Tag: Avrupa Sürgünler Meclisi

ASM : İnterpol tutuklamalarına son verilsin, İsmet Kılıç serbest bırakılsın!

ismet-kilic-interpol-tarafindan-slovenya-da-gozaltina-alindi

Türkiye kökenli Almanya vatandaşı İsmet Kılıç, Türkiye’nin isteği üzerine Slovenya’da İnterpol tarafından gözaltına alındı.

22 yıldır Almanya’nın Duisburg kentinde yaşayan çifte vatandaş İsmet Kılıç’ın, tatil için gittiği Hırvatistan dönüşünde, Slovenya sınır polisleri tarafından 26 Temmuz’da gözaltına alındı.

1996 yılında Ankara DGM’de gıyabında yapılan yargılamada sendikal faaliyetleri gerekçesiyle 7 yıl 6 ay hapis cezası verilen iki çocuk babası (7/11) İsmet Kılıç, 1997 yılından beri Almanya’da yaşıyor ve 2009 yılından bu yana da Alman vatandaşı.

İsmet Kılıç’ın 1992-1995 yılları arasında Ankara BEM-SEN’de (Belediye Emekçileri Sendikası) Başkan ve Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapmış, baskılar ve verilen hapis cezaları sonucu ülkesini terketmek zorunda kalmış bir Sürgün.

Aralarında tanınmış yazar Günter Wallraff’ın da bulunduğu çok sayıda aydın ve insan hakları savunucusu, gözaltına alma işlemini kınadı.

ASM ( Avrupa Sürgünler Meclisi )`de  interpol üzerinden AB ülkelerinde sürdürülen Türk Devletinin terörüne destek olma girişimlerine ve tutuklamalara son verilmesini, İsmet Kılıç’ın en kısa zamanda serbest bırakılmasını talep etti.

 

117 kez okundu.

ASM,13 Aralık 2019 tarihinde Nürnberg`de uluslararası sempozyum gerçekleştirecek

Avrupa Sürgünler Meclisi’nin değerli üyeleri,

Değerli sürgünler ve sürgün dostları,

Dünya ölçeğinde günümüzün en önemli sorunlarının başlarında yer alan sürgünlük ya da yaygın kullanımıyla mültecilik olayı, tarihin tanık olduğu ve yazdığı bütün trajedilerden daha acılarını neredeyse her gün ve her saat yaşatarak sürüyor. Bilimsel sosyal araştırmalar da gösteriyor ki, insanlığın büyük utancı olan bu olgu önümüzdeki yıllarda da, daha büyük bir ivme ve kitlesellik kazanarak sürmeye devam edecektir.

Dünya bütününde kapitalist-emperyalist sistemin yarattığı eşitsiz gelir dağılım; yoksullaştırılmış ülkelerin, başta enerji kaynakları olmak üzere maddi zenginliklerinin bütününe el koyma amacıyla üretilen yapay iç savaşlar; dünyanın emperyalist güçlerinin bölgesel hegemonya kurmak amacıyla sudan bahanelerle ürettikleri sıcak savaş saldırganlığı; emperyalizmle işbirliği içerisinde rant kapmaya çalışan açık diktatoryal sistemler insan varlığını hiçe sayarak, bu olguyu “kendi kontrollerinde” sürdürmekte bir sakınca görmemektedirler.

Oysa dünyanın açları, yoksulları, kendilerini bu insanlık dışı yaşama mahkûm eden ve varlıkları sayılabilecek kadar az olan bir avuç tekelci milyarderden binlerce kat daha büyük bir çoğunluğu oluşturmaktadırlar.

***

Resmi enflasyon rakamları 16 yılda yaklaşık 4 kat, buna karşın açlık sınırı rakamları yaklaşık 5 kat artış gösteren Türkiye, bir yanda ülkede kendine muhalif olan özgürlük yanlısı kitleleri sürgüne zorlayarak mağdur ederken, öte yandan kendi sisteminin ürettiği bölgesel savaştan can derdiyle kaçan savaş mağduru Suriyeli sığınmacıları Batı’ya satmaya çalışan insan tacirliği yapmakta bir beis görmemektedir.

Türkiye’de, sistemin neden olduğu ekonomik-politik sosyal kriz ve bölgesel saldırganlık politikasının sonuçlarından biri olarak ortaya çıkan, değişik halk, inanç ya da kültürden milyonlarca insanı kapsayan bu kitlesel göç yolcuları, önemli bir kısmı denizlerde kaybolarak, belirsiz geleceklere doğru umut yolculuklarına çıkmaktan başka bir çözüme sahip değillerdir.

Türkiye ve Kürdistanlılar da bu insanlık dramını bütün boyutlarıyla yaşamaktadırlar. Alman İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 2019 yılının sadece Ocak-Haziran ayları arasında Almanya’ya toplam 72 bin 953 iltica başvurusu yapıldı.

Yılın bu ilk altı ayında Almanya’da Türkiyeli olarak kaydedilen başvurular çokluğuna göre sıralamada Suriye, Irak, Nijerya ve Afganistan’dan sonra 5. sırada yer aldı. B zaman diliminde Türkiye’den Almanya’ya 4 bin 969 iltica başvurusu yapıldı. Bu sayı bir önceki yılın aynı dönemine göre % 15’lik bir artışı gösteriyor.

Alman Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nin (Bamf) verilerine göre, Türkiye’de 2016 Temmuz’undaki “sözde” darbe girişiminden bu yana Türkiyeli iltica başvurusu sürekli artış eğilimini koruyarak sayıyı 2016’da 5 bin 742‘den, 2017’de 8 bin 483‘e, 2018’de ise 10 bin 655’e yükselmişti.

***

Avrupa Sürgünler Meclisi’nin değerli üyeleri,

Değerli sürgünler ve sürgün dostları,

Avrupa Sürgünler Meclisi yaşanan ve yaşanacak olan süreci değerlendirip, üretebilecekleri çözüm önerileri doğrultusunda daha etkili çalışmalar yapabilmek için projeler geliştirmiştir.

asm-sempozyum

ASM, bu çerçevede 13 Aralık 2019 tarihinde Almanya’nın Nürnberg kentinde uluslararası bir sempozyum gerçekleştirecektir. Sempozyuma katılacak değerli konuklarımızın katılımlarının kesinleştirilmesinden sonra kamuoyuna ve Avrupa Sürgünler Meclisi üyelerimize elbette daha geniş bilgi aktarılacaktır. Katılımcılar sürgün-mülteci sorununu değişik boyutlardan ele alarak sorunun açılmana katkı sunacaklardır.

2012 Aralık ayında ilk adımları atılan Avrupa Sürgünler Meclisi, Avrupa’da yaşanan bu insanlık dramında sürgünler-mülteciler yanında yer alarak tarihsel sorumluluğunun gereğini her koşulda yapmaya kararlıdır.

Saygılarımızla,

AVRUPA SÜRGÜNLER MECLİSİ

YÜRÜTME KURULU ADINA

İ. Metin Ayçiçek

Mahmut Özkan

 

 

 

97 kez okundu.

Kaçmak Üzerine ya da Sürgün! – XWE Metin Ayçiçek

 

multeci-mezar

Kaçmak Üzerine ya da Sürgün

XWE Metin Ayçiçek

 

“Sürgün hakkında düşünmek tuhaf bir biçimde davetkâr hatta kışkırtıcı bir şeydir de, sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir. Tarihin ve edebiyatın, sürgünü insanın hayatında kahramanca, romantik, şanlı ve hatta muzafferane sayfalar açan bir durum olarak betimleyen hikâyeler barındırdıkları doğrudur. Ama bunlar hikâyeden, yabancılaşmanın kötürümleştirici hüznünü alt etme çabasından ibarettir. Sürgünde elde edilen kazanımlar sonsuza dek arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır.” [Edward Said, ‘Kış Ruhu’. Çev: Tuncay Birkan, Metis Yay. 2’inci baskı, 2006, s.28.]

 

Avrupa Sürgünler Meclisi olarak “sürgünde kaybettiğimiz Enver Karagöz’ün adının, bir zamanlar öğretmenlik yaptığı ve 80 Darbesi sonrasında işkence hane olarak kullanılan okula verilmesi” istemiyle başlattığımız imza kampanyası sürecinde ilginç tepkiler almıştık. Samimiyetine inandığım, üstelik sol tarihin önemli kişileri üzerine yazdığı kitaplarla tanıdığım ve “araştırmacı” olduğunu düşündüğüm bir yazar arkadaşın Avrupa Sürgünler Meclisi çalışmalarına yönelik olarak “Avrupa’da sürgün mürgün kalmadı” ile başlayan sıkıntılı iddiaları haylice şaşırtmıştı beni. Çünkü “sürgün” kavramı bitkiler için (bir bitkide ana gövde üzerinde büyüyen yeni filiz) kullanılan bir deyim; eski hukukta yer alan bir ceza yöntemi; insan için “bir yerleşim yerinden başka alan ya da yerleşim alanlarına yönelik akış, yerleşme hareketi” gibi tanımlarla da tanımlanabilir. Ama toplumsal bir varlık olarak düşündüğümüzde bu tanımların hiçbiri özellikle de günümüzde “sürgün” kavramını açıklamaya yeterli olamaz.

Sürgünde yaşayanların içlerinde taşıdığı mayınlı bir alandır bu tür iddialar. Dokunulduğunda kesinlikle içerde patlar; haklılığını anlatsa da anlaşılmayacağını deneysel olarak bilen bir bilincin isyanıdır bu kendini bırakma halleri.

Ama Türkiyelilerde daha yoğun yaşanır bu sıkıntı. “Sağım solum düşman”, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” gibi korku üzerinden oluşturulan bir ulusal birlik anlayışı ve ulus kimlik yaratma çabası, “Ulubatlı Hasan” gibi yiğitlik üzerine uydurulmuş masallarla, Köroğlu koçaklamaları ile moral kazanan sahte bir ulusal benlik, “korkmayı” duygu dünyasında silmeye çalışırken “korkuyu” yasaklayarak özgüven geliştirmeye çalışmaktadır.

Bu nedenle “insan hakları” listesi içerisinde yer alan “kaçma hakkı” aşağılanarak tanımlanan bir korku ile açıklanır. Ülkede kalan “yiğit”, ülkeyi terk etmek zorunda kalan “korkak”tır. Ve biliyoruz ki bu anlayış sahtedir, çünkü aynı kültür yapısı “erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır” diye öğütler bir yandan ulusuna kaçmayı.

Hepimiz o kültür içerisinden geldik. 80 sonrası 6 aylık çocuğumu ve eşimi ülkede bırakarak kaçan kişi korkuyordu; ama tel örgülü sınırları dirsekleri üzerinde sürünerek çıkarken de, mayınlı arazilerden geçerken de ölümün ne kadar yakınında olduğunu düşünmemişti.

Avrupa’ya adım attığında “nasıl geldiğini” merak edenlere macerasını anlatırken “”ilticacı” olduğunu söyledikten sonra, buna mecbur kalışını “kaçma hakkı” ile izah etmek yerine, “örgüt kararına” sığınması da bu çelişik duygunun; devrimciliği “delikanlı” kültürüyle açıklayan bu geriliğin içerisindeydi.

Oysa sıradan halk, mülteciliğin bir “kaçma” hareketi olduğunu biliyordu ve bunu samimi olarak dışa vururken hiç de aşağılamayı amaçlamıyordu. Yaşamları katliamlar içinde, sürgünler yaşayarak geçmiş olan Kürt halkının eski vekillerinden birisi olan HDP’li Özdal Üçer, ASM’nin Bronschweig’da verdiği Panel’de (9 Şubat 2018) bunu anlamlı bir anekdotla aktardı: Üçer’i Avrupa’da ziyaret eden hemşerilerinin sorduğu soru bu gerçeği içermekteydi: “Kaçarken bir zorluk yaşadınız mı vekilim!”

 

«««

Dünya’da son yıllarda giderek daha büyük kitlesel ölçeklerde gerçekleşen “mültecilik” olgusu, sadece mülteci akışının gerçekleştiği ülkelerde ve ülkeler arasında ekonomiden kültüre, sosyal yapıdan politikalara yaşamın bütün alanlarını doğrudan etkilemekle kalmayıp, uluslararası ilişkilerde de ciddi sorunlara neden olmaktadır. Devletler, sistem içi eğitim kurumları ya da her çağ yeni gerekçelerle körüklenen ayrımcılık ve ırkçılıkla kirletilmiş kültürler bu konuyu “göçün engellenmesi” üzerinde yoğunlaştırmaktadır. Buna karşın sorunu, ulus, devlet, sermaye gibi tanımların daraltıcı kalıpları dışından düşünmeyi becererek “insan ve insan hakları” bağlamında ele almayı sürdürebilen düşünce grupları sadece “Marksist komünistler” olmaktadır. Ne yazık ki, yakın zamanda Suriye’den Türkiye’ye akan kitlesel mülteci olayında bir burjuva felse1esi olan ve günümüzde “insan” genellemesi üzerinden (“kimlik” sorunu üzerine talepleri bulandıran hümanizmanın kalıpları içinde tartışan Türkiye solunda bile zaman zaman mültecileri yerleştikleri ülkedeki uyumsuzlukları üzerinden “aşağılayan, suçlayan, yargılayan” ayrımcı düşünce kalıplarına rastlanabilmiştir. Sorunun, “yazık, günah, onlar da insan vb” gerekçelerle acıma duygusunun kaşınarak göç soruna dikkat çekilmesi tarzı Marksistlerin değil, sistem düşünürlerinin bir kanadının işi olabilir. Oysa Komünistler olayı ele alırken yaşanan ekonomik-politik sistemin varoluşunu ve devamlılığını sağlayan yasalar üzerinden değerlendirirler. Bugün, hangi ülkede ve hangi amaçla olursa olsun,

*devlet, toplum veya sınıflar arası yaşam hakkını ortadan kaldıran “fiili ya da potansiyel savaş riski;

* sadece fiili ve resmi devlet baskısı değil, mahalle baskısı adıyla da tanıdığımız yerel toplumsal grupların bir kültüre, dine, inanca, etnik gruba, cinsiyete yönelik asimilasyona hizmet eden “silikleştirme” ya da “göçertme” baskısı;

*her biçimde ortaya çıkabilen hukuk tanımaz diktatörlük sistemlerin baskısı”

*hatta, deprem gibi doğal afetler sonrası mağduriyetleri hızlı bir biçimde ortadan kaldırılmamış olan afetzedelerin güvenlikli ve yaşam olanakları açısından yeterli bölgelere yönelişi

gibi, günümüze dek çoğu “göç” olarak tanımlanan yönelişlerin hepsi, gerçekte, içerisinde zorunluluğu belirleyici etmen olarak barındıran “sürgünlük” nedenleri ve halleridir.

Yaşam hakkının ya da yaşım olanaklarını üzerindeki riskler yaşama yönelik bir tehdittir ve elbette insan böylesi hallerde riskli alanları terk ederek, riski az ya da hiç olmayan alanlara yöneleceklerdir. Yaşam olanaklarını iyileştirmek, bu olanakların akıl almaz düzeyde dengesiz ve adaletsiz dağıldığı günümüz dünyasında insanın doğal yönelişidir. Bir yandan tüketim hastalığından söz edilen ve sayısal olarak dünya nüfusunun en fazla yedide birini teşkil eden halklar, öte yanda açlık ve sefalet koşullarının egemen olduğu ve dünyanın en az yedide dördünü teşkil eden bir dünyada, bu adaletsizliği yaratan ekonomik-politik nedenlerin bütünü, göçlerin de temel nedenini oluşturmaktadır.

Savaştan kaçan da açlıktan kaçan da aynı yaşam güdüsü içerisinden hareket ederler. Uygarlığın geliştiği topraklarda bu güdü salt biyolojik olmaktan çıkar ve kültüre ulaşma da özgürleşme de yaşam güdüsünün bir parçası olarak, var olmayı amaçlandırma güdüsü olarak kabul edilir. Uluslararası anlaşmalarla gerçekleştirilen ve geleneksel literatürde “işçi göçü” adıyla tanımlanan “işgücü transferleri” de günümüzde insanlığın ulaştığı bilinç gelişimi nedeniyle, farklı bir kültürel-politik anlayışla, farklı tanımlarla ele alınmaktadır.

«««

Bir devletin topraklarında doğumdan ölüme kadar onuruyla yaşama hakkı her devlet tarafından peşinen kabul edilen bir haktır. Uluslararası hukukta temel yasaların başında yer alan 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ilk dört maddesi bireyin yaşam hakkını ve bir ülke sınırları içerisinde yer alan bireyin devletle olan ilişkisinde sahip olduğu bir “ülkede yaşam” hakkının altını çizer.

Madde 1: Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 3: Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Madde 13: Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır. Herkes, kendi ülkesi de dâhil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.

Madde 14: Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.

Bu temel yasalara bağlı olarak çok sayıda ülkede mültecilerin sığındıkları ülkelerdeki hukuki konumlarının ve statülerinin netleştirilmesine yönelik ulusal ya da uluslararası yasalar oluşturulmaya başlandı. Avrupa’da ana hatlarıyla bugün de geçerli olan temel antlaşma 1951 Cenevre Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü’nde yer alan hükümlerdir. Bunlardan önemli olan bir kısmı şunlardır (ABDEM Kuruluş Konferansında ASM adına verilen Sunum’dan) :

“4Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi. 1951 Temmuzunda kabul edilmiş ve 1954’te yürürlüğe girmiştir. Mülteciliği tanımlayarak, doğrudan koruma mültecilerin, ayrımcılığa maruz kalmama, özgürlük, kişi güvenliği gibi temel insan haklarının korunmasına ilişkin koruma önlemlerini ifade etmektedir.

414 Aralık 1950 tarihli BMMYK Tüzüğü, “mültecinin hayatı veya özgürlüklerinin tehlike altında olacağı bir ülkeye geri gönderilmesinin önlenmesi, mülteci statüsüne ilişkin karar verilmesi, sığınma sağlanması, ülkeden atılmanın önlenmesi, kimlik ve seyahat belgeleri, ülkeye gönüllü olarak geri dönmenin kolaylaştırılması, aile birleşimlerinin kolaylaştırılması, eğitim kurumlarına giriş garantisi, çalışma hakkı ve diğer ekonomik ve sosyal haklardan yararlanma garantisi, yurttaşlığa kabulün kolaylaştırılması” gibi konularla özel olarak ilgilenmekle yükümlüdür.

Uluslararası hukukta mültecilere yönelik kalıcı çözümlerin üretilmesi ve mültecilerin korunması adına ilk koşul ise “geri göndermeme (non-refoulement = bir mültecinin hayatı ve özgürlüklerinin tehlike altında olacağı bir ülkeye geri gönderilmemesi)” ilkesidir.

Mültecilik olgusuna yönelik diğer önemli uluslararası sözleşmeler de şunlardır:

41967 tarihli Birleşmiş Milletler Ülkesel Sığınma Bildirisi (Devletler için tavsiye niteliğindedir. Bağlayıcılığı yoktur.)

41976 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne Ek Protokol (New York Protokolü): 1951 Sözleşmesi’nde yer alan zaman ve coğrafi kısıtlamaları kaldırmıştır.”

Uluslararası geçerliliğe sahip olan bu antlaşmaların yanı sıra bölgesel, yerel-ulusal yasalar da vardır. Bunlara ilişkin en önemli örnekler şunlardır:

Afrika’da Mülteci Sorunlarının Özel Yönlerini Düzenleyen 1969 Afrika Birliği Örgütü Sözleşmesi: Söz konusu sözleşme, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin belirlediği mülteci tanımına “dış saldırı, işgal, yabancı hâkimiyeti ve kamu düzenini ciddi şekilde rahatsız eden olaylar” nedeniyle ülkesini terk eden kimseleri de katarak tanımı genişletmiştir. Ayrıca mültecilik için 1951 Sözleşmesi tanımında yer alan ve iltica talebinde bulunan mültecinin kanıtlaması çok zor olan veya ülkeler arası ilişkilere bağlı olarak keyfi yorumlarla istismar edilebilen “haklı bir zulüm korkusunun varlığı” şartı kaldırılmıştır. Korkunun “haklı” olup olmaması istemi kaldırılarak, kapsam “her ne nedenden kaynaklanırsa kaynaklansın ülkesine dönmek düşüncesinden korku duymak” denilerek genişletildi.

1984 tarihli Cartagena Bildirisi: Orta Amerika’da 1980’lerde yaşanan iç savaş içinde ve sonrasında ortaya çıkan mülteci krizini tartışmak üzere bölge ülkelerinin katılımıyla bir sözleşme oluşturuldu. “Orta Amerika, Meksika ve Panama’daki Mültecilerin Yasal ve İnsancıl Problemlerden Korunması Hakkında Uluslararası Konferanslar Dizisi” adıyla sürdürülen konferanslar sonrasında kabul edilen bildiri “mülteci” tanımını hayli genişxletti. Önceki benzeri sözleşme ve bildirilerdeki mülteci tanımlarına yeni “nedenler” eklenerek tanım çağdaş insani sorunların bir kısmını kapsamına almaya yöneldi. Mültecilik “yaygın şiddet, dış saldırı, iç çatışmalar, yaygın insan hakları ihlalleri ya da kamu düzenini ciddi biçimde bozan diğer durumlardan dolayı yaşamları, güvenlikleri ya da özgürlükleri tehdit altında olduğu için ülkelerinden kaçan kimseler” olarak tanımlandı.

Açıktır ki “mülteciliğin güvence ya da korunmasına ilişkin maddelerinin genişletilmesi, devletlerin kendi istemleriyle değil, genel demokrasi mücadelesinin bu alandaki istemler doğrultusundaki mücadeleleriyle gerçekleştirilmiştir.

«««

Kaçmak da insan içindir. İnsan değil misin sen? Hepimizin kaçmak hakkı bakidir” diye yazar Ece Temelkuran ve kesinlikle haklıdır.

Sorun, sadece “hangi nedenle olursa olsun, ülkesini terk ederek başka topraklarda yaşam olanağı arayan kişilerin tanımlanması” sorunu olamaz. Çünkü ulusal ya da uluslararası her tanım doğal olarak toplumsal değerler sistemine de dokunan sonuçlar üretmektedir. Küresel boyutlu bu gelişime yönelik olarak ülke politikalarında uyumlu sosyal, ekonomik ve politik hedeflerin saptanabilmesi için söz konusu “göç” olgusunun bilimsel analizi bir zorunluluk olarak kendini kabul ettirmektedir. Çağımız “misafir işçi” (gastarbeiter), gurbetçi ve ilticacı tanımıyla başlayan bu çaba göç, göçmen, mülteci, sürgün gibi kavramları tartışırken, getto, diaspora, entegrasyon, asimilasyon, multikulturel, interkulturel ya da transkulturel toplum gibi kavramları tartışa tartışa sorunun sosyolojik-politik-kültürel boyutları açılmaya çalışılmaktadır.

Tatbiki bu tartışmaların yatay ve dikey olarak derinlik kazanması, günümüzde bu sorunun çok yaygınlaşması ve her ülkede yarattığı olumlu ya da olumsuz etkilerin kendini daha fazla görünür kılması nedeniyledir. Ama aynı zamanda ülkelerde insan hakları mücadelesinin büyümesi ve yaygınlaşması, özgürlük kavramının içeriğinin gelişmesi, mültecilik olayının insan hakları kapsamında ele alınması gibi nedenlerle de doğrudan ilintilidir. Günümüzde sürdürülen tartışmalarda söz konusu kavramların irdelenmesinde, devletlerin sıkça milliyetçi-ırkçı motifleri de kullanarak yaptıkları “yıldırma, yalıtma, boyun eğdirme, susturma” amaçlı yorumlarının tersine, genel olarak sokaktaki kitleler tartışmaları insan hakları ve özgürlükler bağlamında işlemektedirler.

Tayyip Sultanlığı’nda kantarın terazisi baştan beri bozuktur. Osmanlı dönemi biat kültürü Cumhuriyet’te de halk kültürü olarak korundu. Günümüzde ise yaşanan aslı sorunlardan birisi “sorgulamadan kabullenen” bu biat kültürü sorunudur.

“Ülkede olmayı” tanımlamadan, “mücadele sahasında olmak” biçiminde içeriklendiren bir “sol” kültür bugün de başattır. Bu nedenle “hariçten gazel okuyan” Leninistlere bile rastlarız bolca. Genellikle ülke içi-ülke dışı tartışmalarının ortaya çıktığı anlarda “ülke dışını susturmak” için uydurulan “siz sürülmediniz, kendiniz kaçtınız” teranesi, aktardığımız kültürü kaşıyarak puan yapmak girişiminden başka bir şey değildir ki, ülkemizde sıkça rastladığımız bir olaydır bu.

Sözün yasaklandığı bir ülke kültürümüz var: “Söz gümüşse, sükut altındır” denilerek susmanın önerildiği; “söz büyüğün, su küçüğün” diyerek sözün sahibinin belirlendiği bir ülkede yaşıyoruz. Ve bütün iktidarların isteği de budur elbette: “Kral çıplak!” diyenlerin çoğunluk olduğu bir toplum.

Yazarını unuttum (kaynağın sahibinden özür dileyerek) ama not almışım aktarmak ve değerlendirmek için: “Sessiz kal derler ama kaç demezler, ne de olsa sessiz kalmak, tutuklu kalmaktır ve tümüyle kalmaktır, belki de. Hiç gidememektir, sessizlikten de. Ben kalmayayım ama kaçayım diyen ise; yaptıklarının, söylediklerinin, bildiklerinin mahkemede aleyhine delil olarak kullanılmasını umursamadan gider aksine. Bazen bağıra bağıra içindekileri kusup gider, bazen de sadece küsüp gider. Bazen ölmek için kaçar, bazen de yaşama hakkını arar.”

Dışarıda sesimi olabildiğince içeriye aktarma şansım var ve bunu hakkıyla değerlendiriyorum.

 

 

 

 

 

44 kez okundu.

Nazım’ın anısına çullanan akbabalar… / Doğan Özgüden

artigercek

Nazım’ın anısına çullanan akbabalar…

 

Büyük ozanımızın adını ve şiirlerini kendi propagandası için istismar eden Tayyip’in gerçek yüzü Akpınar, Gezen, Çakır ve Aziz’e saldırılarında tüm çirkinliğiyle ortaya çıkmaktadır

 Beş gün sonra, 15 Ocak, sürgünden sonsuzluğa uğradığımız büyük ozanımız Nazım Hikmet’in 117. doğum günü… Her seneki gibi o günü de kendi şiirlerini İnci’yle birlikte kendi sesinden dinleyerek anacağız.

Ben yanmasam, 
sen yanmasan,
biz yanmasak,
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…

Hiç unutmuyorum… Bu şiiri kendi sesinden ilk kez 1965 senesinde, Ankara’nın Çankaya sırtlarında kent ışıklarını yukarıdan seyrederken dinlemiştim… Günler, yönetmeni olduğum Akşam’ın ve TİP’in Demirel iktidarının ağır baskılarına uğradığı günlerdi. Bizim yazarlardan Çetin Altan TİP listesinden milletvekili olup Ankara’ya yerleşmişti… Yoğunlaşan baskılara karşı ne yapabileceğimizi görüşmek için onun evinde buluşmuştuk.

Nazım’ın sürgündeyken Peşte radyosunda kendi sesinden kaydedilen şiirlerinden birkaçı 45’lik plak halinde ona da ulaşmıştı. Karabasanı yırtmak için o akşam kavga ve umut dolu şiiri Çetin’le birlikte defalarca dinlemiştik.

Aslında Nazım’ı ve şiirlerini tanımam 40’lı yıllara dayanır… Anadolu bozkırındaki ara istasyonlarda görevli demiryolcu babamın en sevdiği ve şiirlerini sık sık yüksek sesle okuduğu şairlerdendi Nazım Hikmet…

İstasyondan geçen marşandiz katarlarının raylardan yükselen krerşendo ve dekreşendolarıyla Nazım’ın ünlü Bahri Hazer şiirindeki in-çık’lı mısralar arasındaki benzerlik o çocuk yaşımda beni adeta büyülemişti… Dinleye dinleye belleğime kazınmış olan mısraları katar uzaklaşıp gittikten sonra hançeremi yırtarcasına tekrarlayarak istasyonun sağır ıssızlığına meydan okurdum.

 

Devrilen
bir atın
sırtından inip
şahlanan
bir ata
biniyor kayık!

Çıkıyor kayık
iniyor kayık
çıkıyor ka…
iniyor ka…
Çık…

in…
çık…

Şairin hapiste olduğu söylenmişti, ama nedenini bilmiyordum. Babam onun tek parti yönetiminin bir komplosu sonucu zındanda çile çektiğini de mutlaka biliyordu, ama savaş ve tek parti yönetiminin terör ortamında böyle şeyler uluorta konuşulmazdı. Ta ki Ankara’ya göçüp de ben Atatürk Lisesi’nde okumaya başlayınca kadar… Çok partili rejime geçiş günleri… Nazım Hikmet’e özgürlük kampanyası açılmıştı… Artık biliyordum ki o muhteşem mısraların şairi komünist olduğu için zındandadır…

Nazım Hikmet’in 1950’de çıkartılan genel af yasası sayesinde özgürlüğe kavuşmuş olması ona hayran biz baba oğul için de büyük sevinç kaynağıydı. Ama bu kıvanç uzun  sürmeyecekti. Karşılaştığı baskılar, tehditler karşısında Nazım Hikmet de ertesi yıl siyasal sürgünler kafilesine katılmak zorunda kalacak, bu kez de tüm partiler ve medya  tarafından vatan haini ilan edilecekti.

Nazım acısı Türkiye’de yönettiğim gazete, dergi ve yayınevlerine hep vurdu damgasını… Kaç şiirini paylaştım, üstüne kaç yazı yazdım, kaç makale, kaç kitap yayınladım…

Ant Dergisi’nde 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi üzerine yazdığım başyazı, Nazım Hikmet’in ünlü mısralarıyla başlıyordu:

 

Türkiye işçi sınıfına selam!

Selam yaratana!

Tohumların tohumuna,

Serpilip gelişene selam!

Sonra bizleri de ülkemizden kopartan 12 Mart 1971 darbesi… Sürgün yaşamımızda Nazım Hikmet’in kavgası, umut dolu şiirleri İnci’yle bana hep ışık tuttu… Paris’te sıcak dostluk kurduğumuz ikinci eşi Münevver Hanım ve oğlu Mehmet’in izniyle Nazım Hikmet’in Peşte radyosunda kendi sesinden  kaydedilmiş tüm şiirlerini ve de uluslararası sanatçıların Nazım’dan esinlenen eserlerini iki kaset halinde yayınladık.

1976 sonbaharında Sovyetler Birliği’ne gittiğimizde de dostu Ekber Babayev’le beraber Nazım’ın Moskova’daki anıt-mezarını, ardından üçüncü eşi Vera’nın bir müze gibi koruduğu evini ziyaret sürgün yaşamımıza damga vuran en önemli olaylardandı.

Moskova’dan döndükten sonra da Brüksel’de sosyalist sendikalar federasyonu FGTB ve Türkiyeli İşçiler Kültür Merkezi’yle birlikte doğumunun 75. yıldönümünde Belçika’nın ünlü sanatçıları ve sol şahsiyetlerinin katıldığı bir anma gecesi düzenledik, bir de Fransızca kitap yayınladık.

90’lı yıllarda Nazım Hikmet üzerine karartma giderek yırtılmaya başlamıştı. Türkiye’de ve yurt dışında Nazım’ın eserleri ve Nazım üzerine çeşitli araştırmalar ve belgeler daha rahatça yayınlanabiliyordu.

2001’de piyanist Fazıl Say’ın besteleyip Genco Erkal ve Sertab Erener’le birlikte Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve Devlet Çoksesli Korosu eşliğinde seslendirdiği Nazım Hikmet Oratoryosu 60 yıldır süregelen sansürün çöküşünü simgeliyordu.

Ne ki, saygı duyulacak bu çalışma da, hangi nedenledir bilmem, yine sansür malulüydü. Genco Erkal’ın okuduğu ünlü Akşam Gezintisi şiirinde Ermeni soykırımını anımsatan dizeler resmen atlanmıştı.

Affetmedi bu Ermeni vatandaş

Kürt dağlarında babasının kesilmesini.

Fakat seviyor seni,

Çünkü sen de affetmedin

Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.

Gerek Türkçe gerek yabancı dillerdeki yayınlarımızda bu sansürü şiddetle protesto ettiğimiz halde ne yazık ki Nazım’a bu saygısızlık sol medyada dahi gerektiği gibi eleştirilmedi. Acı olan sansürün bu kez devletten değil, soldan gelmesiydi.

Benzer bir acıyı da, Nazım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı eserinin yurt dışında yapılan ilk baskılarındaki “Komünistim, sevdayım tepeden tırnağa…” cümlesinin TCK’nun 141-142. maddeleri kalktıktan sonra yapılan Türkiye baskılarında bile “Emekçiyim, sevdayım tepeden tırnağa…” şeklinde sansürlenerek yayınlandığını öğrenmem oldu…

Türkeş ve Erdoğan’ın Nazım Hikmet sömürüsü

Bugünkü yazımda esas üzerinde durmak istediğim konu, Nazım Hikmet’e uygulanan sansür kadar vahim olan, büyük komünist ozanımızın belli şiirlerinin azılı anti komünist, ırkçı ve ümmetçi siyaset bezirganları tarafından kendi propagandaları için saygısızca kullanılması…

Bunun ilk örneği 1960’ın NATO güdümlü darbecisi, faşist MHP ve Ülkü Ocakları’nın kurucusu Alparslan Türkeş’in 1993 yılındaki parti kongresinde Nazım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan dizeler okumasıydı.

Bunu, Nazım Hikmet’e saygısından, onun düşüncelerini bir nebze olsun paylaştığından değil, Kürt muhalefetini yoketmeye sağın tek başına gücü yetmediği için, Türk solunun bir kesimini de yedeğe alma hesabıyla yapmıştır.

Nedenini daha sonra medyaya verdiği demeçte açıkça söylemektedir: “Bölücü gruplar Türkiye’nin birliği ve dirliğini tehdit ediyor. Ben Nazım’dan İstiklal Savaşı ile ilgili bu şiiri okuyarak Milli Sol’a mesaj veriyorum, onlarla yakınlaşmaya çalışıyorum. Bu şiir Milli Sol’a uzattığımız bir zeytin dalıdır. Milli olan bütün değerleri benimsiyoruz. Nazım’dan şiir okumanın temel sebebi budur.”

Ya Recep Tayyip Erdoğan? O da, son yıllarda Kürt ulusal direnişine, sol harekete, laikliğe ve bilcümle demokrasi güçlerine karşı her türlü baskı ve komployu kullanarak topyekun imha harekatı yürütürken, denk düstükçe Nazım Hikmet’in şiirlerini de  beyin yıkama aracı olarak kullanmakta tereddüt etmiyor.

Güneydoğu illerinde Kürt çocukları kendisinin komuta ettiği resmi ve de örtülü  kolluk güçleri tarafından katledilirken Erdoğan geçen 2017’nin 23 Nisan kutlaması sırasında Nazım Hikmet’in Hiroşima katliamı üzerine yazdığı Kız Çocuğu şiirinden dizeler okuma cüretini gösterebilmiştir.

Orada da kalmamış, 2018’in 11 Şubat’ındaki bir AKP toplantısında Nazım Hikmet’in Güneşi İçenlerin Türküsü’nü, 12 Ağustos’ta Trabzon’daki bir toplantıda Davet şiirini, son olarak da 29 Aralık’ta Cem Karaca’nın bestelemiş olduğu Bana İstanbul’u Anlat şiirini okumuştur.

Aynı Erdoğan 19 Aralık’ta Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Kültür Sanat Büyük Ödülleri töreninde bir yandan “Toplumların kutsallarını, inançlarını küçümseyen, hafife alan yahut ideolojik siparişlere göre köreltmeye çalışan kişinin yaptığı işin adı kültür veya sanat değildir” diye tüm sol ve demokrat sanatçılara saldırırken “Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu” sanatçılar listesinde milliyetçi ve dindar şair ve yazarların arasında Nazım Hikmet’in de adını zikrederek büyük şairimizin adını bir kez daha istismar etmiştir.

Nazım’ın adını sömürenin Akpınar, Gezen, Çakır ve Aziz’e ettikleri!

Sözüm ona Nazım Hikmet’e sahip çıkan Tayyip‘in gerçek sanatçılara ne denli saygı duyduğu ise son günlerde Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e karşı kişisel saldırılarıyla, onları adliye kordiorlarına sürükletmesiyle ayan beyan ortadadır.

Hele tesettürlü bir grubun saldırısına tepki gösteren sanatçı Deniz Çakır’ı doğrudan hedef alan, kendisini sanatçıya saygılı olmaya ve Mozart dinlemeye çağıran Rutkay Aziz’e de “Cumhurbaşkanını Mozart dinlemeye zorlamak faşistliğin dik âlâsıdır” diye saldıran bir despotun Nazım Hikmet’in adını ağzına almaya hakkı var mıdır?

Evet, Alparslan Türkeş, Recep Tayyip Erdoğan ve benzerleri kendi faşizan tutumlarını kamufle etmek için Nazım Hikmet’in anısına çullanan akbabalardır.

Tüm bu iğrençlikleri medyadan izlerken sadece Moskova’da yatan Nazım Hikmet’i değil, Paris’teki Père Lachaise’de yatan Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı düşünüyorum. Külleri hem Atlantik Okyanusu’nun hem de Boğaz’ın sularına savrulan uluslararası ün sahibi bilim adamımız Fahrettin Petek’i düşünüyorum.

Özellikle Nazım Hikmet için onyıllardır dillerden düşürülmeyen Türkiye toprağında «bir çınar ağacının gölgesi» yakınmalarını…

Yüzsüzlükte tavan yapanlar yarın Putin’le anlaşıp Nazım Hikmet’i, Macron’la anlaşıp Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı da Türkiye’ye getirmeye, bunu kendi faşizan uygulamalarını kamufle etmek için kullanmaya kalkabilirler.

Tıpkı bugün Nazım Hikmet’in şiirlerini alabildiğine kullandıkları gibi…

Kuşkusuz sürgünde yaşama veda eden herkesin ve de yakınlarının son dinlenme yeri konusundaki tercihlerine sonuna kadar saygı gösterilmelidir.

Ne ki, Nazım sürgünde can vereli yarım yüzyıldan fazla geçti… Türkiye, sosyal demokrat iktidarlar döneminde dahi bu en büyük ozanının son arzusunu yerine getirmeyi göze alamadı.

Üç yıl önce Avrupa Sürgünler Meclisi sayfasında yayınlanan röportajımda dediğim gibi, artık çok geç…

Bence onlar, büyük insanlığın vatandaşları olarak hep toprağa verildikleri yerde kalmaya devam etmelidir…

Moskova’da 1917 devrimini yaratanlarla, Paris’te 1871 komünarlarıyla aynı toprağı paylaşıyor olmak sadece onlar için değil, onların kavgasını yaşatanlar için de bir onur sorunudur.

Bitirirken sürgünde can veren büyük ozanımızın Benerci destanının bitiminde söylediklerini anımsıyorum:

Çan çalmıyoruz. 


Çan çalmıyoruz. 

Yok salâ veren!

Giden o

biten bir şarkı değildir…

O

büyük bir ışık gibi döğüştü.

Kasketli 
bir güneş

halinde düştü.

Evet, ne cenaze töreni, ne mezar taşı…

Yeter ki bu insanların yaşamlarının en üretken, en verimli yıllarını çok sevdikleri ülkelerinin ve halklarının esenliği için başka coğrafyalarda mücadeleye harcadıkları unutulmasın…

Ve de arkadan gelen kuşaklar artık sürgün acısı tatmasın…

Doğan Özgüden

 10 Ocak 2019

41 kez okundu.

İnterpol araması nedeniyle tutuklanan İnan Doğan`a özgürlük !

 

48363259_281613515875748_4997117483082055680_n

HAMBURG: İnan Doğan isimli politik sürgün Belçikadan Hamburg`a seyahat halindeyken Oldenburg kentinde 15 Aralık tarihinde TC devletinin İnterpol başvurusu nedeniyle Alman makamlarınca gözaltına alınarak tutuklandı.

Son günlerde politik mülteciler, devrimci-demokrat sürgünler Avrupa ülkelerinde politik iltica hakkı tanınmış olmasına rağmen, sıklıkla İnterpol araması gerekçesiyle gözaltlarına alınarak özgürlükleri kısıtlanmaktadır.

ASM – Avrupa Sürgünler Meclisi olarak, İnterpol tutuklamalarıyla politik sürgünlere yönelik tutuklamaları ve baskıları kınıyor ve demokratik kamuoyunu baskı ve saldırılara karşı duyarlı olmaya ve tepki vermeye çağırıyoruz.

İnan Doğan derhal serbest bırakılmalıdır !

İnterpol tutuklamalarına son verilsin !

Politik Sürgünlere ve Tutsaklara özgürlük !

 

439 kez okundu.