Bir sürgün yıldönümünde sürgünlüğe dair…

11 mayıs 2017 – 00:00

Doğan Özgüdenunoylxzym09fo8cripehun6vg1kbnrpvpgnondsu

Nazım Hikmet’in dediği gibi ‘Şu gurbetlik zor zanaat zor’, Ama Hasan Hüseyin’in dediği gibi ‘acıyı bal eylemek’ de var. Gurbeti, acılı sürgünü daha yaratıcı, üretici bir yaşam kılmak da var.


Bu hafta sonu 4. Kongresi’ni toplayacak olan Avrupa Sürgünler Meclisi ‘nin yönetimi yerinde bir kararla son yıllarda ülkesini terketmek zorunda bırakılan sürgün kardeşlerimize saflarını açıyor : «bu koşullarda Avrupa’da yaşayan sürgünlerin demokratik sorumluluk ve görevleri ise her zamankinden çok daha fazla artmış, önem ve aciliyet kazanmıştır.»


Bugün 11 Mayıs… İnci’nin ve benim yaşamımızı, yazgımızı kökten değiştiren, nerdeyse yarım yüzyılı bulan sürgünümüzün başlangıcının 46. Yıldönümü… Bugün için Artıgerçek’e de, İnfo-Türk’e de bir şeyler yazmam gerek… Parmaklarım kaç kez bilgisayarın tuşlarına uzanıp geri geliyor.

Anılarımın sayfalarını çevirerek 46 yıl önceki o kapkara 11 Mayıs gününü tekrar yaşıyorum:

Ankara… Ant’ın sıkıyönetimce kapatılmasından sonra derginin yöneticileri olarak ismimizin radyo ve gazetelerde ‘arananlar’ listesinde tekrar tekrar duyurulduğu kaçaklık günlerinde güney sınırından ya da Ege sahillerinden çıkma girişimlerimiz sonuç vermemiş… Nihayet zorbela bulabildiğimiz, isim ve resimlerini değiştirdiğimiz bir aile pasaportunu kullanarak Ankara-Münih seferini yapan Lufthansa uçağıyla Türkiye’yi terkedebileceğiz.

11 Mayıs sabahı evlerinde gizlendiğimiz yakınlarımızla vedalaştıktan sonra taksiyle saat 7’de Lufthansa otobüsünün yolcuları alacağı Bulvar Palas’a yöneldik. Ankara yağmur altında… Otobüsü hareket ederken bir köşeden bizi endişeyle izleyen İnci’nin babasını farkettik… Adamcağız iki haftada âdeta çökmüş. İnci’nin gözleri dolu. Benim de gırtlağıma bir şeyler düğümleniyor.

Hava alanına kadar bir iki sıkıyönetim kontrolünden geçtik. Alanda fazla oyalanmadan önce bilet ve bagaj kontrolüne gittik. Zaten fazla bir bagajımız da yoktu. Güvenlik açısından yanımıza sahte pasaport dışında herhangi bir belge almamıştık. Avrupa’da temas kurabileceğimiz birkaç adresi iyice belleğimize kazıdıktan sonra, Avrupa’ya sorunsuz ulaşabilirsek oradan bildireceğimiz bir adrese daha sonra iletilmek üzere tüm adres listelerini, telefon numaralarını yakınlarımıza emanet etmiştik.

Birkaç gazete ve dergi aldıktan sonra pasaport kontrolüne yöneldik. Tam da kontrolü yapacak polise yaklaşıyorduk ki, İnci durakladı, endişe içinde:

– Bunu ben Ankara’da muhabirlik yaptığım dönemden tanıyorum, dedi. Ya o da beni tanırsa, hatırlarsa…

– Deli misin, başka bir isimle ve de bu makyaj ve giyimle seni ben bile tanımazdım.

Polis pasaportlarımızı kontrol etti. Kuşkulanmasına ve herhangi bir sorgu suale girmesine meydan vermemek için yukarıdan alıp kalantor bir işadamı tonlamasıyla sordum:

– Memur bey, bu uçaklar da hep gecikmeli kalkıyor. Geçenlerde bakana da şikayet etmişim. Bugün gecikme falan var mı?

Polis gecikmelerden sanki kendisi sorumluymuş gibi ezik bir sesle,

– Hayır beyefendi, bugün tüm seferlerimiz normal, dedi.

Çıkış damgalarını vurdu, pasaportlarımızı verirken de hayırlı yolculuklar diledi.

Nihayet bekleme salonundaydık. Şans eseri uçak bekleyenler arasında tanıdık kimse yoktu. Sadece sıladan dönmekte olan göçmen işçilerle yabancı turistler…

Adet üzere free-shop’tan Avrupa’da buluşacağımız dostlarımız için çam sakızı çoban armağanı birkaç şey satın aldık. Bir de stresli son iki haftada günlük sigara tüketimini iki paketten üçe çıkarmış olan İnci için sigara yedekledik.

Nihayet Lufthansa yolcularının uçağa binişi anons edildi. Yerlerimize oturduktan sonra uçak tekerlerinin yerden kesilişine kadar geçen yirmi dakikalık süre Einstein’ın izafiyet teorisine uygun olarak sanki saatlerce sürdü.

Uçak havalandıktan sonra da İnci’yle gözlerimiz pencerelerde… İstanbul’u, Trakya’yı geçiyoruz. Her an bizimle ilgili alarm verilip uçak Türkiye hava sahasında inişe mecbur edilebilir.

Hayır. Kaptan pilot Türkiye’yi terkettiğimizi bildiriyor. Derin bir nefes alıyoruz. Ben son kez Türkiye gazetelerini tararken İnci çantasından çıkarttığı bir boş deftere ezbere bildiği ya da son birkaç günde ezberleyebildiği tüm adresleri ve telefon numaralarını işlemeye başlıyor.

Alman uçağı bir bulut denizinin üzerinden hızla ilerleyerek Mehmet Burhanettin ve Hacer takma adlı iki siyasal göçmeni binbir bilinmezle dolu bir geleceğe sürüklüyor…

Doğduğumuz, yetiştiğimiz, kavga verdiğimiz sevgili ülkemizden kopuyoruz. Günün birinde “vatansızlaştırılacağımızı” hiç düşünmeden… En kısa sürede geri dönüp hiçbir şey olmamış gibi herşeye kaldığı yerden tekrar başlatmak umuduyla…

***

Notlarımı kaç yüzüncü kez yeniden okuduktan sonra günümüze dönüyorum… Hasan Cemal’i okuyorum:

«Hapishaneler dolmaya devam ediyor. Sürgüne gidenler çoğalıyor. Ne hazin…»

Evet. 46 yıldır değişen pek bir şey yok o güzelim yurdumuzda… Yine sürgüne gitmek zorunda kalanlar… Gerçekten hazin !

Ekrana 13 Mayıs’ta 4. olağan kongresini yapmaya hazırlanan Avrupa Sürgünler Meclisi’nin çağrısı düşüyor: « Dün yaşadığımız, bugün yaşamakta olduğumuz ve görünür odur ki daha bir süre gelecekte de yaşamak zorunda kalacağımız sürgünlük, ülkemizdeki diktatörlüğün güçlenmesiyle doğru orantılı olarak hızla büyümektedir. Bugün basını susturulmuş, siyasetçisi cezaevlerine tıkılmış, akademisyenleri görevden uzaklaştırılmış, halkları zulüm gören, emeği gasp edilen, kentleri bombalanan ülkemizde gelecek ufkunu kökten yok etmeye yönelik bir süreç yaşanmaktadır.»

İnci’yle birlikte katıldığımız Avrupa’daki siyasal sürgünlerin ilk örgütlenme toplantısı bundan beş yıl önce, 15 Aralık 2012’de Köln’de yapılmıştı. O toplantıdaki açılış konuşmamda şunları söylemiştim:

Gazeteci olarak altmış yıllık mesleki ve siyasal yaşamım hep militarizmin dayatmaları altında, sıkıyonetimler, askeri mahkemeler, askeri darbeler altında geçti.

«Inci ve ben Avrupa’ya siyasal sürgün olarak geldiğimizde kendimizi gerçekten ülke sınırlarını da aşan büyük bir anti-emperyalist ve anti-faşist kavganın içinde bulduk. Türkiye’de generaller diktası sürerken, Yunanistan’da Albaylar, Portekiz’de ve İspanya’da faşist yönetimler iş başındaydı.

«Ardından Şili’de Pinochet darbesine karşı direniş. Ve de bunlara karşı ortak örgütlenmeler…

«Tüm bu insanlık dışı rejimler ardarda çöktü. Darbecilerden hesap soruldu, kimi darbeciler ömrünü zındanlarda tamamladı.

«Bir o kadar önemli olan gerçek: Bu rejimlerin çökmesiyle birlikte yillarca ülkelerinden kopartılmış olan yüzbinlerce siyasal sürgün yeniden tutuklanma tehlikesi olmadan hemen ülkelerine döndüler.

1974 yazında Yunan Cuntası’nın devrildiği günü çok iyi anımsıyorum. Bruksel’deki Yunanlı siyasal sürgün dostlarımız yıllar sonra ülkelerine özgürce dönebilmenin coşkusu içindeydiler. Komünisti, sosyalisti, anarşisti, liberaliyle Yunan siyasal sürgününün tüm önemli isimleri, aralarındaki ideolojik farklılıkları bir tarafa bırakarak bu önemli olayı kutlamak üzere bir araya gelmiş, bizleri de kıvançlarını paylaşmaya davet etmişlerdi. Çılgınca içiliyor, sirtaki yapılıyordu.

Çoğu daha o akşamdan uçak, tren biletlerini aldırmışlar, Yunanistan’a doğru yola çıkacak olmanın heyecanı içindeydiler.

«Ankara rejiminin tüm sivilleşme, demokratikleşme iddialarına rağmen Türkiyeli siyasal sürgünler bu coşkuyu hiç yaşamadı.

«Şu anda bizleri bir araya getiren ortak çağrıdaki çığlığı gayet iyi anlıyorum: ‘Bizler yaşamımız boyunca sürgün olarak yaşamak istemiyoruz.”

«Bunu söyleten duyguları ben de yüreğimde duyuyorum. Sürgünlükten kurtulabilme mücadelesi kutsaldır.

«Ama sürgün geri dönüşü olmayan bir yazgıysa, bulunduğun mekanı da ikinci bir yurt bellemek, kavgayı orada da tüm olanakları kullanarak ve yeni yetenekler kazanarak sürdürmek de kendine saygının, halkına, kültürüne ve doğduğun toprağa hizmet vermenin bir başka onurlu yolu.

«Bunun en güzel örneklerini Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Fahrettin Petek gibi sanatta ve bilimde yaratıcı kavga insanları verdiler… Ve de Ermeni, Asuri, Kürt, Ezidi, Türk diyasporalarının binlerce isimsiz insanı… »

Bu toplantının üzerinden geçen beş yılda Tayyip Erdoğan’ın islamcı faşist yönetimi sürgünler ordumuza yeni değerler, üretken, yaratıcı yeni kavga insanları kattı.

Bu hafta sonu 4. Kongresi’ni toplayacak olan Avrupa Sürgünler Meclisi ‘nin yönetimi yerinde bir kararla son yıllarda ülkesini terketmek zorunda bırakılan sürgün kardeşlerimize saflarını açıyor : «bu koşullarda Avrupa’da yaşayan sürgünlerin demokratik sorumluluk ve görevleri ise her zamankinden çok daha fazla artmış, önem ve aciliyet kazanmıştır.»

4 Şubat 2017’de Brüksel’de Halkların Demokratik KongresiAvrupa örgütünün kuruluşu anti-faşist mücadelemizin güçlenmesi açısından önemli bir adımdı… Bu hafta Avrupa Sürgünler Meclisi’nin Köln toplantısında yeni sürgünlerin katılımıyla daha güçlenmiş olarak çıkması Türkiye’deki islamcı faşist diktaya ve onun Avrupa’daki uzantılarına karşı mücadeleye yeni bir güç katacak…

İnanıyorum…

Nazım Hikmet’in dediği gibi «Şu gurbetlik zor zanaat zor…»

Ama Hasan Hüseyin’in dedigi gibi “acıyı bal eylemek” de var. Acılı gurbeti, acılı sürgünü daha yaratıcı, üretici bir yaşam kılmak da var…

dogan@ozguden.be

57 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir