KENDİ GERÇEKLİĞİMİZLE YÜZLEŞMEK İSTİYOR MUYUZ?

Ganime GülmezGetAttachment

 

Not : ASM’ye Bir Tartışma Önerisi isimli Kategoride bu tartışmaya ilişkin gelen tüm yazıları toplayacağız.

(‘ASM’ye Bir Tartışma Önerisi’ başlıklı, Belkıs Önal Pişmişler’in yazısı üzerine)

Öyle günlerden geçiyoruz ki, hiç tanıklık etmediğimiz; “Almanlar’ın üçte biri gerekirse sığınmacılara ateş açılmasından yana” manşetleri yüzümüze çarpmakta.

Öyle günlerden geçiyoruz ki; “mültecilerin yüzde kırkı kesin gönderilecek” manşetleri yüzümüze çarpmakta.

Öyle günlerden geçiyoruz ki; Almanya İçişleri Bakanı’ndan, Başbakanı’na “Türkiye’ye tam destek vermeliyiz. Bu göç sürecini kendi ülkesinde tamamlamasının önünü kesin açmalıyız” demeçlerinde, Türkiye’de her gün gerçekleşen katliamların adını bile anmamakta!

Türkiye’ye, Ortadoğu’ya baktığımızda; kan gölü! Savaş, savaş, savaş!

Belirsiz bir sürekliliğe dönüşen bu zalim ve yakıcı bilgi ve sesler, bebek, çocuk insan ölülerinin görüntüleri; varsayılan etkiyi yaratmıyor. Hilekar, kıyıcı savaş günlüklerine ilişkin artan bilgiler karşısında insanlık, insanlık deneyiminden devralınan mirasa aldırmıyor” yazmıştı Belkıs Önal Pişmişler.

Üzgünüz, her gün daha çok üzüldüğümüz günlerden geçiyoruz. İnsanlığın kanıksadığı görüntüler karşısında üzgünüz, evet öfkeliyiz de! Ancak kökümüzden koparıldığımız topraklarda; SADECE bu üzüntülerin peşine takılmak, yaşadığımız ülke topraklarında; gerçekte yapabileceğimizden, kat be kat az şey yapmamızı da beraberinde getiriyor. Enerjimizi-gücümüzü harcadığımız emek süreçleri; bir birikim olarak bize dönmüyor. Teorik olarak bir arpa boyu yol katetmekte dahi çok güçlük çekiyoruz. “Değiştireceğiz” desek de; alışkanlıklarımız pratiğimize damgasını vurup duruyor. Belkıs’ın yazdığı gibi:“Değerlerini kaybetmiş bir insanlık anlayışı, soyut adalet, soyut barışla kendini açıklamaya çabalayan esrarengiz bir dile havale edilerek, faaliyetlerin parçası olmaya mahkum kılınıyor”.

Bütün bu tarihsel süreçler, elbette gerisin geriye döndürülemez. Ama “nasıl bir reel gerçekliğimiz var, yaptıklarımızın realitesi ne?” sorularını kendimize yöneltmeye başlamamız bile; önemi azımsanmayacak bir adım olsa gerek.

Avrupa Sürgünler Meclisi; homojen bir bileşimin ifadesidir. Yani içimizdeki üyelerin her birisinin dahi; bulunduğu ülkeye geliş tarihi, buradaki deneyimleri, siyasi fikirleri, bir sürgün olarak ‘serbestlikler’i vs. farklı farklıdır.

Ortak bir paydanın bulunabilmesi ve altının net çizilebilmesi için dünyayı yeniden keşfetmeye kalkışmamız gerekmiyor. Daha önceden yazılmış-söylenilmiş-aktarılmış olanlara gözatmak; somut öneriler sunabilmemizi de beraberinde getirecektir.

Belkıs’ın da yazısında ifade ettiği gibi; 12 Eylül Sürgünleri olarak adım atıldığında “ülkemize neden dönemiyoruz, ülkemize dönüşün önündeki engeller kaldırılsın” gibi somut talepler özneleri tarafından dahi sahiplenilemedi. O dönemde, tam da o dönemde Günay Aslan’dan, Hayri Argav’a ve daha da örneklendirebileceğimiz yığınla sürgün pratiğine baktığımızda; ülkeye gidebilmelerinin önü açıldı, ama artık oralı olmaları imkansızdı! Ve ismini andığım sürgünler yazılarında; bu gerçekliği tüm samimiyetleriyle ifadelendirdiler! Çözümlemeler yaptılar. O çözümlemeleri okuduk mu? Bunlara ait bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettik mi? Neden?

Sözü önceki sürgünlere, bu tarihlerin hepsini irdelemeye çaba sarfetmiş, bu konuda yazılar yazmış sürgünlere bırakmak istiyorum:

Çok az kişi geldiği yerde bir şeyler öğrenme, hiç değilse bulunduğu ülkenin dilinde meramını ifade edebilme, bir iş sahibi olabilme çabasındaydı. Gerisi ‘sosyal’den gelecek üç beş kuruş yardımıyla gününü gün ediyor, iltica kahvesinde Türkçe gazetelere, örgüt yayınlarına göz atmakla yetiniyor, bulunduğu ülkede ne olup bittiğinden habersiz bitkisel bir yaşam sürüyordu.

Sık sık sosyalizm, sınıf kavgası, enternasyonalizm üzerine ahkam kesiliyor, ama içinde bulunulan ülkenin sınıfsal, sosyal sorunları, mücadeleleri merak dahi edilmiyordu.

80’li yıllarda Avrupa’ya daha büyük dalgalar halinde gelen 12 Eylül ilticacılarının karşılarında bulacakları model buydu..” diyor Doğan Özgüden; ‘Siyasal Göçmenlik Üzerine’ başlıklı yazısında.

Bugün karşımızda bulduğumuz modelde bir değişiklik var mı?

Bütün bu “yaşam tarzı-öğrenme süreçleri”ne paralel, teori üretmeden tutalım da edebiyat yapmaya dek, sürgünler nasıl bir gerçeklik içerisindeydiler:

Böyle alındığında kırk yıllık çabaların sonucu nedir? Bu arkadaşların kaçına şair, yazar diyeceğiz? Yüz ad içinde diyelim, onunu ayırdık: ama bizim dışımızdakiler, Türkiye’nin, Almanya’nın, Hollanda’nın, Fransa’nın, İsveç’in eleştirmenleri, dünya kitapçıları, okurları ne diyecektir? Asıl önemlisi yarın Zaman ne söyleyecektir? Konuya bu açılardan bakınca, iyimser olmak bir hayli zordur. Genel olarak estetik boyutu eksik, dil özeninden yoksun, yalnızca halinden yakınma ekseni çevresinde dönüp duran ah vah şiirleri ve ona benzer, ben anlatımlı düzyazılar okurun ilgisini daha ilk sayfalarda yitirir. Yazar çok, yapıt az…” diyor Fakir Baykurt; ‘Yeşermeyen Göçmen Yazını’ başlıklı yazısında.(Yazı çok geniş. Küçük bir alıntıyla, anlatılmak istenenler yeterince gösterilemeyecek, ama…)

Teori üretişimizden, kitap yazışımıza dek; bu tablo değil mi halimize damgasını vuran?

Siz hiç bilmediğiniz ülkelere-kentlere yolculuğa cebinizde para olmadan çıktınız mı? Ve pasaportsuz, kimliksiz, ricat yollarında kuşatmaları yarıp geçtiniz mi? Vardığınız ülkelerde dilleri dilinize, gülüşleri gülüşünüze benzemeyen insanlar arasında öteki olduğunuzu hissettiniz mi? Yeniden yeniden ve sıfırdan başlayarak kurmak zorunda kaldınız mı hayatınızı? Mesleğinizin, kahramanlığınızın, komutanlığınızın para etmediği dünyalarda çırılçıplak hissettiniz mi kendinizi? Günün birinde, rüyalarınızın değil, karabasanlarınızın gerçek olduğunu dehşetle fark ettiniz mi? Anadilinizde gülmenin, sevişmenin, ağlamanın hemen hemen olanaksız olduğu bir ülkede yaşamak zorunda kaldınız mı?” sorularıyla, anlatılarla “Sürgün: Araf ya da Öteki” başlıklı yazısıyla, sürgünlerin ‘sosyal’ yaşamlarına dokunuyor Adil Okay.

Hayat çağırıyor, yeni mücadele konuları ortaya çıkıyor. Hayatın çağrısına daha fazla geç kalmadan cevap vermek gerekiyor.

Kolay değil ve sadece istemekle de olmuyor. Bunun böyle olduğunu, merkezi Almanya’da bulunan ve 2012’de kurulan Avrupa Sürgünler Meclisi’nin (ASM) faaliyetinde de görmek mümkündür. ASM’nin kuruluşu konusunda yoğunlaşmaya başlaması yeni sayılır. ASM sitesinde yer alan yazıların tamamına yakını değişik konularla ilgiliydi, sürgünlük ve mültecilik dışında her konu vardı denilebilir. İnsanlar onlarca yılı kendi konumlarını reddetmekle geçirdikten ve yanlış yaptığını gördükten sonra bile konumlarını kolayca değiştiremiyorlar” diyor Engin Erkiner; son kitabı Mülteciler-Göçmenler’de.

Bunların üzerine daha çok şey söylenilebilir, çok şey de yazılabilir. Ancak; “aynaya dönüp bir bakalım” deriz her zaman. Bunu, sadece bunu istikrarlı bir şekilde yapmayı başarabilsek; somut öneriler, paralelinde de pratiklere ulaşabileceğimizi düşünüyorum.

Belkıs’a, gerçekliğimizi konuşturmaya attığı adım için: “emeğine, yüreğine sağlık” diyorum.

 

Not: Yazarlardan alıntılar, Engin Erkiner’in derlediği, “Yazından Seçmeler” kitabından yapılmıştır.

322 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir