bir alanda ortaya çıkan yeni bir gereksinimi karşılayacak olan her değişim isteği ya da değişitirme çabası “reform” kavramıyla taçlandırılamaz.
Peki, “reform” kavramına olumluluk kazandıran öz nedir. Dünyada büyük insanlığın her alanda sürdürdüğü haklar çerçevesinde eşitlik ve özgürlük istemiyle sürdürülen büyük mücadeleler sonucu elde edilen kazanımlar eski hukukun dar kapsamına sığmaz; onu patlatır. İşte bu gelişim, özü itibarıyla tutucu bir karaktere sahip olan yargının da değiştirilmesini zorunluluk haline getirir.
Hitler iktidarının ilk yıllarında mevcut yasalarda ve genel olarak hukuk içeriğinde ve yargılama presedüründe gerçekleştirilen düzenlemelerin bütünü, hak ve özgürlükler mücadelesinde elde edilen kazanımları geriye çeken bir içeriğe sahip olduğu için, değişiklik “reform” adıyla tanımlandırılamamaktadır.
Elbette her ülkede değişen sosyal ve politik koşullara bağlı olarak hukukun ve buna bağlı olarak yargı sisteminin de yeni koşullara uyarlanmak amacıyla değiştirilmesi doğaldır. Ama “yargı sisteminde reform” gibi iddialar için, söz konusu projeyle temelde eski hukuk siteminin sadece bir boyutunu ifade eden düzenlemeler anlaşılır. Ama sistemden kaynaklı sorunlar yaşayan bir yargının reforme edilebilmesi sadece yargı sistemine dokunmakla gerçekleştirilemez. Bu tür bir durumda doğal olarak “yönetim biçiminin”, buna bağlı olarak “hukuk siteminin” ve onun sadece bir bölümünü oluşturan yargı siteminin yenilenmesi sisteme uyarlanması amaçlanır.
2019 Tarihli “Yargı Reformu Stratejisi” Belgesi Üzerine
Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan Mayı Üzerine s 2019 tarihli “Yargı Reformu Stratejisi“ adlı belgenin “giriş” mahiyetindeki bir numaralı açıklaması söz konusu girişimin yargıda bir reform arayışının ürünü olmadığını her zamanki gibi karanlık bir dil ile dillendiriyor: “Adalet sistemimizde reform arayışları yeni değildir. Zaman içinde kısmi ya da kapsamlı reform çalışmaları yapılmıştır.
Yazıya girmeden önce, hukukla ilgili bütün yazılarımın altına koyduğumu düşündüğüm bir şerhimi aktararak devam edeceğim:
“Devlet kendi şiddetine ‘hukuk’, bireyinkine ise ‘suç’ adını verir.” (Max Stirner.) Yani, devletin sözkonusu olduğu bir toplumsal örgütlenmede hukukun “adalet” kriteriyle karşılaştırılarak değerlendirilmesi haylice zordur. Birinde bütün gücü elinde tutan bir iktidarın toplumsal düzenlemeye ilişkin dikte ettirdiği kurallardan söz ediyoruz, ikincisinde ise, doğuşuyla birlikte haklar alanında eşit olduğunu düşündüğümüz bir uygulamadan. İktidar olgusunun bulunduğu bir sistemde adalet arayışı sadece “toplumsal güç dengelerinin uzlaşması temelinde biçimlenmiş bir haklar paylaşımı” olarak tanımlanabilir. Bu da sınıf savaşımı tarafından belirlenir. Ve sermayi sınıflarının iktidar olduğu bir sistemde reform türü deyimler ancak sistemin korunması ya da muhalefetin pasifize edilmesi adına gerçekleştirilir. Ve sistemde haklar ve özgürlükler alanında köklü değişiklikler gerçekleştirilmeden sistemin hukukunda ya da yargıda emekçi sınıflar, inkar edilenler, yok sayılanlar, ezilenler cephesinde özgürlükler bağlamında köklü değişimler beklemek mümkün değildir.
Yargı Reformu Stratejisi’nin ilk kez hazırlandığı 2009 yılından itibaren ise plana dayalı reform dönemine geçilmiştir. Bu dönemin ikinci reform belgesi 2015 yılında hazırlanmıştır.” 2019 girişimiyle birlikte 10 yılda 3 reform girişiminden söz ediliyor. Bu açıklama, yapılmak istenenin, yukarıda anlatmaya çalıştığım “toplumsal değişim süreçlerinin zorlamasıyla, toplumsal-siyasal kurumlarda değişimle uyumlu yeni anlayış ve yapılanmalara duyulan gereksinim” nedeniyle bir reform anlayışı olmadığını sergilemektedir. Yani ortada gerçek bir “reform” hareketi yoktur. Bu girişim, devlet iktidarını geliştirmeye yönelik bir girişimdir.
Biliyoruz ki, toplumlar tarihte her reform girişimi, sonuncu değişimin sosyal pratik içerisinde yeterince test edilmesinden sonra, yani ancak uzun zaman dilimleri arasında bir gereksinim olarak ortaya çıkabilir. Özellikle birey-birey, birey-devlet ve devletin kendi içindeki kurumlar arası ilişkileri düzenleyen hukuk ve bunun uygulama biçimi ve aracı olarak yargı sistemi, bu alanda istikrarı uzun süreli olarak sürdürebilmek için diğer resmî kurumlara kıyasla değişimde daha tutucu bir karaktere sahiptir. İhtiyaç olan alanlarda yasa çıkarmak ile, bütün bir yargı sistemini düzenlemek aynı şey değildir.
Burada söz konusu olan düzenlemenin, gerçekte, uzun süredir polis, asker, yargı, üniversiteler ve benzeri kurumlarda sürmekte olan Fethullah-Erdoğan çatışmasının, gücü eline geçirmiş olan Erdoğan’ın Güçlendirilmiş Cumhurbaşkanlığı Sistemini iyice pekiştirmek için iktidarı dışında kalmış olan mevzileri de ele geçirmeye yöneliktir.
Bu düşüncemi kanıtlamak için birkaç not yeterlidir.

****

Hukuk ve yargı alanlarına ilişkin içeriğe dokunacak ve kuruluş formunu değiştirecek gerçek bir yargı reformu bugünkü devlet biçimlenişi üzerinden gerçekleştirilemez. Bunun için atılması gereken ilk adım, hukuk ve yargıda tarihin yaşadığı bu en büyük kargaşanın nedenlerinin doğru saptanması olmalıdır.
“Doğru saptamak” sözü elbette bütünüyle görece bir içeriğe mahkumdur. Devlet-toplum ilişkisinde kurguladığınız biçim, bu iki öznenin hangisinin ve ne kadar egemen olacağı ölçüsünü temel alır. Osmanlı’dan beri toplumu devlete bağlı olarak düşünen, yani devlet öncelikli bir modelin demokratik bir toplum olabilmesi, demokratik bir hukuka ve adil bir yargıya ulaşabilmesi mümkün değildir. Batı Demokrasisi modeller ile Türkiye yönetim iadesi arasındaki temel fark buradadır.
1 – Bir hukuk-yargı reformu için atılacak ilk adım, ancak devlet-birey ilişkisini tersden kurgulayan önceki diktatoryal devlet anlayışlarının reddi olmalıdır. Aksi halde yapılacak her değişim (bugünkü devlet modeli ve iktidarın yapısının da zorlamasıyla) demokratik hakların biraz daha daraltılması; iktidar gücünün bütününün tek lider elinde toplanmasına yönelik olacaktır.
Türkiye, 12 Eylül ile kurulmuş darbeci-diktatoryal hukuk sistemini bütünüyle yargılamadan, Cunta iktidarının çıkardığı 800’ü aşkın yasayı yok saymadan demokratik bir sisteme geçiş yapamaz. 12 Eylül’ün baskı ve tehdit koşulları altında % 92 oy ile kabul edilen bir anayasasının sağı solu bükülerek, birtakım maddeleri değiştirilerek “demokratik bir anayasa” yaratılamaz. Erdoğan yönetiminin hukuk alanında bugüne kadar yaptığı bütün değişimler, Evren iktidarının mirası üzerine oturmuştur. 12 Eylül hukukunun Erdoğan’ın diktatoryal yönetimine hizmet edebilecek bütün mantığı ve maddeleri Erdoğan sistemi tarafından hassasiyetle korunmakla kalmamış, lider sultasını daha da geliştirecek katkılarla iktidar tek elde toplanmıştır.
Böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü kendi tarihiyle doğru bir hesaplaşmayı yapamamış hiçbir ülke, hiçbir devlet ya da halk, o tarihin baskısı altında yönetimini sertleştirmekten başka bir yol bulamaz. Tayyip’in liderlik ihtirası Türkiye’nin bütün enerjisini tüketirken, Türk halkının da giderek daha fazla liderine benzeyerek Solomon Asch’ın deneyimlerinden de tanığı olduğumuz bir “koyunlaşma-koyunlaştırılma” sürecine girdiğini üzülerek görebilmekteyiz. Bu kadar fazla yalan söyleyebilen bir lideri benimseyebilmek için öğretilmiş bir bilinçle yalanın meşruiyetini savunmak; halklara yönelik bu kadar zalim davranışlara tahammül ederek “liderin yanında kalabilmek” için mağduru suçlu ilan etmek gibi adalet yoksunluğu yaşanır. Ve sonuç olarak ‘lider yönetimi’ne geçmiş ve kendisini denetleyecek bütün kurumları kendisine bağlayarak etkisiz hale getirmiş olan bir lider bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felakettir.
2 – Erdoğan yönetiminin hukukta, yargıda ya da diğer devlet kurumlarında demokrasi ve özgürlükler lehinde bir reforma gitmesinin mantıken de anlamı yoktur. Zira bu iktidar Kanun Hükmünde kararnameler; Olağanüstü Hal Kararları gibi diktatoryal araçlarla tam anlamıyla bir “sultanlık” sistemini sürdürmektedirler. Demokrasinin ve özgürlüklerin gelişiminden yana olmak, bu yönetimi çocuk cinayetlerinden (Kürt illerinde “polise taş atan çocukların da öldürülebileceğine yönelik beyanatı unutulmamalıdır) ve yolsuzluk ve rüşvete; Soma, Roboski, Gezi, Ankara Garı, Suruç, Cizre vb toplu katliamlardan meclis kararı olmadan komşu ülkelere savaş açmak ve saldırmaya; cinayet örgütü İŞİD’e silah ve cephane yardımı yapmaktan “barış akademisyenlerini” barış talepli bir bildiriden dolayı mahkum etmeye, ve dahası onbinlerce gazeteci, sanatçı, akademisyen, politiker ve diğer yeni mültecinin ülkelerini terk etmek zorunda bırakmaya kadar birçok suçtan yargılanma-sına neden olacaktır.
3 – Avrupa Sürgünler Meclisi’nin bir bildirisinde şunları ifade etmiştik: “Erdoğan ‘bu reform belgesiyle, AB tam üyelik sürecine bağlılığımızı da ifade etmiş oluyoruz’ ifadesini kullanıyor… Oysa Türkiye “OHAL Uygula-malarının ve Kanun Hükmünde Kararname’lerin ve daha sonrasında ve bugün de süren siyasi mahkemelerde verilen ceza kararlarının ve tutuklamaların, adil yargılama ilkelerine aykırılıkları nedeniyle uluslararası hukuk normlarına uymadıkları ve taraflı görüldükleri” için AİHM tarafından suçlu bulunan Türkiye, bu kararları hiçbir hukusal düzlemde geçerli kabul etmiyor ve tanımıyor.
4 – Yargı Reformu Stratejisi, bütünüyle manipüsyon amaçlı yalana başvurarak hazırlanmıştır. 3. Giriş notu şöyle diyor: “Şimdiye kadar yürütülen çalışmalarla; hukuk devletinin güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin korunup geliştirilmesi, etkin ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin oluşturulması amaçlanmıştır.”
Böylesine cesurca ortaya atılabilen bir yalan olamaz. Oysa Avrupa Sürgünler Meclisi’nin saptadığı görünüm anlatılanın tam zıddıdır. “Bugün Türkiye`de 150’den fazla gazeteci, 70 binden fazla öğrenci, 9 vekil, 68 belediye başkanı tutuklu. Cezaevlerindeki insan sayısı 264 bini aşıyor.” Ülkede “iş kazası” olarak tanımlanan işçi cinayetleri her ay yeni bir rekor kırıyor; bugünkü hukuk uygulaması kapsamında mahkemede kıravat takarak iyi halden yararlanacağını bilen erkek canilerin gerçekleştirdiği kadın cinayetleri; çoğu zaman cina-yetle sonuçlanan çocuklara yönelik taciz ve tecavüzler bütün tarihimizde görülmemiş bir boyutta tırmanmıştır.
5 – Bugün Türkiye’de hukuk ve yargı bütünüyle siyasi otoritenin belirleyici keyfiliğin egemen olduğu bir keşmekeş içerisindedir. Tayyip, henüz sorgulanmamış tutuklular hakkında basın önünde bile “suçludur” fetvasını açıkça verebilmekte ve yargı “durumdan görev çıkarıp” bu kararı hukuksal statüye kavuşturmaktadır. Basın toplantılarında “benim yargıcım bunun hesabını soracaktır” diyerek savcılara ve hakimlere açık talimat verebilmektedir.
6 – Aynı belge ve yine daha giriş satırlarında “Adalet sisteminde reform ihtiyacı, temel olarak toplumsal taleplere dayanmaktadır” diyerek toplum algısını yanıltmaya çalışmaktadır. Elbette Türkiye halklarının büyük çoğunluğu yeni bir Anayasa’dan başlayarak hukuk anlayışının ve sisteminin bütünüyle reforme edilmesinden yanadır.
Ama 17 yıldır bu talebi kullanan Erdoğan, yeni bir Anayasa söylemini sadece seçim öncesi tarihlerde gündemleştirip, sonrasında sözünü tutmayarak günümüze kadar bu görevden kaçmıştır. Mevcut devlet iktidarının halktan gelen bir reform talebini ciddiye almak gibi bir derdi olmadığı gibi, toplumun bu doğrultudaki taleplerini ortaya çıkaracak bir çalışma da asla gerçekleştirilmemiştir. Bütün kurumlarıyla birlikte Tayyip ile özdeşleştirilmiş “Devlet”, TBMM’nin işlemesini de engelleyerek kendi bildiğini uygulamaya devam ediyor. Bu konuda kamuoyunu bilgilendirmeye yönelik hiçbir ciddi çalışma gerçekleştirilmemiştir.
7 – Reform iddiasıyla yazılan bu belge, aslında “yalanların efendisi” tarafından kaleme alınmış muhteşem bir eserdir. Yorumsuz olarak şu üç konuyu aktararak bu bsölümü bitirmek istiyorum:
Belge’de öne çıkan ana başlıklar, “hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin daha etkin korunup geliştirilmesi, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının güçlendirilmesi, sistemin şeffaflığının artırılması… Türkiye, bu Strateji Belgesi ile demokrasisini güçlendirmeye, hak ve özgürlükleri geliştirmeye ve genişletmeye güçlü bir şekilde vurgu yapmaktadır.”
“İnsan haklarının vazgeçilmez bir parçasını oluşturan ifade özgürlüğü, demokrasilerin en önemli koşulu ve unsurudur. Son on altı yıllık süreçte ifade ve medya özgürlüğünün geliştirilmesine yönelik önemli adımlar atılmış ve başta Anayasa olmak üzere mevzuatta köklü değişiklikler yapılmıştır.”
“Geçmişte ileri sürülen sistematik işkence ya da kötü muamele iddiaları artık bulunmamaktadır.”
“Tutuklama bir cezalandırma aracı değil, ceza soruşturma ve kovuşturmalarının etkinliğinin temini için düzenlenmiş bir koruma tedbiridir. Mevzuata göre tutuklama, istisnai nitelikte-dir.”
Söz konusu belgeden alarak yukarıya aktardığım bütün alıntılar, korku duvarını aşmış insanların cesaret edebileceği büyük yalanlardır. Bunu, “adalet” işlerini yürütmekte olan bir devlet kurumunun üretmiş olması, bu yapının bütünü bilinince çok da şaşkınlık yaratmıyor. Sadece, bu kadar fazla sayıda yalanın birkaç paragraf içerisine sığdırılabilmiş olması, mantığına güvenen insanlarda bile şaşkınlıkla büyümüş bir hayranlık hissini üretmektedir.
Tarihte benzerleri çok nadir görülebilen ama Türkiye’de güncel yaşamın bir parçası haline gelmiş olan rutin bir ayrıntıdır bu resmî tarz. Ve bütün bunlar, politik ahlak düzelmeden yargının da düzelemeyeceğinin kanıtıdır.
Avrupa Sürgünler Meclisi
(Ön not: UMUT Gazetesi’nde yayınlanan yukarıdaki yazıya Avrupa Sürgünler Meclisi’nin Avrupa’daki sürgünler için hazırladığı programdan da aktarmalar ekleyerek kurumun düşüncelerini de aktarmaya çalışacağım. Unutulmamalı ki dünyanın hangi ülkesinde yaşıyor olursa olsun, sürgünlerin talepleri her ülkede esas olarak aynıdır. Ve Avrupa’da mülteciler için isteklerimizin fazlasını Türk devletinden de istemek en doğal ve adil olan bir hak talebidir. Çünkü en azından son yüzyıllık tarihin bütününde, neredeyse kesintisiz olarak bölgedeki saldırgan politikalarıyla yarattığı uluslararası terörün etkisiyle “mültecilik” olgusunun bölgede en önde gelen faili sömürgeci Türkiye devletidir.)
Türkiye’de Cumhuriyeti devletlerinin hiçbiri ülkesinden göç etmek zorunda kalmış sürgünlerin sorunlarına eğilmemiş, hiçbir çözüm arayışı içerisine girmemiştir. Oysa Osmanlı’nın İttihat ve Terakki döneminden itibaren birçok kez gerçekleşen ve özellikle 1914 Ermeni, Asuri-Süryani Soykırımı, 1919-20 Rum Pontus halkının göçertilmesi; 1938 sonrası Dersim halkının iç ve dış göçe zorlanması sonucu Anadolu-Mezopotamya toprakları dışına kitlesel olarak kaçmak zorunda bırakılışları Cumhuriyet döneminde de artarak devam etmiştir. 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 askeri darbeleri sonrası onbinlerce devrimci demokrat muhalif politik insan Askeri Cuntaların “hukuk içi ama adalet dışı uygulamaları” sonucunda ülkesini terketmek zorunda kalmıştır.
2012 yılı Aralık ayında bir grup insan “Sürgünlük” sorununu ortak bir gündemle tartışıp, sorunun çözümüne yönelik adımlar atmak amacıyla toplanıp Avrupa Sürgünler Platformu’nu kurdu. Platform içerisinden oluşturulan bir Meclis, kısa bir süre Avrupa Sürgünler Meclisi’ni (ASM) oluşturarak çalışmalarına başladı.
ASM kurumlaşma sürecini tamamladıktan sonra sorunu Avrupa içinde tartışarak, talaplerini ülkeye doğru taşımaya çalıştı. Özellikle 2015 Seçimleri döneminde kırıntı mahiyetinde de olsa kalabilmiş bir “demokrasi esintisini” değerlendirerek, özellikle bu konuda duyarlı olan HDP’li milletvekillerinin çabalarıyla sorunu başlıklar halinde de olsa TBMM’ne taşıyabildiler. Süryani halkının kiliselerinin iade edilmesi; sürgündeki Süryanilerin terkedilen topraklara tekrar dönebilmelerini sağlayacak önergelerle soruna ilişkin duyarlılık sergilediler. Ne var ki 1 Kasım 2015 seçimleri sonrası ülkede yaşanan demokrasinin budanması ve yaşanan savaş gerilimi ve arkasından günümze kadar artarak devam eden bu psikolojik hava, taleplerin sürdürülmesini ve takibini olanaksız hale getirdi.
Avrupa Sürgünler Meclisi’nin Türkiye’de bir hukuk reformundan beklentileri nelerdir?
29 Haziran 2013 tarihinde Brüksel’de gerçekleştirilen Avrupa’da kurulu Anadolu kökenli halklar ve Avrupa’da örgütlü işçi ve emekçi örgütlerinin temsilcilerinden oluşan 76 kurumu temsilen yaklaşık 400 katılımcı-nın yer aldığı Barış ve Demokrasi Meclisi’nde, Avrupa Sürgünler Meclisi (ASM) adına tarafımdan hazırlanan ve ASM Eş Sözcüsü olarak bizzat sunduğum “Sürgünlük ve Sürgünlere İlişkin Demokratik İstemler” başlıklı tebliğde konuya ilişkin temel kavramların açılımı ve bu kapsamda Türkiye’den beklentilerimiz ve taleplerimiz şöyle dillendirilmişti:
İlk imzacılar arasında Türkiye’nin de bulunduğu 1951 Sözleşmesi, Eylül 2001 itibariyle 141 devlet tarafından imzalanmıştır. 1951 Cenevre Sözleşmesi, 1. madde A fıkrasına göre, mülteci; ” 1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; yahut milliyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yasadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişiler…” olarak tanımlanır.
Sığınmacılık (ve mültecilik) hali zorunlu göç ettirilmek, göçertilmek olarak bir sürgünlük halidir. Bu anlamda tanımlarsak: “Sürgünlük, sosyal, politik, inançsal farklılıklar veya savaşlar ve benzeri nedenlerle ya da doğal afetlerle gerekçelendirilerek insanların doğdukları toprakları ya da yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakma ya da bıraktırılma halidir. Kendi iradesi dışında bir dayatma olarak bu hal içinde yaşamak zorun-da bırakılan kişi ise, sürgün olarak tanımlanır.”
TÜRKİYE’YE YÖNELİK İSTEMLER
A- Ülkeye dönüş için: 
  • Sürgünlerin ülkelerine güvenli girişini sağlamak için bir genel siyasi af çıkarılmalı; 
  • 12 Mart ve 12 Eylül Askeri cuntaları ve öncesi ve sonrasında vatandaşlıkları ellerinden alınmış, vatandaşlıktan atılmış herkesin vatandaşlık hakları şartsız olarak geri verilmeli;
  • Sürgünlerin takibatına yönelik Interpol ya da benzeri yapılar üzerinden arama ve tutuklama talepli tüm devlet girişimlerine son verilmeli, bu tür dosyaların bütünü iptal edilmeli; 
  • Bütün sürgünler için ülkeye özgür olarak girebilecekleri hukuksal koşulların yaratılması; ülkeye dönüp dönmemelerine bağlı olmaksızın hepsinin ülkede barınma, çalışma, emeklilik ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı vb. bütün sosyal güvencelerin sağlanması; 
  • Sürgünlerin askerlik işlemlerinden muaf tutulması ya da makul bir yaş üzerinde askerlik sorumluluğunun kaldırılması; 
  • Sürgünlerin mesleki özlük haklarının kabulü ve kamu islerinde görev yapması yönündeki yasakların ve hukuki ya da fiili ayrımcılığın bütünüyle kaldırılabilmesi için yasal düzenlemelerin yapılması; 
  • Sürgünlerin dönüş sonrasında siyaset yapmaları yönündeki tüm engellerin kaldırılması.
B- Ülkede yaşam güvencesi için:
  • Ülkesinde işkenceye uğramış ve uzun yıllar yurt dışında yaşamak zorunda kalmış sürgünlerden özür dilenmesi, işkencecilerin yargılanmasının yollarının açılması;
  • Sürgün uygulamasının temelini oluşturan başta düşünce, düşünceyi ifade etme ve örgütlenme haklarının kullanımını zorlaştıran, sınırlayan ya da tamamen ortadan kaldıran yasalar ve içtihat vb. hukuksal dayanaklar bütünüyle ve sonuçlarıyla birlikte kaldırılmalı, bu tür uygulamalar temel insan haklarını ihlal suçu olarak hükme bağlanmalıdır. 
  • Yapılacak bir anayasada, hangi gerekçeyle olursa olsun hukuken ya da fiilen kişileri sürgüne zorlamak bir insanlık suçu olarak ilan edilmeli ve bu ilke, anayasal güvenceye bağlanmalıdır;
C- Zararların tazmini için: 
  • Sürgünlüğe neden olan hukuki kararlar ya da idari uygulamaların sonucu olarak ya da vatandaşlıktan atıldıkları için mallarına el konulan bütün sürgünlerin malları koşulsuz olarak gerçek sahiplerine ya da mirasçılarına iade edilmeli ve sürgünlerin uğratıldığı maddi ve manevi zararlar adil bir uygulamayla telafi edilmelidir; 
  • Sürgünler sadece kişisel olarak ülkelerinde özgür yaşama hakları değil kültürleri de gasp edilir. Türkiye’de de onların yaşadıkları yerleşim yerlerinin adları değiştirildi, ana dilleriyle söyledikleri şarkılar Türkçeleştirildi; ibadethaneleri fiilen yok edildi. Sürgünlerin kendi kültürlerini ana dillerinde yaşayabilmeleri ve bu kültürü katılımlarıyla geliştirebilmeleri için, başta ana dilde eğitim hakkı olmak üzere, bu amaca ilişkin hakların bütünü iade edilmelidir.
AVRUPA’YA YÖNELİK İSTEMLER
  • AB veya ikili ülkelerle yapılan anlaşmalar sonucu sürgünler üzerinde oluşturulan baskı anlaşmaları iptal edilmeli, sürgünlere yönelik ayrımcı uygulamalara son verilmelidir. 
  • Birleşmiş Milletler’in 1990’lar ve 2000’li yıllarda kararlaştırdığı sığınmacı, mülteci ve göçmenlere ilişkin olarak ailelerinin haklarını koruma ve geliştirmeye yönelik uluslararası anlaşma, buna imza veren devletlerin ulusal parlamentolarında henüz onaylanmamasından dolayı 20 yılı aşkın bir süredir uygulanamamaktadır. Avrupa devletleri bu anlaşmayı derhal uygulamaya sokmalıdır. 
  • Ulusal hukuklar açısından ister sığınmacı ister mülteci olarak kabul edilsinler, sürgünler üzerindeki politika yapmak vb türünden bütün kısıtlamalar kaldırılmalı, insan hakları ilkelerine bağlı kalınmalı ve daha fazla geliştirilmelidir. 
  • (Avrupa ülkelerinde yaşayan) Bütün sürgünlerin anadillerinde eğitim hakkı verilmelidir.
ÖZGÜN İSTEKLER
  • Türkiye’den ve Avrupa ülkelerinden isteklerin uygulanmasında, sürgünlüğü erkeklerden daha özgün ve zor koşullarda yaşayan çocuklar ve kadınlar için öncelik tanınması. 
  • Avrupa ülkelerinin çıkar ilişkileri üzerinden yapılan anlaşmalarla Türkiyeli politik sürgünler hakkında uydurma gerekçelerle Interpol’u devreye sokarak baskı uygulaması son yıllarda giderek artmıştır. Bu uygulamaların büyük çoğunluğu Avrupa ‚da geçerli olan yşasalara da kökten aykırı olmasına rağmen, bu amaçlı tutuklanmalarıda ancak kararlı direnişlere giderek sürgünler doğal haklarına yeniden kavuşturulabilmektedirler. Interpol’ün bu konudaki hukuksuz davranışları sürgündeki politik muhalifleri korkutmayı özel olarak hedeflemektedir. ASM, bu konuda yapacağı çalışmalarla Türkiye yönlendirmesi olarak politik muhalifler üzerinde sürdürülen bu Interpol terörünün kaldırılması için her türden çalışmayı sürdürecektir.

24 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir