Pençeleri her daim sürgünün de tepesindedir

screen-shot-2017-08-17-at-5-51-01

İster vatandaşlığı koruyarak sadece siyasal sürgün olalım, ister vatandaşlıktan çıkartılmış olalım, ister canımıza tak edip “Yetti gayrı!” diyerek bu vatandaşlıktan kendi isteğimizle çıkmaya kalkmış olalım, AKP fetvacısı profesörün dediği gibi, devletin pençesi her daim tepemizdedir

Yurt dışına ekonomik göçmen olarak gidip de anayurttaki iktidarın despotik uygulamalarına karşı tavır alan ya da Türkiye’de uğradıkları baskı ve tehditlerden dolayı sürgünü seçmek zorunda kalan kişilere karşı hınç ve intikam dolu beyanlar ve uygulamalar gittikçe yoğunlaşıyor.

Tayyip’in Avrupa’daki destekçilerin başına “ağabey” diye tebelleş ettiği AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk, Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD)’in İsviçre şubesi’nin 2016’ Ekim’inde İsviçre’nin Winterthour kentinde organize ettiği bir etkinlikteki konuşmasında AKP muhalifleri için şöyle diyordu:

“Nereye kaçarlarsa kaçsınlar, bu devlet onları kovalayacak. Hiç öyle Facebook sayfalarında bir şeyler yazmaya benzemez. Delikanlılar ise gelip Türkiye’de yazsınlar da görelim. Oturacaklar burada Türkiye’nin aleyhinde yazacaklar, onların takip edilmediğini mi zannediyorsunuz, merak etmeyin hepsi izleniyor. Bir devletin vazifesidir, devletine ihanet edenin peşini bırakmaz. Bu o devletin büyüklüğünün ifadesidir.”

İşte o “büyük devlet”in içişleri bakanlığı yurt dışındaki 130 kişi hakkında 5 Haziran 2017 tarihinde “yurda dön” çağrısında bulunmuştu.

Fethullah Gülen, HDP milletvekilleri Faysal Sarıyıldız ve Tuğba Hezer Öztürk’ün de aralarında bulunduğu 130 kişi 5 Eylül tarihinden önce Türkiye’ye giriş yapıp teslim olmazlarsa vatandaşlıktan çıkartılacaklar.

Camilerin, milliyetçi ve dinci derneklerin jurnallemesiyle kara listeye alınanlara da sıra gelecek.

İyi de, bu kişiler vatandaşlıktan çıkarılınca nasıl yargılanacaklar?

Yanıtı 12 Ağustos 2017 tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nde Ceza Hukukçusu Prof. Ersan Şen veriyor:

“Firarilerin işledikleri suçlara ilişkin belgeleri firari olduğu ülkenin mahkemelerine ilettiğimiz durumda yargılamalar da başlayacaktır. Bu yargılamalar ya bulunduğu ülkede yapılacak ya da suç Türkiye’de işlendiği için ülkemize iade edileceklerdir. Ne kadar firari olsalar bile ülkeler arasında bulunan suçluları iade anlaşması kapsamında ülkemize gönderilmek zorundalardır. Ülkeler bunu yapmadığı durumda yapılan anlaşmaları hiçe saymış olurlar.”

8 Haziran 2017 tarihli Artıgerçek’teki “Vatansızlaştıramadıklarımızdan mısınız?» başlıklı yazımda vurgulamıştım. 65 yıllık gazetecilik yaşamımızda  «sürgün» ve «vatansızlaştırılma» sorunlarıyla yeniden karşılaşmak varmış yazgımızda.

YENİ KIRMIZI BÜLTEN REZALETLERİ

İster vatandaşlığı koruyarak sadece siyasal sürgün olalım, ister vatandaşlıktan çıkartılmış olalım, ister canımıza tak edip “Yetti gayrı!” diyerek bu vatandaşlıktan kendi isteğimizle çıkmaya kalkmış olalım, AKP fetvacısı profesörün dediği gibi, devletin pençeleri her daim tepemizdedir.

Son iki örnek:

Bir ay önce, Belçika’da siyasal mülteci statüsüne sahip bulunan Nalan Oral yaz tatili için Bulgaristan’a giderken, Türk Devleti’nin Interpol’e gönderdiği kırmızı bültende adı olduğu için Romanya sınırında derdest edilip Türkiye’ye geri gönderilmek üzere hapse atıldı. Neyse ki, avukatının enerjik müdahalesi sonucunda Romanya kendisini serbest bırakmak zorunda kaldı.

Birkaç gün önce de 1984 yılından beri İsveç’te sürgünde bulunan gazeteci Hamza Yalçın TC’nin kırmızı bülteninde adı yeraldığı için İspanya’da tutuklanarak hapse atıldı. 33 yıllık sürgün gazetecinin hapisten kurtarılması için büyük bir kampanya yürütülüyor.

Bu kırmızı bülten rezaleti ilk defa görülmüyor. Daha önceleri de Belçika’da sürgün bulunan Kürt milletvekilleri Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar, yazar Bahar Kimyongür TC’nin iade talebi üzerine seyahat ettikleri diğer Avrupa ülkelerinde tutuklanıp aylarca hapiste tutuldular.

Yurt dışındaki muhaliflerin bu türlü baskılara maruz kalması için ille de «terörist» damgası vurularak isimlerinin kırmızı bültenle Interpol’e bildirilmiş olması da gerekli değil. Türkiye ile ekonomik, ticari, askeri çıkar ilişkilerini sürdürme kaygısı ağır bastığı sürece AB’nin en demokratik ülkesi bile siyasal sürgüne her türlü baskıyı yapmakta tereddüt etmez.

46 yıllık sürgünümüzde bunu İnci de ben de yeterince yaşadık.

1973 yılında Hollanda’da Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği’nce siyasal mülteci statüsü tanınarak tüm AB üyelerinde serbest seyahat ve yerleşim hakkı sağlayan «seyahat belgesi» verildiği halde, İnfo-Türk’ü kurmak üzere geldiğimiz Brüksel’de ikimize de oturma ve çalışma belgesi verilmesi TC Büyükelçiliği’nin müdahalesi üzerine Belçika makamları tarafından tam üç yıl süreyle reddedildi.

1977’nin son günü Duisburg’daki arkadaşların daveti üzerine trenle Almanya’ya giderken bu ülkeye girmem İçişleri Bakanlığı tarafından yasaklandığı için Aachen’da zorla trenden indirilerek bütün gün polis merkezinde gözaltında tutuldum, geç vakit yine polis refakatinde trene bindirilerek Belçika’ya geri gönderildim.

1989 yılında da, tam da Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye üzerine oturumunu izlemek ve Avrupa milletvekillerini bilgilendirmek için Strasburg’a  gideceğim sırada, sosyalist Mitterrand’ın cumhurbaşkanı olduğu Fransa, TC Devleti’nin isteği üzerine, benim Fransa’ya girişimi yasakladı. Fransız A2 televizyonunda Türkiye’de Kürt, Ermeni, Rum, Asuri halklarına yapılan baskılara karşı konuşmuştum. Ertesi gün Hürriyet Gazetesi vatan hainlerini televizyonda konuşturduğu için Fransa’ya manşetten saldırmıştı. Sosyalist yönetim bedel ödüyordu.

1993 yılında da Avrupa İnsan Hakları Komisyonu da bizimle ilgili olarak TC Devleti’ni tatmin edici bir karar vermekte gecikmedi. 1988 yılında Brüksel’deki basın toplantısı sırasında kendisini kızdıracak sorular sorduğumuz için zamanın başbakanı Turgut Özal’ın emriyle TC vatandaşlığından atıldığımız ikinci kez tebliğ edilmişti.  Bunun üzerine on yılı aşkın süre vatansız bırakılmamızdan ötürü devletin cezalandırılması için Strasburg’ta açmıştık. Komisyon vatandaşlıktan atılmamızı sağlayan yasanın kaldırıldığı gerekçesiyle, Türk devletine hiçbir ceza verilmeden davayı aleyhimizde sonuca bağlandı.

Seyahat özgürlüğüne tekrar kavuşabilmek için siyasal mülteci statüsünden kurtulup Belçika vatandaşlığını almak için başvuruda bulunduk. Ancak Kraliyet Savcılığı dosyayı yıllarca süründürdükten sonra TC Devleti’nin aleyhimizdeki «terörist örgütlerle işbirliği yapıyorlar» suçlamasını esas alarak Meclis’te vatandaşlık talebimizin reddedilmesi gerektiği yolunda görüş bildirdi.

KÜRT KÖKENLİ BAKAN ZUHAL DEMİR’İN TAYYIP’E DARBESİ

Bugüne geliyorum…

Köprülerin altından çok sular aktı… Vatandaşlık Yasası’nda yapılan radikal bir değişiklikle tüm yabancı kökenlilere, bu ülkenin dilini, vatandaş haklarını ve sorumluluklarını yeterince tanımasalar da, basit bir formaliteyle vatandaşlık ve seçmenlik hakları tanındı. Böylece TC Devleti’nin kapalı kapılar ardında kulis yapmasına da gerek kalmadı…

Yeni seçmen kitlesini kendilerine çekebilmek için en ilericileri de dahil tüm Belçika siyasal partileri,Türk Büyükelçilliği’nin yönettiği lobinin hizmetindeki milliyetçi, köktendinci örgütlerle  pazarlığa oturdu. Bu pazarlıklar sonucu Belçika’nın federal, bölgesel ve yerel meclisleri Ankara’nın güdümünde milliyetçi, soykırım inkarcısı politikacılarla dolduruldu.

2015 seçimlerinde ve de 2016 referandumunda Tayyip’e ve partisinin tercihlerine 100 üzerinde 75 oy veren Türk kökenli seçmenlerin desteğini kaybetmemek için «al gülüm, ver gülüm» pazarlıkları sürüp gitmekte.

Ne ki, yaz tatili rehavetinde Flaman bölgesinden yükselen bir aykırı ses, şimdiden gacur gucur ilerleyen kağnının tekerine çomak sokmuş durumda.

Daha önce de sözünü etmiştim. Kürt kökenli bir maden işçisinin kızı olarak önce hukuk, ardından siyaset alanında ismini duyuran ve şu anda Belçika federal hükümetinde Yoksullukla Mücadele, Fırsat Eşitliği, Engelliler ve Bilimsel Politikalar’dan sorumlu Devlet Bakanı olan Zuhal Demir…

5 Ağustos’ta Belçika medyasına yaptığı bir açıklamada çifte vatandaşlık sahibi Demir, “Atalarımın doğduğu ülkeyi tanıyamaz oldum, aradaki çukur giderek büyüyor. İslam’ın Türk toplumu üzerindeki etkisi, kadın hakları, azınlıkların hakları, demokrasinin gerilemesi, Türkiye’de her şey tersine gidiyor, Türkiye benim için en iyi tatil ülkesi olarak kalacak fakat Türk vatandaşlığı benim için artık uygun olmaktan çıktı.” diyor.

Vay sen misin diyen?

Geçen yıl da tüm göçmen derneklerine olduğu gibi Kürt derneklerine de ziyarette bulunduğu için Demir Türk medyası tarafından “PKK üyesi olmak ve terör örgütüne destek vermek”le suçlanmıştı. Oysa kendisi Kürt kökenli olduğunu, Kürt halkının temel hak ve özgürlüklerinin tanınmasını istediğini her zaman iftiharla tekrarlarken hiçbir Kürt örgütüne üye olmadığını, Kürt sorunu için barışçıl çözümden yana olduğunu vurguluyordu.

Bu kez de Tayyipçi Türk seçilmişler 2018-19 seçimlerinde Türk kökenli seçmenlerin oylarını garantilemek için Zuhal’i yaylım ateşine tabi tutarken, yalaka medyadan Yeni Akit «Atın bu kadını vatandaşlıktan!» diye böğürüyordu.

Tayyip’in akıl hocalarından Burhan Kuzu da twitter’da ağzını bozmakta gecikmiyordu: “Zuhal Demir denilen ırkçı parti Belçika Milletvekili, PKK’li, Fetö sevdalısı ve İslam düşmanı soysuz Türk vatandaşlığından çıkacakmış. Yurt dışında yaşayan ve o ülkede milletvekili olan sözde Türk asıllı soysuzlar Türkiye aleyhine olmakta başı çekiyorlar.»

Büyük taş bittabi Ermeni soykırımının tanınması lehinde oy veren Türk kökenli Alman milletvekillerine… Belçika’da şimdilik sadece Zuhal…

Unutulmasın, Zuhal TC vatandaşlığından ayrılma iradesini ortaya koydu ama, sadece onun çekilmeyi istemesi yeterli değil. Mutlaka Türk Hükümeti’nin bunu onaylayan bir karar vermesi gerekiyor. Vermezse Zuhal ve onunla aynı iradeyi paylaşacak olanlar  TC vatandaşı kalmakta devam edecekler.

Kaldı ki vatandaşlıktan ayrılması onaylansa bile kişinin Tayyipçi sarkıntılıklardan kendisini kurtarması mümkün de değil. Yalaka profesörlerin verdiği fetvaya göre kişi vatandaşlıktan çıkartılsa ya da kendi isteğiyle ayrılsa bile yaka paça Türkiye’ye getirtilip orada, bu mümkün olmazsa bulunduğu ülkenin mahkemelerinde yargılanıp mahkum edilebilirmiş.

Tayyip iktidarı Avrupa Birliği’nin merkezindeki Belçika’nın bir federal bakanını «terörist» ya da «fetöcü» damgası vurarak Türkiye’ye getirip yargılayabilir ya da bulunduğu ülkede yargılatabilir mi ?

Osmanlı kafasıdır bu, yedi düvele rezil olmak bahasına ona da kalkışabilir.

Sorun, böyle bir kalkışma olursa, 2018 yerel seçimleri için Tayyipçi Türk seçmenlerin oylarını nasıl çekebiliriz hesabına şimdiden girmiş olan Belçika partilerinin ne yapıp edeceği…

Beklemedeyiz…

28 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir