Enver Toksoy`un ‘Beni Tanıdın mı?’ romanı yayımlandı

Geçmişle bugün arasında bir köprü

1983 yılından bu yana Sürgün yaşamında olan Enver Toksoy arkadaşımızın ‘Beni Tanıdın mı?’ romanı yayımlandı.
Enver Toksoy, Türkiyede devlet baskısına mağruz kalmış ve ülkesini terketmek zorunda bırakılmış biri.
Yaşadığı Almanya`da politik faaliyetlere duyarlı olarak, ASM ( Avrupa Sürgünler Meclisi ) nin 2012 kuruluş sürecinde aktif görev alan Kurucular arasında yer almış ve 2 dönem Yürütme Kurulu üyeliği de yapmış bir arkadaşımızdır.
Enver Toksoy’un kaleme aldığı, otobiyografik ögeler barındıran romanı ‘Beni Tanıdın mı?‘ üzerine Prof. Dr. Kemal BOZAY ile yaptığı söyleşi, Sürgün yaşamına ilişkin duygu ve düşünceleri, Birgün gazetesinde yayımlandı.

Bu söyleşiyi paylaşıyor ve Enver Toksoy`un romanı ‘Beni Tanıdın mı?‘ yi okumanızı tavsiye ediyoruz.

*

Geçmişle bugün arasında bir köprü

1978 sonrasını odağına alan Enver Toksoy’un ‘Beni Tanıdın mı?’ adlı romanı Türkiye ve Avrupa arasında mekik dokuyor. Ülkesinden uzakta sürgünde yaşayan Toksoy’un peşini ne yaşadıkları ne geçmişi bırakmış.

Prof. Dr. Kemal BOZAY

Enver Toksoy’un kaleme aldığı, otobiyografik öğeler barındıran romanı ‘Beni Tanıdın mı?‘ Notabene etiketiyle raflarda yerini aldı. Enver Toksoy ile roman ve sürgün yaşamına ilişkin duygu ve düşünceleri üzerine konuştuk.

Kitap üzerine konuşmadan önce, bu kitabın kaleme alınış hikâyesinden bahsedebilir miyiz? ‘Beni Tanıdın mı?‘ ilk romanım. Tarihe ve yoldaşlarıma karşı duyduğum sorumluluktan kaynaklı, geçmişte yaşanıp da kaybolan değerleri savunmak için yazdım bu romanı. İddiam popüler bir roman hazırlamak değildi, tanıklık ettiğim ve yakın geçmişte yaşanan gerçeklere bir de kendi penceremden yanıt aramak ve vermek içindi. Kaybolan bir tarihsel süreci yaşanmışlığıyla belleklerden ve söylemlerden çıkarıp bir belgeye dönüştürmekti amacım. Yaşadıklarımın toplumsal hafızayı beslediği gibi yüzleşmenin gerçekleşmesine de katkıda bulunacak, onu zenginleştirecek bir değer olarak gördüğüm için yazdım. Hem de bedelini fazlasıyla ödemiş bir sürgünün kaleminden. İniş ve çıkışlarıyla kendi biyografimden kesitler sunmaya çalıştım. Kelimelere döktüm anılarımı.

‘Beni Tanıdın mı?’ dolu dolu bir kitap. Kitapta, cezaevleri, sürgün, kaçış, göçmenlik gibi pek çok tema ele alınıyor. Hepsi kendi başına çok yakıcı konular. Bu yoğunlukla kitabın kahramanı arasındaki ilişkiyi açabilir miyiz? Kahramanımız bunlarla nasıl başa çıkıyor? 
İlk etapta burada sürgün tanımını netleştirmekte fayda var. Sürgün insanın yaşadığı toprağından, yurdundan, ailesinden, sevdiklerinden, halkından, dilinden, kültüründen ve sevdalarından zorla kendi iradesi dışında kopartılmasıdır. İstemediği zorunlu bir yaşama adım atmaktır. Bir yok etme, tüketme ve soy kırma hareketidir. Keza egemenlerin egemenliliklerine karşı bir itiraz, karşı duruş ve bir direnişin kanıtıdır. Sürgün olan insan sadece terk ettiği ülkenin değil sığındığı ülkenin de yabancısıdır. Milyonların içerisinde yalnızsın. O yüzden hep yurduna, ailene, dostlarına kavuşma özlemini, duygularını, umudunu daima taze tutarsın. Nereye giderlerse gitsinler bu duygular da arkandan gelir. Anıları, hayalleri ve sevdaları onları hiç bırakmaz. Bunu biraz önce Bertol Brecht örneğinde de dile getirmeye çalıştım. Boşuna dememişler “Her çiçek kendi toprağında güzel kokar.“ Dünya’nın her yerine gidebilmek, doğup büyüdüğü topraklara gidememek acıdır. Ben romanımda bu hisleri kelimelere dökmeye çalıştım.

Brezilyalı çağdaş edebiyatçı Paulo Coelho dökülen kelimelere ilişkin farklı ama haklı bir vurgu yapıyor: “Kelimelerin kötü yanı, kendimizi başkalarına anlatabileceğimiz ve başkalarının söylediklerini anlayabileceğimiz hissini uyandırmalarıdır. Fakat dönüp de kaderimizle yüzleştiğimizde yetmediklerini görürüz.” Elbette yetmeyebilir ama ben karınca kararınca yaşamımda karşılaştığım sevinçlere ve hüzünlere, direnişe ve ihanete, dostluğa ve sevgiye yer vermeye çalıştım. Kurgularım yaşanan hikâyelerden oluşuyor. Sürgün yıllarımda zaman zaman kalemi elime alıp yaşadığım ve gördüğüm olgular üzerine küçük küçük notlar tutmaya başladım. Amacım onları ilk etapta yayınlamak değildi, bu notları daha çok anılarımda silinmeyecek anlar olarak gördüm. Fakat kim bilirdi bu notların bir gün yayınladığım ilk kitabıma ışık tutacağını. Yazdıklarımda samimi ve gördüklerim karşısında yalın olmaya çalıştım. Zorlukların bilincinde olarak. Bu romanı bundan dolayı bugün hâlâ Türkiye’ye dönemeyen bir sürgünün notları olarak da algılayın, okuduğunuzda öyle tanımlamaya çalışın. “Her insanın anlatması gereken bir hikâyesi vardır” derler ya, bu da benim hikâyem. Sadeliği ile yaşanmış bir sürgünün hikâyesi. Romanın kahramanı romanın bütün evrelerinde cezaevi sürecine, kaçış, sürgün ve göçmenlik yıllarına ışık tutmaya çalışıyor. Özellikle cezaevi yıllarında teslimiyete boyun eğmemenin, güzel değerlere ve ideallere sahip çıkmanın duruşuna vurgu yapıyor romanın kahramanı Hasan. Hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve insan haklarının ayaklar altında çiğnenmesine karşı cezaevlerini bir mücadele alanı olarak görmeye çalışıyor romanın kahramanı. Bu noktada onun için dışarı çıkmak, özgürlüğe kavuşmak, demokrasi ve insan hakları mücadelesinde yerini almak önemli bir adımdı. Firar ve sürgün yılları da bunun devamı oldu.

Bir dönemin toplumsal atmosferini anlatmışsınız. Dönem romanlarına baktığımızda, genellikle büyük şehirlerde, Türkiye’nin batısında geçen hikâyeler ön planda, oysa ülkenin doğusu da alevler içinde. Romanınızdan yola çıkarak, bu durumu nasıl değerlendirirsiniz? 
1970’li ve 1980’li yılları anlatan romanların büyük oranda Türkiye’nin batısındaki kentleri ele aldığı bir gerçek. Bu konuda yayınlanan birçok çalışma büyük kentlerdeki toplumsal atmosferi aktarmaya çalışıyor. Oysa ülkenin doğusunda ve özellikle Kürt illerinde gelişen kitlesel mücadele de bir o kadar önemliydi. Benim politik faaliyet sürdürdüğüm Erzincan, Erzurum ve Dersim bölgesi devrimci mücadelenin gelişiminde ve aydınlanmanın güç kazanmasında kuşkusuz bir kilometre taşı oldular. Dolayısıyla bu dönemece ve toplumsal atmosfere Kürt penceresinden bakmak veya gelişmeyi o bakış açısıyla da ele almak ayrı bir önem kazanıyor. ‘Beni Tanıdın mı?’ da kısmi de olsa bu konuya hassas bir perspektifle yaklaşmaya çalıştım.

Kitabınızın yer yer otobiyografik unsurlar da içeren bir roman olduğunu biliyoruz ancak hikâyenin aynı zamanda kolektif yansımalarından da bahsedebilir miyiz?
Romanın içeriği bir yandan otobiyografik ögeler ele alırken diğer taraftan dönemin atmosferini ele alan kolektif olgulara da dikkat çekiyor. Bu noktada roman, okuyucuyu bir duygu seliyle yüzleştirmeye çalışıyor. Bir sürgünün penceresinden bakarak geçmişe ışık tutmaya, geçmişle bugün arasında cereyan eden bir köprü kurmaya çalışıyor. Hem de Doğu ile Batı arasında cereyan eden bir köprü. Erzincan’dan başlayıp Dersim’e, Ankara’ya, İstanbul’a, oradan da Paris ve Köln’e kadar uzanan bir sürgünün yaşamı çıkıyor karşımıza.

Benim için açık bir gerçek: Bir insanın yaşamında anlatmak istediği, bir de anlatmak istemediği hikâyeleri vardır. Bana elbette çok kolay gelmedi, bazı şeyleri tüm yalınlığıyla aktarmak. Bundan dolayı romanda yer alan bazı kahramanları, kişileri ve mekânları anonimleştirerek okuyucuya sunmaya çalıştım. Onlar kuşkusuz romanın kolektif boyutunu da içeriyor.

***

Dağlardan sürgüne

Erzincan doğumluyum. 1978 gençlik kuşağının gelişen devrimci mücadelesinde aktif yer alanlar arasındayım. 1980 Ankara Eğitim Enstitüsü mezunu olmama rağmen, siyasi nedenlerden dolayı öğretmenlik görevine başlayamadım. 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasında Erzincan ve Erzurum cezaevlerinde tutuklu bulundum ve en son tutuklanmamda ömür boyu hapis cezasına çarptırıldım. Erzurum cezaevinden özgürlüğüme kavuşmak için 1982’de firar ettim. Firardan sonra iki yıla yakın Erzincan ve Dersim bölgelerinde siyasal faaliyetlerime aktif olarak devam ettim. Firar sürecimin büyük bölümünü Dersim dağlarında geçirdim. Bu süreç benim yaşamımda önemli bir değişimi de beraberinde getirdi. Ülkede kalma durumum olmadığından dolayı 1983’ün sonlarına doğru Almanya’ya kendimi sürgün ettim. Bu süre zarfında benim açımdan, Almanca ‘Politik Exil’ olarak tanımlanan sürgün süreci başladı. Değerli devrimci Alman şair ve edebiyatçı Bertolt Brecht, Hitler faşizmi sürecinde yaşadığı sürgün yıllarında ‘göçmen’ kavramını daima eleştirmişti. Sonuçta kendi özgür irademizle sonsuza kadar başka bir ülkeye gitmedik diyerek bu kavrama karşı tutum takınmıştı. Çünkü “Biz kaçtık. Yerimizden edildik, sürgün edildik” sözleriyle bu sürece vurgu yapıyor Brecht. Bundan dolayı ben ‘Politik Exil’ kavramını önemsiyorum, daha uygun buluyorum. Yaşadığım sürgünlük sürecinde, 1983’ten bu yana Türkiye’ye gidemedim. Halen Almanya ve Avrupa’nın değişik ülkelerinde değişik kurum ve kuruluşlarda demokrasi, özgürlük ve insan hakları mücadelelerine katılıyorum. Ayrıca çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerine yazılar yazıyorum.

109 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir