Tag: Paris

Sürgünde Katledilen,Üç Yurtsever Kürt Kadını Unutmayacağız!

fidanleylasakine

Fransa’nın başkenti Paris’te 9 Ocak 2013’te katledilen PKK kurucularından Sakine Cansız,KNK ParisTemsilcisi Fidan Doğan ve Gençlik Hareketi üyesi Leyla Şaylemez isimli üç Yurtsever Kürt Kadının, Türk MİT`inin yönlendirdigi bir tetikçi katil tarafından gündüz vakti ve Paris’in göbeğinde bir apartman dairesinde katledilmesinin üzerinden 8 yıl geçti.

Türk devleti  kuruluşundan günümüze organizeli bir katliam şebekesidir. Muhalif olan herkesi bastırmak, zindana atmak yanında katletmekle tarihini şekillendirmiştir. Bunu doğrudan kolluk güçleri ile yaptığı gibi isimleri çete, gladyo, komando, kontrgerilla vs. şeklinde döneme göre değişen ama işlevi suikast ve katliam olan güçleri de devreye sokmuştur, sokmaktadır. Bu güçler doğrudan devletin istihbaratı ve özel birimleri ile çalışıp yönlendirilir. Topal Osman’dan Ogün Samasta, Alaaddin Çakıcıdan Ömer Güneye hepsi bu organizasyonun parçası ve uzantısıdır. Devlet bu güçlerle muhaliflerini, yurtseverleri, devrimcileri, komünistleri katleder ve işi bittiğinde onları da ortadan kaldırır. Bu bir gelenektir. Bu yolla onlarca aydın, yüzlerce devrimci ve komünist katledilmiştir. Ama asıl olarak on binlerce Kürt bu şekilde 90’larda, devamında ve bugünde  bu yolla kıyımdan geçirilmektedir.

Türk devleti sadece Türkiye’de tespit ettiği devrimcileri, yurtseverleri, komünistleri katletmekle kalmıyor. Yurt dışında sürgünde yaşamak zorunda bırakılan devrimci ve yurtseverler de Avrupa’da tespit edildiklerinde Türk devletinin yönlendiriciliğinde, uzantılarının veya MİT elemanlarının görevlendirilmesiyle katlediliyorlar.

Tarihsel hafızamızda olan ve sürgünde Türk devleti eliyle veya yönlendirmesiyle katledilenler;

TKP/ML’den Katip Saltan 1981, Nubar Yalım ise 1982 yılında Hollanda ve Almanya’da;

1994 yılında Londra’da sendikacı Mehmet Kaygısız, Kürdistan Dayanışma Komitesi Başkanı Teofilas Yorgiadis 20 Mart 1994’te Lefkoşe’de evinin önünde;

31 Aralık 1994’de Halkın Günlüğü taraftarları olan Nurettin Topuz, Mustafa Akgün, Mustafa Aksakal Almanya’da;

Son olarak Paris’in ortasında 9 Ocak 2013’de PKK kadroları ve sembol isimleri Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez faşist katillerin hunharca katlettiği devrimcilerdir.

Bu katliamların her biri karanlıkta kalmıştır. Yakalanan tetikçilerden Kimisi TC’nin istihbarat elemanı olarak sahiplenmesiyle serbest bırakılmış, kimisi hiç açığa çıkmamıştır.

Paris katliamının tetikçisi Ömer Güney ise soruşturma sürerken “hastalanarak” ölmüş olmasıyla dosya kapatılmaya çalışılsa da, Dünya demokratik kamuoyu bilmelidirki; Paris`te katledilen 3 Kürt yurtsever devrimci kadının katliamının planlayıcısı, ve organize edicisi Türk devletidir.

Tıpkı, Hrant Dink katliamında olduğu gibi. Türk devleti siyasi cinayetler tarihine 9 Ocak`ta Sakine, Fidan ve Leyla`yı ekleyerek katliamcı sicilini bir kez daha kabartmıştır. Tekçilik virüsünün yön verdiği katliam geleneği bugünde hızından bir şey kesmeden yine Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında devam etmektedir.

Paris`te Sürgünde katledilişlerinin 8. yılında Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Saylemez şahsında tüm katledilenleri anıyor, Katilleri Lanetliyoruz !

 

ASM ( Avrupa Sürgünler Meclisi ) olarak, her milliyetten Sürgünleri, ilerici ve devrimci güçleri yapılacak anma etkinliklerine katılmaya çağırıyoruz.

61 kez okundu.

Paris`te “Maraş’dan Roboski’ye katliamların hesabını soracağız!” yürüyüşü gerçekleştirildi

Paris’te Maraş ve Roboski katliamlarının yıldönümünde, devrimci-demokratik kurumların çağrısıyla “Maraş’dan Roboski’ye katliamların hesabını soracağız!” sloganıyla 26 Aralık tarihinde yürüyüş gerçekleştirildi.

Politik Sürgünlerinde yoğun olarak yer aldığı Yürüyüş, Paris Gare de L’Est önünde başladı.

Meşalelerin de olduğu yürüyüşte, ses aracında Fransızca-Türkçe-Kürtçe “Kürdistan faşizme mezar olacak!”, “Katil devlet hesap verecek!”, “Kahrolsun Faşist Diktatörlük!”, “Faşizme karşı omuz omuza!”, “Faşizmi döktüğü kanda boğacağız!”, “Zindanlar boşalsın tutsaklara özgürlük!” gibi sloganlar ve marşlarla Republique Meydanı’na gelindi.

Republique Meydanı’nda devrim ve sosyalizm mücadelesinde ölümsüzleşenler anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Sonrasında kurumlar adına Türkçe, Fransızca ve Kürtçe ortak metin okundu.
“Türk devletinin imha ve inkar politikalarının sayısız örneğiyle tarih sayfalarına ve toplumsal belleğinde yer ettiğini, haftalardan aylardan ziyade, her gün bir katliam yaşandığına tanıklık edildiği” ifade edildi. “Günümüzde halen bu katliamların sürdüğü” belirtildi.

Açıklamanın devamında “İçinde bulunduğumuz Aralık ayı içinde 3 büyük katliam aklımıza ilk gelenler arasındadır. 19-22 Aralık 2000 hapishaneler katliamı, 19-26 Aralık 1978 Maraş katliamı ve 28 Aralık 2011 Roboski katliamı. Tarihler ve mekanlar değişse de, pratik uygulayıcıları başkaları da olsa, asıl fail değişmemektedir: Sömürü ve talan düzeninin efendileri ve onların çıkar bekçiliğini yapan TC devleti.”dir denilerek bu katliamları unutmadık ve hesabını soracağız denilerek bitirildi konuşma.

 

 

 

 

 

15 kez okundu.

YILMAZ GÜNEY’İ 36 YIL ÖNCE SÜRGÜNDE KAYBETMİŞTİK- Doğan Özgüden

118995726_10159020628563641_3878483396826522271_n
BÜYÜK SİNEMA USTASI VE SOL MÜCADELE İNSANI
YILMAZ GÜNEY’İ 36 YIL ÖNCE SÜRGÜNDE KAYBETMİŞTİK
Tam 36 yıl önce, 9 Eylül 1984’te, Belçikalı ve göçmen demokrat dostlarımızla, Şili faşist darbesinin 11. yıldönümü dolayısıyla iki gün sonra, hemen ardından Türkiye’deki 1980 faşist darbesinin 4. yıldönümü dolayısıyla 12 Eylül’de yapılacak etkinlikleri konuşuyorduk.
Her iki etkinlikte gösterilecek filmler konuşulduğunda bittabi hiç tartışmasız Şili için Costa Gavras’ın Kayıp (Missing), Türkiye için ise Yılmaz Güney’in Yol filmi öne çıkıyordu.
Fazla tartışmaya da gerek yoktu, her iki film de, iki yıl önce, 1982 Cannes Film Festivali’nde birlikte “Altın Palmiye” ödülünü paylaşmıştı.
Tam da bu konuyu tartışırken Paris’ten gelen bir telefon mesajı gündeme bomba gibi düşmüştü… Yıllardır amansız bir hastalığa karşı mücadele veren Yılmaz Güney ardında gurur dolu bir geçmiş bırakarak yaşama veda etmişti.
Gerek sinema sanatına, gerekse Türkiye’nin ve de dünyanın demokratikleşme mücadelesine daha birçok kalıcı katkılarda bulunabilecek olan Yılmaz Güney’i henüz 47 yaşındaken kaybetmemiz bizler için her bakımdan büyuk bir darbeydi.
Yılmaz Güney’le aynı tarih kesitinde birer yıl arayla doğmuşuz. Savaş yıllarında ben demiryolcu çocuğu olarak bozkır insanlarının yoksulluk ve acılarını paylaşırken Yılmaz da işçi çocuğu olarak Adana sokaklarında ekmek parası peşinde koşmaktaymış.
Benim gazeteci, Yılmaz’ın da yazar ve sinema sanatçısı olarak sürgüne kadar uzanan mücadeleli yaşamı seçişimizde, sayısız yaşıtlarımız gibi, hep bu arka planın büyük rolü vardır.
Yılmaz’ı görsel olarak ilk kez 1959 yılında Milliyet’in İzmir temsilcisiyken Alageyik filminin başrolünde tanımıştım. Düşünsel yakınlığımızı ise Yeni Ufuklar Dergisi’ndeki öyküleriyle…
1962 sonunda İstanbul’daydım… Türkiye İşçi Partisi genel merkezi ülkenin en seçkin sol aydın ve sanatçılarının uğrak yeriydi… Ama Yılmaz yoktu…
Yoktu, çünkü o günlerde bir dergiye yazdığı yazıda komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Konya’da sürgün cezasını çekmekteydi.
Demem o ki, Yılmaz daha o yıllarda sürgüne yazgılıydı…
Türkiye’de uğradığı baskılar tıpkı Nazım Hikmet gibi onu da yurt içi sürgününden 20 yıl sonra, yurt dışı sürgününe mecbur etti.
Yılmaz’ın sürgüne çıkışı, ardından da Cannes Film Festivali’nde Yol filmiyle Altın Palmiye’yi Costa Gavras’la paylaşması, Türkiye’yi büyük bir hapishaneye dönüştüren Evren faşizmine vurulan en büyük darbelerden biriydi.
Ölünceye kadar da anti-faşist mücadelesini zor sürgün koşullarında da sürdürdü.
Aslında Yılmaz’ın sürgünde mücadeleye katkısı daha önceki yıllara, 1971 darbesi sonrasına dayanır.
Solun birçok aydını ve sanatçısı gibi Yılmaz da o yıllarda askeriyenin zındanındadır. Ama yurt dışında cuntaya karşı yürütülen mücadelenin en önemli referans isimlerindendir.
Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Demokratik Direniş Hareketi olarak düzenlediğimiz birçok protesto etkinliğinde Türkiye sinemasını Yılmaz’ın Umut filmi temsil etmişti.
1980 darbesinden sonra da Avrupa’da yeniden yükselen anti-faşist direnişe yine Yılmaz’ın bir başka gerçekçi filmi Sürü yeni bir ivme kazandıracaktı.
12 Ocak 1981… Türkiye İşçi Partisi genel başkanı Behice Boran siyasal sürgün olarak Brüksel’de misafirimiz… Demokrasi İçin Birlik örgütümüzün yürüteceği kampanyalar üzerine görüşüyoruz… Belçika’nın Fransızca radyosu RTB’den bir telefon geliyor.
– Yılmaz Güney’in Sürü filmi Belçika Sinema Eleştirmenleri Birliği’nin büyük ödülüne layık görüldü. Radyoda bir tanıtım yapabilir misiniz?
Stüdyoya girip Yılmaz’ı, uğradığı baskıları ve de 1980 Darbesi’nin ardından uygulanan devlet terörünü anlatıyorum.
Cunta’nın terörü Sürü sayesinde Belçika medyasında gündeme oturuyor.
Belçika Sinema Eleştirmenleri Birliği’nden arıyorlar:
– Yılmaz Güney’in filmini ödüllendirdik, ama halen hapiste olduğunu söylüyorsunuz. Ödülü kime ve nasıl verebiliriz?
Büyük raslantı… Sürü’de başrolü oynayan Melike Demirağ ve eşi Şanar Yurdatapan o sırada Almanya’da sürgünde… Derhal kendileriyle temas kuruyorum ve Brüksel’deki törene Yılmaz Güney adına Melike Demirağ katılarak ödülü alıyor.
Tam bu olayın sevincini yaşarken Hürriyet Gazetesi’nin Avrupa baskısı geliyor… Manşet: “Acı Akıbet: Boran ve Gazioğlu artık ‘Türk değil!”
Birkaç gün sonra tüm medyada yeni bir haber: Şanar ve Melike de vatandaşlıktan atılıyor.
Bu uygulama onlarla da sınırlı kalmıyor, bir süre sonra Türkiye’yi terkeden Yılmaz Güney’in de dahil olduğu yüzlercemiz Cunta şefi Evren tarafından “kansızlar” diye suçlanarak vatansızlaştırılıyoruz.
Cannes’da büyük ödül alan Yılmaz artık 80 sürgünlerinin en önemli ismi… Konuşması için Avrupa’nın dört bir yanından çağrılar alıyor. Brüksel’de düzenlediğimiz bir toplantıya katılması için ısrar ediyoruz, ama o çoktan kendisinin en güçlü ifade aracı olan sinemada yeni bir ses getirmek için çalışmaya koyulmuş, Paris’ten ayrılamıyor…
Türkiye’deki mahpus çocukların dramını yansıtan Duvar filmini gerçekleştirmek için gece gündüz çalışıyor…
Bunun yanısıra Paris’te ardıarkası kesilmez direniş gecelerinin en güçlü hatibi… En son 1984’ün Newroz’unda yaptığı son konuşmayı anımsıyorum. Kürt özgürlük savaşının ergeç zafere ulaşacağını tüm dünyaya haykırıyordu:
“Ezilen sınıfların kardeşliği en güçlü silahlarımızdan biridir. Dost ve düşman herkes bilsin ki kazanacağız…Mutlaka kazanacağız…Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir… Yaşasın Kürt-Türk, Acem ve Arap halklarının kardeşliği ve dayanışması…”
Ama Türkiye’deki mahpus yıllarında tedavi edilemeyen hastalığı bünyesini kemiriyor ve henüz 47 yaşında, en verimli çağındayken onu bizlerden kopartıp alıyor.
Yılmaz şimdi bir direniş simgesi olarak Paris komüncüleriyle birlikte ünlü Père Lachaise’de yatıyor…
Tıpkı Nazım Hikmet’in Moskova’daki Novodeviç Mezarlığı’nda yattığı gibi…
Sevgili Yılmaz’ı, Nazım Hikmet’in Benerci için yazdığı o muhteşem finalle anıyorum:
Bu giden
Bir
Biten
Şarkı değildir.
O
büyük
bir
ışık
gibi döğüştü.
kasketli
bir güneş
halinde düştü.

85 kez okundu.