HASTANE ANILARI

  Geçmiş olsun ve sağlıklı yaşam dileğimizle, Teslim Törenin hastanede deneylerini paylaşıyoruz.

ASM

Teslim Töreteslim

Hasta hane anlılarımı yazacağımı daha önce  okurlarıma söz vermiştim. İki nedenle söz vermiştim. Birisi : yaşamış olduğum rahatsızlıklarımın neler olduğu, bugün nasıl bir seyir izlediğini okurlarıma dostlarıma, yoldaşlarıma, merak eden her kese anlatmak, diğeri de; hasta hanede görmüş olduğum insani değerleri aktararak has haneye işi düşenlerin bir mukayese yapmalarını sağlamak. Hapishane anılarımı, özellikle de 19 Aralık Bayrampaşa operasyonunu bile yazmadım. Yazanlarınkini de severek ve isteyerek okumadım. Çünkü insanların yaptığı fakat içinde insana dair hiçbir şey yoktu. İnsani açıdan hayal kırıcı, insanın insanlığa bakışına darbe vurucu bir olay. Ama yine de Edirne F- Tipine götürüldükten sonra hem oğlum, yoldaşım, hem de mahpushane arkadaşım Şükrü’ ye :” bak Şükrü bütün insanlık dışı davranışların yanında burada insanlıkta varmış, bazen insanın hiç beklemediği yerde yine de insanlık kendini gösteriyor” dediğim bir mahpushane anımı anlatmak istiyorum. 19 Aralıkta Bayrampaşa esaret hanesinde askerler silahlarla bizi tekrardan esir aldıktan sonra, üzerimizi arayıp, neyimiz var neyimiz yok her şeyimizi aldılar.

 

 Üzerimde bir tablet mide hapı da vardı. Üzerimi arayan asker “bu ne” dedi, “mide hapı” dedim. “Dur doktora gösterelim” dedi gösterdi. Doktora “buna mide hapı” diyor dedi “doğru mu?” diye sordu, doktor baktı  “evet doğru” dedi. Onu da diğer eşyalarımın olduğu şeffaf naylon poşete  koydu. Linklere doldurdular Edirne’ ye vardıktan sonra da  sorgular üst aramaları, çıplak aramalar yine yapıldı. Çıplak arama odasına gidince kapısının önündeki masanın üzerine üzerinde ismim yazılı içinde eşyalarım olan poşet  başında da bir asker ve bir astsubay duruyordu. Astsubay tableti göstererek “bu hap ne için” diye sordu, ben de “mide hapı, midemde sorun var, kullanmadan acı veriyor” dedim. Aynı astsubay : “çıkart ceketini buraya bırak gir içeri” dedi. Dediğini yaptım içeri girdim sadece iki er vardı. Askerlerden birisi bana “soyun üzerindeki her şeyi çıkart” dedi. Ben “ on kere arandım ne var üzerimde ben çıkartmam gelin siz çıkartın” dedim. Askerin birisi “komutanım soyunmuyor” dedi. Komutan da “üst araması yapın gelsin” dedi. Ellerini üzerimde gezdirdiler tekrar döndüm. Baktım Astsubay ceketimi dürmüş :” al ceketini ama giyme böyle elinde  git koğuşuna gidince giyersin” dedi.

 

 Bana söyleneni yaptım. Koğuş derken üç kişilik hücre. Bizi linkten indirirken operasyonu yapan komutan bana “Teslim bey sen tahliye olmamış mıydın, burada ne geziyorsun?” Diye sordu.  Ben de “evet tahliye olmuştum ama bırakmadılar, kendi yasalarınızı falan tanımıyorsunuz” dedim. Dönüp seslendi .Teslim beyi iyi bir koğuşa verin” dedi. Ben de “hayır istemiyorum, sadece oğlumu istiyorum, onu ne yaptınız, oğlumu yanıma verin yeter” dedim.  “Merak etme oğlun arkanızda ki linkte yarım saat sonra yanında olur” dedi. Koğuşa vardıktan sonra belki “yarım saati” geçti ama bir süre sonra Şükrü’ yü yanıma getirdiler. Gelince sanki bütün umudumu yitirmiş fakat anıdan o umutsuzluk içinde yeniden görmüş gibi bir sarıldım, tabi ki oda bana bir süreliğine öyle kaldık. O an için bu bana çok önemli bir insani  değer gibi gelmişti.( İkinci gün bitişiğimizdeki koğuştaki arkadaşın da oğlu ile birlikte kaldığını öğrendim.) Akşam oldu yattık ben uyuyamadım. Midem çok yandı. Kalkıp ceketimi giyip alt kata inerek volta attım. Yürürken ceketin cebinde elime sert bir şey dokundu. Baktım yukarıda sözünü etmiş olduğum astsubay mide hapımı ceketimin alt küçük cebine koymuş. Bir tane aldım midem sakinledi. Şükrü’ ye  gösterdim : “bak Şükrü her şeye rağmen burada bile insan var insani bir değer taşıyan var” dedim.

 Evet hiç umulmadık yer ve zamanlarda insan ve insani değerler çıkıyor insanın karşısına. Ama bir hastaneyi:  doktorları, hemşiresi, temizlikçisi vb. ile, fakat sadece hastane mensupları değil, yatmış olduğum hasta odası itibariyle belirtecek olursam ; hastaları ile birlikte  tümden insan ve insani  değerler bütününe büründürülebileceğini düşünemiyordum.  Onu da Bern de Lindenhof Hastanesinde gördüm. Şimdi onu yazacağım. Daha öncede not şeklinde belirtmiş olduğum gibi göz, kulak ve diş gibi üç organlarımdan revizyondan geçtim. Göz kısa sürdü. Her iki gözümde de katarak oluştu. Her biri yarım saat bile sürmedi lazerle  aldılar. Her hangi bir sorun yaşamadım geçti, şimdi eskisinde çok rahat olarak okuyor, yazıyor, çevreyi seyredebiliyorum. Diş biraz uzun sürdü. Vidalı dişlerden taktılar. Şimdi çok rahatım. Kulak sorununda hastanede yatmak zorunda kaldım. Beş altı yıldan bu yana sol kulağım iyi duymuyordu. Önce aile doktoruma gittim, beni kulak doktoru arkadaşına gönderdi. Muayene etti bana bir şey söylemedi “doktoruna rapor yazacağım” dedi. Doktorum da bana “önemli bir şey yok galiba” dedi “kulağın az duyduğunu fakat nedenin bilemediğini” yazmış dedi. Öyle devam ettik. Bu yaz havuzda kulağıma “mantar” bulaştı. Fatma Fransızca daha iyi anlatır diye kulak doktoruma birlikte gittik.

 

 Bize : doktorunuza telefon ettim “niye bu arkadaşı Türkiye’ ye göndermedin de bana gönderdin kulak, diş, göz gibi en iyi tedaviyi Türkiye’ de yapıyorlar” diye sordum dedi. Bana “senin Türkiye’ ye gidemediğini söyledi” dedi. Neyse aleti alıp  Epeyce bir uğraştan sonra : kulağının bir MR rını çektirmemiz lazım dedi. Hatta “ben daha önce de sana önermiştim kabul etmemiştin” de dedi. Fakat ben hatırlayamadım. MR randevusunu kendisi aldı, gün geldi gittik, orada bize de gösterdiler sol kulağımın içini kapatacak  büyüklükte bir ur vardı. Filmlerle birlikte kulak doktoruna geldik. Filmlere baktı : “bu kanser değil fakat büyüme istidadı gösteren bir iyi huylu ur” dedi. Ekledi :” bunu almazsak bu daha da büyür  ağzından su akmasına neden olur, yüzünde felç  yapar” deyince, ben de “hemen alın” dedim. “Operasyonu ben yapamam Lindenhof Hastanesinde Anton Lukeş isminde bir doktor arkadaşım var çok iyi bir doktor ona çok güvenirim sizi ona göndereceğim, gidin onunla konuşun o hem lazerle yapıyor, hem de neşterle” dedi ve randevuyu da kendisi aldı. Doktor Lukeş’ a da Fatma ile birlikte gittik.

Doktor Lukeş önünde ki filme ve raporlara bakarak  urun iç ve dış yapısını önce bize anlatıldığı gibi o da anlattı. Kendisi için bunun zor bir operasyon olmayacağını, her şeyin net ve bilinir olduğunu bu nedenle de tereddüt edilecek bir şeyin olmadığını söyledi. Sonra benim ne iş yaptığımı sordu. Fatma  burada siyasi sığınmacı olarak kaldığımı, Türkiye’ deki sisteme muhalefet ettiğimi, politikacı yazar olduğumu, Türkiye’ ye gidemediğimi söyledi. “Endişe edilecek bir şey yok, fakat Ocak ayına kadar zamanımız da var, ne zaman istersen operasyonu yaparız”  dedi. Ben “hemen hazırım” dedim. Defterine baktı : “23 Ekim de öğleden sonra üç gibi hastaneye gel, 24 sabahı da operasyonu yaparım bir hafta kadar yatar sonra çıkarsın” dedi. Her konuda anlaştık oradan ayrıldık. Ayın 23’ ünde yine Fatma ile birlikte elimizdeki kağıtla hastaneye gittik. Bizi hemen alıp hastane odasına götürdüler. Sonra peş, peşe hemşireler çeşitli sorular sorup, mülakat yaparak  doktorlar kalp muayenesi yapıp test niteliği sorular sorarak, raporlarını tutup gittiler. Sonra doktor Lukeş geldi. “Her Töre” dedi  Almanca : “seninle ilgili bütün bilgi ve raporlar geldi masamın üzerindeler, tümünü dikkatle inceledim, yarın kolay ve sağlıklı bir operasyon yapacağım, en ufak bir endişe taşıma” diyerek bana güven verip gitti.

Ben de tar zanca Almancamla :“Benin her hangi bir endişe taşımadığımı, kendisine güvendiğimi” söyledim, güvenime teşekkür etti ve gitti. 24’ ün de sekize çeyrek kala beni odamdan aldılar narkoz verilen yere götürdüler. Ondan sonra ki hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda karşımda Fatma ile Sevimi gördüm. “Nasılsın” sorularına “iyiyim” diye yanıt verdim ve hemen gitmelerini istedim, gittiler. Bir hemşire geldi elimden tutarak kendini tanıttı, seninle ben ilgileneceğim dedi. Ben yeniden uykuya daldım. Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum. Biraz sonra elimin üzerine bir elin konduğunu fark ederek gözümü açtım baktım o hemşire. Gözümü açınca Elini yumruk yapıp, baş parmağı ile başarı işaret yaptıktan sonra “şlaf gut” (iyi uykular) diyerek gitti. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum , beni yine aynı yöntemle uyandırdı, yine aynı şekilde “şlaf gut” diyerek gitti. Biraz sonra tekrar geldi yine yanı şeyleri yaptı. Fakat ben düşünmeye başladım. “Galiba uyumamı sakıncalı buluyorlar beni uyutmamak için böylesi zarif yöntemleri uyguluyorlar” diye düşündüm. Ben de uymamaya gayret ettim. Benim uyanık kaldığımı görünce hemşire gelip benimle sohbet etti.

 

Sacımı okşadı, “saçını taramak istiyorum” dedi. Ben de gerek yok, zaten yatıyorum, taradığın gibi kalmaz dedim. “Hayır taramak istiyorum” dedi ben de sen bilirsin dercesine itiraz etmekten vaz geçtim. Gitti biraz sonra elinde bir tarakla geri geldi. Taradı saçımı. Ama her halde saçımın eski taranma şeklini beğenmemiş olmalı ki başka bir şekil vererek taradı. Saç tarama işini bitirdikten sonra karşımda duran tabelayı bana anlattı. Kalp atışlarımı, tansiyonumu, şeker düzeyini, kan hareketini gösteren tabloyu detayları ile anlattı. O sıra başka bir hemşire geldi. Oda elimden tutarak, bana kendisinin bakacağını, tekrardan  benimle bir test yaptı, doğum tarihimi, yaşımı, kilomu vb. gibi gereksiz gerekli sorular sordu. Sorulardan sıkılmıştım. Ben uyumak istiyorum hemşire soru soruyor. Bu durum bende bir paradoksa neden oldu. Biraz can sıkıntısına yol açtı. Baktım karşımdaki tablo anıdan karışmaya başladı. kan basıncım yükseldi, şeker 18’ e kadar çıktı, tansiyon bir inip, bir çıkmaya başladı. Hemşireler müdahale ettiler. O arada doktorlar, test yapan hemşireler gelip benim yatak odama götürülmem için  raporlarını tutuyorlar. O sıra bana narkoz yapan narkozcu geldi. Senin raporlarını olumlu yazmışlar, fakat  karşındaki bu tablo eski halini almadan gidemezsin yatak odana dedi. Derin derin nefes almaya sinirlerimi yatıştırmaya çalıştım kısa bir süre sonra tablo tekrardan eski haline döndü. Adam geldi tabloya baktı elini yumruk yapıp baş parmağı ile başarı işaret yaparken güldü. “çav” ( hoşça kal) diyerek gitti. Beni de biraz sonra iki hemşire gelerek yatak odama taşıdılar.

 

Hemşireler beni yatak odama götürürken altıncı kata çıkınca Fatma kaşıma çıktı. Fatma’ yı saat onda içeri almışlar. Ben de zaten aynı saatte yatak odama taşındım. O gelirken ben odama dönerken karşılaştık. Odaya indikten sonra oda arkadaşlarım “wilkomen” (hoş geldin) dedi, hemşiremin yapmış olduğu bakım bitikten sonra, Fatma gitti ben de uyumaya başladım. Tam o sıra dışarıdan  Serumunu  çengeline taktığı tekerlekli  aleti ile büyük bir gürültü eşliğinde odamıza bir hasta girdi. Önce bana geldi benimle bir şeyler konuşmaya çalıştı, yatak komşum ona bir şeyler söyledi bu sefer onun yanına gitti. Oradan da diğer hastanın yanına gidip onunla biraz konuştu. Ama çok yüksek sesle ve son derece neşeli bir üslupla, kahkahalar atarak konuşuyor.  Sonra gidip kendi yatağına uzandı. Ben 13 yıldır İsviçre’ de yaşıyorum böylesini hiç görmemiştim. Devrisi gün Fatma gelince, Fatma’ ya anlattım. “Bu adam buralı değil ama nereli olduğunu anlayamadım” dedim. Fatma Fransızca biliyorsa gidip sorayım dedi. Gidip sordu. Sadece Fransızca değil altı dil biliyor. Fatma Teslim senin İsviçreli olduğuna inanmıyor dedi.

 

Sonra yanıma geldi. Elimde kitap vardı okuyordum. “Boyuna kitap okuyorsun bu ne kitabı” dedi. Ben de “tarihsel sosyoloji” dedim. Ekledim :  “ama bütün Avrupa  ülkeleri var, Rusya, Çin, Hindistan bile var fakat İsviçre yoktur “ neden dedim? “Ben sosyolog değilim ondan anlamam ben elektrikçiyim, atom santralinde elektrik bölümüne bakıyorum” dedi.  Yatak komşum : ( kendisi aynı zamanda SP yönetiminde bir politikacı) “o  dönemde bizim sosyologlarımız yoktu”  dedi. Sonra” Jean Ziegler çıktı şimdi kırktan fazla sosyoloğumuz var” dedi. Ben ekledim: okudum Jean Ziegleri “İsviçre daha temiz yıkar diyor o nedenle de yönetiminiz onu sevmiyor” dedim. Evet dedi “sevmiyor o nedenle Almanya da yaşıyor” diye ekledi. Artık hepimiz yemeğimizi yataklarımızda değil masa da yemeye başladık. Akşam yemeği için masaya oturduk Mühendis bana : ne boyuna savaşıyorsunuz  ve  nereye kadar dedi ? Ben de evet sizinkilerin parmağı var ama aynı zamanda da toplumsal sosyolojik bir  olaydır da dedim. Ekledim : siz az mı savaştınız, otuz yıl,  yüz yıl savaşlarınız var bu da yetmez iki tane de dünya savaşı çıkarttınız, sadece altmış yıldır savaşmıyorsunuz.

 

Devam ettim : savaştınız, savaşmaktan yıldınız, baktınız savaş çözmüyor, masaya oturdunuz, masada çözdünüz. Bizim bölgenin insanı da öyle yapacak. Usanıncaya, yoruluncaya, yılıncaya kadar savaşacaklar savaşın hiçbir sorunu çözmediğini, çözemeyeceğini görüp anlayacaklar ondan sonra masa ya oturacaklar. Bu toplumsal bir sosyolojidir, bunları atlamak olanaksızdır. İnsanlar kendi sosyolojileri doğrultusunda değil de başkalarının tarihinden dersler çıkartarak tarih yapsa ve yaşasalardı siz Batılıların yaşadığını doğulular hiç yaşamazlardı, dedim. Yanımda ki yatak arkadaşım “evet” dedi “aynen katılıyorum sizinkilerde bu savaşları yaşayacaklardır” dedi. Bana “keşke şu Almancayı biraz dahi iyi öğrenseydin de biraz daha konuşabilseydik” dedi. Bana “kamarat” (yoldaş) demeye başladılar. Aramızda çok güzel dostluklar oluştu. Ben “yarın gidiyorum” dedim. Otom mühendisi “yarın bende çıkıyorum ama akşam yemeğimi yiyip öyle çıkacağım” dedi. Fatma yanıma her gün geliyordu ama en çok onlarla sohbet ediyordu. Hepsi Fransızca biliyordu. Karşılaştığım hemşireler : güzel kadın, iyi insan, narin nazik hemşirelerdi. Bunu kendilerine Almaca: şöne frau, güte menşın, nette şıvestır diye aktarıyordum. Operasyon doktorum Anton  Lukeş, bana emeği geçen bütün hemşirelere, oda arkadaşlarıma çok teşekkür ediyor sevgi ve saygılarımı sunuyorum.  Geçmiş olsun dileklerini yazan, telefonla dile getiren her kese sevgi ve selamlarımı, Fatma’ ya ömrümü sunuyorum.  

Teslim Töre

130 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir