Gelecek Bugünün Çocuğudur!- XWE Metin Ayçiçek

download

Ben bu yazıyı yazarken, Almanya’nın Münih kentinde yaklaşık beş yılı aşkın bir süredir devam eden TKP/-ML davası belki de sonlanmış olacaktır. Türkiye’de hazırlanan dosyalarla sürdürülen dava, sistemin kendi hukuk kurallarına bile aykırı bir komediyi andırıyordu. Tutukluluk süresince hiçbir uzlaşmayı kabul etmeyen komünist tutsaklar, yaşadıkları bu tabansız davada mahkemenin beklentilerini alt üst ederek, yargı kürsüsünü ele geçirerek sistemi yargıladılar.
Bu dava tarihte örneklerini çok fazla izlediğimiz bir komediydi.
Üstelik bu davanın dosyasını hazırlayarak Almanya’ya sunan Türkiyeli savcılar ve polis şeflerinin bir kısmı İslami terör örgütü mensubu olmakla suçlanarak tutuklu; diğer kısmı “kanun kaçakları” olarak Interpol tarafından aranan suçlu ve bir kısmı da bugün bile Hükümet içerisinde makam sahibi iken, Almanya’nın bu davayı sürdürmesini hak hukuk adalet gibi kavramlarla açıklayabilmek olanaksızdır.
Üstelik NSU Davasının hâlâ sırlarıyla açık kaldığı; bir katliama hazırlık sürecindeyken deşifre olan “Süd Kreuz” illegal örgütünün faaliyetlerine ilişkin bilgi alınamadığı; ırkçı AfD’nin “yasal” bir görünümde mecliste yer alabildiği bir Almanya’da bu ırkçı örgütlere karşı ciddi bir dava açılmazken TKP/-ML’yi suç örgütü ilan eden mantık burjuva demokrasisi sınırları içerisinden bakılarak da olsa anlaşılabilir olmaktan uzaktır.
Üstelik adı geçen bu ülkede canlı yayınlarla kanıtlanmış olarak mevcut yönetimin dört bakanının ve Erdoğan ailesinin bütün fertlerinin birlikte kurduğu hırsızlık şebekesi suçüstü yakalanmışken; halkın oylarıyla seçilerek gelmiş HDP’li 45 belediyenin yönetimine el konularak seçilmiş yöneticileri zindana konulmuşken; HDP eşbaşkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş dahil çok sayıda HDP eski ve yeni milletvekili hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklanıp cezaevine atılmışken.
Üstelik Ortadoğu’ya kan kusturan IŞİD İslami katliam örgütünün TC devleti tarafından desteklendiği fotoğraflarla da kanıtlanmışken; getirilen af ile komünistler, devrimci demokrat politik tutuklular zindanlarda tutulup, mafya liderleri serbest bırakılırken; bu iktidardan destek alan erkek egemenliğinin kadın katliamı geçmiş bütün yılların rakamlarıyla kıyaslanamayacak kadar artmışken; basın özgürlüğü bütünüyle ortadan kaldırılmışken.
Üstelik hukuk, ordu, polis ve diğer bütün silahlı güç kaynaklarını ele geçirmesine rağmen sivil silahlı milis güçleriyle de sivil toplum daha fazla baskı altına alınırken; kısacası sadece Türkiye’de değil bütün Ortadoğu coğrafyasında her türlü vahşet ve dehşetin, savaş ve katliamın üreticisi olan faşist lider Erdoğan’ın şikayetiyle Almanya’da 10 Komünistin tutuklanması ve yargılanması, açıkçası, Alman sisteminde bile görülmemesi gereken son akıl tutulması örneğidir.
Böyle bir davanın adil olmasını düşünmek elbette hukukun kendi tanımıyla çelişir. Ama bu kez hukuk tiyatrosunun sahnelenişi de çok cesur, pervasız ve özenden yoksundu. Sonucu önceden bilinen ve hiçbir hukuk kuralının ciddiye alınmadığı bir “yargılama oyunu” sahnelenmişti. Tutsaklara ilişkin tanık-kanıt belgelerinin neredeyse bütünü Türkiye kaynaklıydı. Sanki Almanya’da iddia makamında sömürgeci Türk Devleti oturuyordu.

****

unnamed
Münih’te yargılanan Komünist tutsakların yargı süreçlerini izleyebildiğim için kendimi şanslı olarak tanımlıyorum. Evet, tutuklanmasalardı daha iyi olacaktı, ama tutukluluk koşullarında ve mahkeme sürecinde gösterdikleri tutumla açıkçası bütün komünistleri onurlandırdılar.
Her birinin mahkeme salonuna girişleri de, salonu terk edişleri de gelecekte elde edilecek bir zafere mutlak gözüyle bakan kararlı, inançlı, inatçı bir ruh halini apaçık dışa vuruyordu. Espri duygusunu daha da geliştirmişler, adeta sistemle dalga geçiyorlardı. Hakimlere, savcıya ya da salonu dolduran onlarca polise karşı özel bir öfke var mı diye her birinin yüzlerini tek tek izliyordum. Hayır, hiçbirinin devletin kolluk güçleri ya da hâkim ve savcılarının “insan kimliğine” yönelmiş kişiselleştirilmiş, özelleştirilmiş bir öfke izine rastlayamadım. Hukukun olduğu gibi hukukçunun da sistemin hizmetinde davranmak zorunda olan birer görevli olduklarının bilinciyle, onlara da hitap ederek, içerisinde rol üstlendikleri bu sistemin insan yaşamının her alanındaki zulmünü, sömürüsünü, adaletsizliğini deşifre ederek insanın, yabancılaştırıldığı bütün alanlarda kendi yaratıcı gücünü yeniden kendi denetimi altına alarak özgürleşeceği ve özgürleştireceği bir toplum modelini tanımlamaya çalışıyorlar, bıkmadan anlatıyorlardı.
Böyle bir dünyanın kurulabilmesi için ellerindeki tek sihirli güç, insan emeği, özveri ve paylaşımcılık idi.
Böyle bir dünyanın kurulmasını engelleyecek tek zehirli güç ise sınıflı toplumun varlığını sürdürmesini sağlayan egemen sınıflar ve onun devleti idi.
Biliyoruz ki tarih haklı davalar uğruna direnenlerin isimlerini insanlığın önünü aydınlatsın diye diri tutar. Örneğin sadece sıradan insanlara değil, hukukçulara, hâkim ya da savcılara hatta tarihçilere de soralım: Georgi Dimitrov’un ismini bilen kaç kişi var? Bu sayı sanırım haylice kalabalıktır. Peki, Dimitrov’u yargılayan Nazi mahkemesinin hâkim ve savcıların isimlerini hatırlayanınız var mıdır? Sanmıyorum.
Biliyoruz ki tarih, tarihsel sürece etkisi olan, öyküsü süreçleri etkileyebilmiş olanla ilgilenir. Oysa dönemin özeli, katliamlarıyla ünlenen Nazizm idi. Yargıçlar ise sadece uygulayıcı sıradan isimlerdi.

****

Haylice uzun bir zamandır Türkiye’de Marksist solumuzun başarı grafiğinin görünür bir yükselme gösterememesi; sol-sosyalist yapıların kendi kabukları dışına çıkamamaları; işçi sınıfı ile bağın sendikal düzeyde bile anlamlı bir nicelik ve niteliğe hala ulaşamaması ve neredeyse ülkedeki tek canlı muhalefet dinamiği olan Kürt Özgürlük Hareketi ile kurulan bağların güdük kalan birkaç girişim dışında doğru değerlendirilememesi Türkiye sosyalist hareketinin özgücüne güven duygusunu hayli olumsuz yönde etkiledi. Artık yaygınca tanığı olduğumuz “CHP+İyi Parti ittifakına yöneliş” ya da daha somut olarak, hurdaya çıkmış eskiyi boyayıp adını değiştirip Sol diyerek CHP’li gelecek arayışlarına yönelmek bu sürecin yarattığı psikolojik sonuçların en tehlikelisidir.
Öylesine zayıf düşmüşüz ki, uzun yılların zayıf örgütlenmeleri ile kitlelerden uzak olarak yaşanan bu süreç Komünist Manifesto’dan aldığımız rotamızı haylice değiştirerek çoğumuzu sistem içi demokrasi talepleri ile sınırlı bir mücadele platformuna kapattı. Ve Türkiye devrimine ilişkin düşüncelerine katılalım ya da katılmayalım, TKP/-ML’li Komünistlerin Münih’te yapılan mahkemelerinde sergiledikleri duruş (bugün politik olarak birbirinden ayrışmış iki grup olsalar da) içimizi ısıttı, geleceğe ilişkin umutlarımızı yeniden yeşertti.
Onlar savunma yapmadılar, mevcut ekonomik-politik sistemi ve bu sistemin var ettiği sistem hukukunu yargıladılar. “Hukuk” ile “adalet” kavramlarının sistem egemenlerinin tanımlandığı gibi “aynı şey” olmadığını, altını çizerek bir kez daha deşifre ettiler. Burjuva hukukun hiçbir zaman adil olamayacağını bir kez daha uygulamalı olarak kanıtladılar. Komünist Manifesto’da dillendirilen duruşu sergilediler.
Açıkçası bu geleneğe ihtiyacımız var. Bu duruşu bir yaşam biçimi haline dönüştürmek zorundayız.

****

Banu Büyükavcı mıydı yoksa Rosa Lüxemburg mu, birbirine öyle benziyordu ki savunmalar, kim kimden alıntı yaptı, kim önceydi kim sonraydı, bilemiyorum. Salon on binlerin kucakladığı bir miting coşkusuyla taştı dışarı: “Berlin’de düzen hüküm sürüyor! Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin ‘düzeniniz’. Devrim daha yarın olmadan, ‘zincir şakırtıları içinde yeniden doğrulacaktır!’ Ve sizleri dehşet içinde bırakıp, trampet sesleri arasında şunu bildirecektir: ‘Vardım, varım, var olacağım!’ “ (Rosa Lüxemburg. Öldürülmeden bir gün önce. 14 Ocak 1919. Die Rote Fahne ’de yayınlanan son yazısından.)
Banu girdiğinde mahkeme salonuna, salon bir başka aydınlanıyordu sanki. Bir duvar açılıyor deniz mavisi özgürlüğe ve Maria Suphi el sallıyor çektiği onca acıya rağmen yoldaşlarına. Maria hüzünlü ama taşıdığı umutla dimdik. Bir duvar açılıyor ve Nuray Erenler ve Aynur Sertbudak el ele Banu’ya koşuyorlar, kucaklamak için tarihin bütününü. Bir duvar açılıyor Eylem Ateş geliyor içeri, sol kolu havada zafer işaretiyle selamlıyor Banu’yu, sonra Leyla Kasım, Beritan ve Zilan, ve sonra tabur tabur alay alay komünist kadınlar, ve ellerinde yeniden şekil alması için yoğrulan bir dünya.
Banu muydu yoksa Rosa mı, birbirine öyle benziyordu ki savunmalar, kim kimden alıntı yaptı, kim önceydi kim sonraydı, bilemiyorum. Ama şu gerçekliği kanıtlıyordu bu mesaj: 1919 ya da 2019, fark etmiyor, mücadele sürüyordu. Vardılar, varlar ve belli ki var olacaklar!
Hesap vermek için değil hesap sormak için oradaydılar. Sistem eleştirisinde dilleri sertti ama insana karşı her zaman saygılı idiler Aklıma mahkeme salonundaki kendinden emin tavrıyla Dimitrov geliyordu onları bir bir seyrederken.
İhtiyar delikanlı Haydar Bern, elini yüreğinin üstüne basarak dostlarına selam verip saygısını ileten Müslüm Elma, dudağından düşürmediği gülücükle dışarıya umut saçan Sinan Aydın ve bütün diğer tutsaklar o an’ın içinde değil, kurgusunu yaptıkları geleceğin içinde yaşıyorlardı sanki. Leipzig’de mahkeme salonundan konuşuyordu sanki Anadolu-Mezopotamya topraklarının Seyitali Uğur’u, Erhan Aktürk’ü, Deniz Pektaş ya da Sami Solmaz’ı. Ne Musa Demir ne Mehmet Yeşilçalı ne teslim olmayı ne sistem korucularıyla uzlaşmayı aklının ucuna dahi getirmeden dimdik duruyorlardı sistem hukuku karşısında. Dimitrov’u duyuyordum onları dinlerken: “Keskin ve çetin bir dil kullandığımı kabul ediyorum. Hayatım ve sürdürdüğüm mücadele de hep keskin ve çetindi. Fakat bu dil, dürüst ve açık yüreklidir. Meselelerin doğru adını koymak adetimdir.” (1933-Dimitrov. Leipzig Duruşması)

****

Almanya’da 1933’te Naziler hızla iktidara doğru yürürlerken, hâlâ büyük oy potansiyeline sahip olan komünistler onların önünde tek engel gibiydiler. Bu dönemde Alman parlamento (Reichstag) binası bilinmeye kişiler tarafından kundaklanarak yakılmak istendi. Bu yangından içlerinde Türkiyeli komünistlerden Şefik Hüsnü ve Bulgaristan komünistlerinden Georgi Dimitrov’un da bulunduğu çok sayıda komünist tutuklanmıştı. Naziler, bu olayı bahane ederek bütün alanlarda komünist örgütleri ortadan kaldırmak için “bu yangının, komünistlerin gerçekleştirdiği uluslararası bir komplo olduğu” suçlamalarıyla kamuoyu oluşturup, hem ceza yasalarını sertleştirdiler hem de Kanun Hükmünde Kararnameler çıkarılarak Naziler dışında bütün siyasal gruplara yönelik şiddet uygulamaya başladılar.
Komplonun hazırlayıcılarından olan İçişleri Bakanı Göring, aleyhinde tanık olarak katıldığı bir duruşmada onu Dimitrov’u ölümle tehdit etmişti. Göring Nürnberg Mahkemeleri tarafından suçlu bulunarak idam cezası aldı ama infazdan 1 gün önce siyanür içerek intihar etti. Ve yine bir duruşmaya katılarak uydurma belgelerle Dimitrov’u suçlayan Halk Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Goebbels, Sovyet askerlerinin Berlin’e yaklaşmakta olduğu sırada 6 çocuğu ve eşiyle birlikte intihar etti.
Leipzig Davası, dünyada burjuva iktidarlar tarafından yargılanmak için tutsak edilen komünistlerin yargıyı yargıladıkları önemli bir örnektir. Ve bu onuru Türkiyeli komünistler olarak bizler de Münih’te yargılanan komünistlerin davasında yaşadık. Ve sistemi yargılayan yoldaşlarımız gibi ve onların ses tonuyla, cesaretle ve yüksek sesle Dimitrov’un sorusunu sorduk her duruşmada:
“Bulgaristan’da barbar ve vahşi olan tek şey faşizmdir. Ama sayın Başkan, size soruyorum: Hangi ülkede faşizm barbar ve vahşi değildir ki?” (1933-Dimitrov. Leipzig Duruşması)

****

Bugün toplumsal yaşamımız içinde başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerin, sürdürdüğümüz etkinliklerin, yaşam biçimlerimizin ürettiği sonuçların, yani aklımıza gelebilen toplumsal ilişkilerin neredeyse bütünü “hukuk” kavramıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir. Ve çağımızda artık bilinen bütün toplumların kullandığı resmî hukuk burjuva hukuktur. Bu nedenle “günlük hayat pratiğimizin önemli bir bölümünü hukuk alanında yaşıyor olduğumuzdan, ve bulunduğumuz alan burjuva hukuk felsefesinin kavram ve kategorilerinin işgali altında bulunduğundan, hukuk ve hukuki ideoloji, bir pratik olarak politika ile ideoloji olarak hukuk, zorunlu olarak nesnemizi oluşturuyor.” (Vedat Aytaç. Hukuk, Politika, Marksizm. Hukuk Üzerine Teorik Bir Çalışma İçin Ayrım Halkaları. Teori ve Politik Dergisi. Politika ve Hukuk 1. Sonbahar 2000.)
Oysa “hukuk” sözcüğünün üretim ilişkilerinden ve o ilişkilere bağlı olarak ortaya çıkan “sınıfsal” bağlamından koparılarak kullanılması, günümüzde sosyalist sol içerisinde de haylice yaygınlaşmıştır. Çoğumuzun yaptığı hukuk tanımı (hukukun “ezelî ve ebedî, doğal, evrensel; eşitlikçi, özgürlükçü, adil olduğu gibi gerçek olmayan değerlerle donatılarak yapılır. Oysa bu hukuk tanımı idealist, metafizik, antidiyalektik, bilim dışı, eşitlikçi değil daima sınıfsal karakterli ve egemen sınıflar tarafından belirlenen toplumsal bir kurumdur.
Hukuk, her toplum biçiminde mülkiyet ilişkisini egemenler yanından güvence altına almak amacıyla ve biçimi nasıl olursa olsun egemen sınıfların hem kendi aralarında çıkacak çatışmaları sisteme zarar vermeden çözebilmelerini, hem de onlarla işçi ve emekçiler, arasında ortaya çıkabilecek çatışmaları engelleyebilmelerini sağlayabilecek; her toplumun egemen sınıflarının kendi aralarında oluşturdukları kurallar bütünüdür. Kısaca, her toplum biçimi için egemen sınıfı koruma görevini üstlenmiş ve yabancılaşma nedeniyle emekçi ve yoksulların da iknasıyla toplumsal meşruiyet kazandırılmış bir sistem koruyucusu, bir kalkandır.
Engels, Conrad Schmidt’e yazdığı 27.10.1890 tarihli mektupta bu ilişkiyi çok anlaşılabilir bir biçimde anlatıyor: “Ekonomik ilişkilerin hukuk ilkeleri biçiminde yansıtılışının kaçınılmaz sonucu, sorunları baş aşağı çevirmektir. Bu tersyüz ediş, bilincin ötesinde oluşur. Hukukçu, önceden saptanmış önermelerle iş gördüğünü sanır. Oysa bunlar ekonomik yansılardan ibarettirler. Algılanmadıkça, ideolojik bakış açısı diye nitelediğimiz bu tersyüz edişin de ekonomik temele etkide bulunduğu ve belirli ölçüler içinde bu temeli değiştirebileceği olgusu, bana kendiliğinden anlaşılabilir apaçık bir gerçeklik olarak gözükür.” (Marx-Engels. Devlet ve Hukuk Üzerine. May Yayınları.)
Marksist diyalektik ve tarihsel materyalizm, yerel ya da evrensel düzeyde “hak” sözcüğünü “üretim ilişkileri” kavramı içerisinden ve sınıfsal bağlamda tanımlar. Toplumun temel karakteristik özellikleri bireyi doğum öncesinden kuşatır. Doğumuyla birlikte insan kendini, insanlar arası ilişkiler yani üretim-bölüşüm alanları belirlenmiş bir toplum içinde bulur. Bu ilişkiler giderek içerisinde yer alacağı toplumsal ilişkiler içerisinde neredeyse maddi bir nitelik kazanırlar.
Hangi ülkeden söz edersek edelim, “hukuk” uygulamalarına yönelik eleştirilerimiz ya da hukuksal sorunları ele alış tarzımız sınıfsal bağlamından koparıldığı takdirde sınıf farklılıkları üzerine inşa edilmiş bir hukuk sisteminden söz ediyor, yani sistem hukuku içinden konuşuyor oluruz.
Hukuk sözcüğünü çoğu zaman “adalet” ya da “özgürlük”, “eşitlik” hatta “evrensel insan hakları” kavramlarıyla özdeş olarak kullanmaktayız. Oysa “hukuk” adil olmaya çalışmaz, süslü ifade edilen bir sürü madde ile toplumsal kuralların uygulanmasını emreder.

****

Belki de uzun zamandır içimizi kemirerek boşaltan yetmezliğimizin itelemesiyle sisteme yönelik en köklü eleştirilerimizi bile unutup, sistemin bütününü ve biçimi ne olursa olsun o sistemin devletini hedef almak yerine, sistem içi muhalefetle buluşarak egemen sınıflar arasındaki sisteme değil ama o sistemin bugünkü yönetimiyle iktidar çatışması içerisinde olan sistem içi muhalif partilerle dilde, hedefte ve içerikte öylesine benzeştik ki, bir CHP’li ile çoğu sosyalistin mevcut politikaları eleştirisinde birkaç ajitatif cümlenin dışında farklılık bulmak giderek zorlaşmaktadır. Sistem hukuku ile farklılıklarımızın altını çizmememiz, düşüncelerimizin ifadesi boyutunda farklılıklarımızın yansıtılamaması gibi ciddi bir sorun yaratmaktadır. Bu nedenle, zaman zaman sistemin içinden iktidara karşı muhaliflerinin eleştirileri ile Marksistlerin eleştirileri biçim olarak da içerik olarak da aynılık sergilemektedir. Savunduğumuz programlarda ve eylemlerimizde dışa yansıyan bu çizgi belirsizliği, sitemin işsizliğe, yoksulluğa, açlığa, sefalete ve insanca yaşama koşullarına taleplerini “sistem içi muhalif” partilerle çözme eğilimini pekiştirmektedir.
“Politik olguların her ortaya çıkışında, yoksul ile varsılın; politik militanla devletin; işçi ile patronun karşı karşıya geldiği hemen her olguda, hümanizm, insan hakları, hukuk devleti, evrensel hukuk ilkeleri gibi kavramların, ne kadar veciz biçimde dile getirilirse getirilsin, davayı kazanmada pek işe yaramadığını, politika ile birazcık ilgilenen hukukçular bilirler. Ama çok uzun yıllar meslekte cübbe eskitmiş hukukçularımızın büyük çoğunluğunun, söz konusu kavramların peşinde, en vecizini dile getirmek üzere yarıştığını görmek için, hukuk dergilerine şöyle bir göz atmak yeter.” (Vedat Aytaç. Age.)
Belki de çok sayıda dergi karıştırmaya bile gerek yok. İşte Almanya’dan bir başka örnek.
5 Eylül 2005 tarihinde, Almanya’da günlük yayınlanan Özgür Politika Gazetesi, Mezopotamya Haber Ajansı, Mezopotamya Yayınları, MİR Müzik ve içlerinde benimki de olmak üzere 60 ev aynı gün ve saatte gerçekleştirilen planlı bir operasyonla polisler tarafından basılmış; gazetemiz yasaklanarak kapatılmış ve bazı çalışanları ve yazarları gözaltına alınmıştı.
Tam da sömürgeci Türkiye’nin, Avrupa Birliği ile müzakerelerine başlama tarihine yakınken; tam da Almanya’da genel seçimlerin yapılacağı 3 Ekim yaklaşırken; tam da ABD Genelkurmayından generallerin ve NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanı’nın küreselleşTİRmenin karanlık planlarının dosyalarını yüklenerek Türkiye’yi ziyaret ettikleri bir dönemde; ve tam da Fransa’yla önde olduğu bir helikopter alım ihalesine girileceği tarihlere birkaç gün kala Almanya’nın, Kürt basınına yönelik bu saldırıları bir rastlantı olamazdı.
Ve dönemin Türkiye Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül, kamuoyuna bir “başarı” haberi verebilmek için bu operasyon sonrası Türk Basınına bir açıklama yaptı. Bütün basında yayınlanan bu açıklama iktidardaki Alman hükümetini çok olumsuz etkiledi. Gül Almanya’daki operasyonu anlatırken övünerek şöyle diyordu: “Ben meslektaşım ve dostum Fischer’e yazdım ve uygulamaya geçmelerini istedim, o da İç İşleri Bakanı Oto Schly’e bildirdi. Operasyonu Türkiye ile birlikte hazırladık.” Türk basınında genişçe yer alan bu açıklama sonrasında, Alman İçişleri Bakanı’nın “teröre karşı önlem” iddiası, incir yaprağı görevi bile üstlenemeyecek bir çapsızlık ve yalancılık örneğiydi.
17 Ocak 2007’de YENİ Özgür Politika’daki ilk yazımda büyük keyif alarak şöyle diyordum:
“Şimdi o iç işleri bakanı görevinde değil; seçimle birlikte bütün büyüsünü kaybetti büyücü. Suç ortağı dış işleri bakanı da yok artık eski yerinde. Tepetaklak gittiler cümbür cemaat. Ama biz varız yine bütün diriliğimizle. Ve var olacağız barış, özgürlük ve halkların kardeşliğinin zaferine kadar.
Cüceler! Güneşin batmakta olduğunu fark etmedikleri için boylarını uzun sanıyorlardı. Oysa öğlen güneşi bütün gölgeleri silip süpürür. Boylarının gerçek ölçüsünü aldılar.”
Tarih yeniden çürümüş emperyalist-kapitalist sistemi yargılıyordu. Ve Banu ve Müslüm ve Seyitali ve Sinan ve hepsi enternasyonali Liebknecht’in tiradıyla yeniden yeniden yeniden duyuruyorlardı dünyaya:
“Sıkı durun! Kaçmadık. Yenilmedik… Çünkü Spartaküs ateş ve ruh demektir, yürek ve can demektir, proleter devrimin iradesi ve eylemi demektir. Çünkü Spartaküs zafer özlemini, sınıf bilinçli proletaryanın mücadele azmini temsil etmektedir… Bunlar elde edildiği zaman, biz ister yaşayalım, ister yaşamayalım, programımız yaşayacaktır ve kurtulan halkların dünyasına egemen olacaktır. Her şeye rağmen!”

37 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir