ASM girişimcilerinden,Bitmeyen Sürgün`ün yazarı Ufuk Bektaş Karakaya ile söyleşi

15327672_1171409019602933_46066892_n

  • Sürgünün en ağır yükü kimliğini yitirme korkusudur. Yitirirse kimliğini, yenisini oluşturamamaktan korkar.
  • Sürgün nereye giderse gitsin, acısını, sevincini, hüznünü, anılarını duygu ve düşlerini kalbinde koruyarak yanında götürüyor.
  • Eski tarzda örgüt ve önderlikler miladını doldurdu. Bir dönem kapandı. Eski tarzda devrimcilik bitti. Bu eski tarzda ayak direyen örgütler ve yöneticiler ve onlara önderlik yapmayı sürdüren bugünkü kadro ve yöneticiler içinde bulunulduğu durumdan sorumludurlar
  • Solda ne kendi içinde ne de yapıların kendi aralarında  demokrasi kültürleri yok!
  • Anılarımı yazarak başta kendimle, yol arkadaşlarımla, toplumla, sistemle, örgütle, solla, öğrendiklerimle, öğretilenlerle yüzleştim. Yazdıklarımla okuyucuyu toplumsal mücadeleden soğutmayı değil yaptığım yanlışları sizler yapmadan mücadelede daha başarılı olabilecekleri mesajı vermeye çalıştım. Örgütsüzlüğü değil, daha gelişkin bir örgütlenme modeli önerdim..
  • Biz hızlı başlarız ama sonunu getiremez, erken pes eden bir toplumsal yapımız var. Solda bu toplumsal yapının içinden geldi. Sürgünler de  o toplumun içinden çıktı.
  • Bu gün insanın insanca yaşayabileceği, bütün dünya nimetlerinin insanlığın hizmetine eşit düzeyde sunulduğu, yaşanacak güzel bir dünya ve ülke özlemini hayal ediyorum.

Ufuk Bektaş Karakayaufuk-1

1957 yılında Malatya-Kuluncak’ta orta halli bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. İlk ve ortaokulu Malatya’da, liseyi İstanbul’da okudu. Lise yıllarında “Halkın Kurtuluşu” hareketinde siyasi mücadeleye katıldı. Daha sonra bu hareketin ayrışma sürecinde “Devrimci Proletarya” saflarında yer aldı. 1978’de çeşitli cezaevlerinde bir yıl tutuklu kaldıktan sonra politik faaliyetine devam etti. 1981 yılında İskenderun’da tekrar yakalandı. Toplam on farklı cezaevinde sekiz yıl hapis yattı. 17 Eylül 1988’de Kırşehir E Tipi Cezaevi’nden on sekiz koğuş arkadaşıyla birlikte tünel kazarak kaçtı. 1989’da yurtdışına çıktı. Uzun yıllar Avrupa’da göçmen sorunlarıyla ilgili siyasi faaliyetler yürüttü. Almanya’nın Köln kentinde insan hakları savunucusu dostları ve arkadaşlarıyla çalışmalar sürdürüyor. Yaşanacak güzel bir dünya özlemi içinde en çok da İstanbul’u özlüyor. İletişim Yayınlarından  Ölüm Bizim İçin Değil (2011).Bitmeyen Sürgün (2015)ve Eylül Mektupları adlı üç kitabı yayınlandı.

15310543_1171408889602946_1464737857_n15300508_1171408846269617_920065185_n15355877_1171408789602956_222462430_n

 


Sürgünler oluşumunda başından beri yer aldınız, Sürgün hayatınız ne zaman, nerede, nasıl başladı?

Benim sürgün hayatım sekiz yıl süren mahpusluk yaşamımı Kırşehir cezaevinde 18 devrimci arkadaşımızla birlikte1988 Eylül’ünde tünel kazarak firar etmemizle başladı diyebilirim. Ülkede bir yıl süren ağır illegal yaşamın ardından 1989 Nisan’ında Bonn’da sürgün serüvenim başladı…

15356958_1171408926269609_25333542_n

Kaç yıldır sürgündesiniz; sürgün yaşamınızda neler yaptınız; neler düşündünüz, neler hissettiniz

1989 dan 2016  yaklaşık 26 senedir sürgün yaşamı sürdürüyorum. Bir kaç senedir ülkeye gidip geliyorum ama sürgün yaşamım devam ediyor. Ülkeye gidememe engeli kalktı sadece, sürgün hayatı bitmedi, bitmiyor…

Sürgün insanlık tarihi kadar eskiye dayanıyor. Sistem karşıtlarının toplumsal olaylardan, savaş ve doğa afetlerinde vb olaylardan sonra kaçınılmaz olarak yaşanıyor. Karşı konulan, savaşta yenilenin kaçıp sığınacağı, yaşayacağı bir yer yurt arayışına girince sürgünlükte başlıyor anlayacağın. Sürgün nereye giderse gitsin, acısını, sevincini, hüznünü, anılarını duygu ve düşlerini kalbinde koruyarak yanında götürüyor. Hiç bir zaman kendini evinde hissetmez. Sürgünün yolculuğu hangi koşullarda başlarsa başlasın dönüşsüz bir yolculuğa çıkar gibi yola koyulur.  Yalnızlığa, özleme, uzaklara gider ama ayrıldığı  yere gün olur döneceği yanılgısını içindedir. Farklı koşullarda, farlı biçimlerde geçmişte yaşar. Yönü geriye dönüktür. Köksüzlüğü kabullenmek istemez, kimliğini yitirmek istemez. Ülkeyi terk ederek kavgada yenilmiş, ülkesini kaybetmiştir. Kimliğini yitirmemek, geçmişiyle, ülkesiyle bağlarını korumak için didinip durur, geçmişine sıkı sıkıya tutunur. Sürgünlüğünü yüreğine beynine künye gibi kazır. Sürgünlük korkunç bir cezadır aslında.

15310356_1171409002936268_1115422723_n

Sürgünlük serüvenimde neler yaptığıma gelince; Herkes kendi yaşam serüvenini yaşıyor . Yaklaşık 15 yıl Avrupa’nın beş ülkesinde politik çalışmalar sürdürdüm. Deyim kaba düşmez ise deli dana gibi gece gündüz koşturup durdum. Gündüzler yetmedi, gecelerimi katarak, devrimci faaliyetin tamamını kapsayan her türlü işi, çalışmayı yaparak, önemli adımlar atarak Avrupa’da önemsenecek bir güce ulaştık.

2002 de ülkeden gelen yoldaşlarla ideolojik siyasi ve örgütsel politikalarda anlaşamayınca; 2005 te yollarımızı  ayılmak zorunda kaldık. Akabinde bir grup arkadaşlarla birlikte Türkiye Almanya İnsan Hakları Derneğinde{TÜDAY},beraberinde Sürgünler Meclisinde, şimdide HDK da çalışması içindeyim. Neler yaptığımı anılar biçiminde Türkiye bölümünü “ Ölüm Bizim İçin Değil “ Avrupa’yı da “Bitmeyen Sürgün” adında kitaplaştırdım, İletişim yayınlarından çıktı, oldukça da ilgi gördü.

Sürgün yaşamı neler düşündürdüğüne gelince bana;

8 yılım cezaevlerinde ölüm kalım mücadelesi içinde geçti. Çok kötü koşullarda, işkenceler, ölüm oruçları, firar ve sürgün serüveni. Firar sonrası ağır illegal koşullarda polisin soluğunun ensede hissederek yakalanma kaygısı içinde boğucu bir yaşam. Sonra sürgün serüveni. Ve geçici olarak büyük bir rahatlama ve özgür bir ortam. Onun verdiği rahatlıkla yoğun, politik bir çalışma. Sürgün serüvenim böyle başladı.

Sürgünün trajik durumu, çekilen acılar, yoksunluklar, gece gündüz, uykusuz şafaklarda sürdürdüğümüz dinamik politik çalışmalar, düşünsel muhalifliğimizden  kaynaklı, çabalar. Özlem, hasret… Sürgünlük çok zor. İnsanlar köklerinden, doğup büyüdüğü topraklardan bir ağaç gibi sökülüp atılıyor.  Eşlerinden, sevdiklerinden, yaşadığı iklimlerden, sevinçlerinden, damak zevklerinden, en önemlisi de anılarından koparılarak köksüzleştiriliyor. Sürgün ne terk ettikleri ülkeden kopabiliyorlar, ne de  yerleştikleri ülkelere de kök salabiliyorlar. Özlem ve kavuşma girdabında boğulup duruyorlar. Siz hiç mutlu sürgün gördünüz mü? Sürgünün düşleri, yitik sevinçleri, acıları, umutları hep anılarında saklıdır.

Sürgünün en ağır yükü kimliğini yitirme korkusudur. Yitirirse kimliğini, yenisini oluşturamamaktan korkar. O nedenle gözü gönlü hep arkadadır. Suskunluğa kapılan halkının, işçi ve emekçilerin sesi ve soluğu olmayı özel görev bilir. Sonu gelmez hasret ve nostalji ile yetinemez. Bir direniş abidesi gibi dimdik ayakta olmak zorundadır. Tarih ona bu görevi yüklemiştir.

Geçmişin büyük güçlüklerle baş edebilme deneyimlerine, eziyete, ağır büyük kayıplara, çok büyük deneyimlere karşın sol örgütsel yapılar siyasal iddialarından çok uzak görünüyorlar, neden?

80 öncesi, solun güçlü, kitlesel ve parçalanmışlık süreci…Günü kurtarmaya çalışırken geleceği kaybettiğimiz günler… Uluslararası kamplaşmalar,  karşıt görüşlerle ve solun kendi içindeki sürtüşmeler ve çatışmalar. Bu bölünmüşlük kentlere, mahallelere, okullara, işyerlerine , hatta aile içine sirayet edecek kadar yaygınlaşmıştı. Buna karşın parçalı da olsa sol hızlı gelişti. Adeta saman alevi gibi parladı.

Gökyüzünde yıldızlaştırdığımız 71 devrimciliğini yere indirip, onların kahramanlıklarının peşinde saf tuttuk. Onların izinde amansız mücadelelere girildi. Semtler, okullar, fabrikalar, meydanlar zapt edildi. Grevlerde, boykotlarda, gösteri ve yürüyüşlerde, işgallerde büyük küçük yaşlı genç, kadın erkek hesapsızca kavgalara girildi. Vurduk, vurulduk… Öldük, öldürüldük… İşkencelerden geçirildik, sakat kaldık, tutsak düşüp uzun yıllar kötü koşullarda mahpus yattık. idamlar alıp sehpalar tekmeledik. Ağır hapis cezalarını gülerek karşıladık. Cezaevlerindeki zulme karşı devrimci değerlerimizi savunduk, eğilip bükülme dik. Ölüm oruçlarında ölümün koynunda bitti açlığımız.  Gençtik, serpilip geliştik, büyüdük  ama yaşayarak öğrendik. Tecrübeler edindik, gözlerimiz açıldı, ustalaştık ama bedeli çok çok ağır oldu…

Evimizden, işimizden, eşimizden, sevgilimizden, çocuğumuzdan, okulumuzdan, ülkemizden, hayatımızdan olduk. Gurbete sürüldük, yurt özlemiyle yazılar, şiirler, kitaplar yazdık. Zaman zaman savunmasız kaldığımızda umuda sarıldık. Uzaklara gömüldük. Geleceğimiz çalındı. Darı taneleri gibi ülkenin, dünyanın dört bir yanına  saçıldık. Milyonlarca idik ama  yenildik. Bu yenilgiyi özümseyip yeterli dersler çıkarılıp, ona uygun somut adımlar atılamadığı için toplumda bir çekim merkezi oluşturulamadı, güç de olunamadı…Bu böyle olmamalıydı!

Bağımsız düşünce ifade etme yetkinliği, disiplini yeniden üretebilme becerisinde eksiklik mi var sol yapılarda?

Solda ne kendi içinde ne de yapıların kendi aralarında  demokrasi kültürleri yok! Örgüt, parti ve yapılar hatta kitle örgütlerde düşünceler yukarıdan yöneticiler tarafından belirlenir, taban da  uygulamaya sokar. Her şey yukarıdan belirlenir. Aşağıdan yukarıya katılımcı, ortak akıl kullanılarak, doğrudan demokrasiyi uygulayarak, bu çalışmanın öznesi haline getirilerek yapılmadığı için yöneticilerin dışındaki kadro, militan ve taraftarlar nesneleştirildi. Nesneleştirilen bu güçler bu uygulamayla kendini dışsallaştırıldı. Bütün kurumlar, yapılar, örgüt ve partiler marjinalleşti. Bunlara sebep bu örgüt ve partilerin vurgun yemiş tasfiyeci önderliklerinin payı büyük. Eski tarzda örgüt ve önderlikler miladını doldurdu. Bir dönem kapandı. Eski tarzda devrimcilik bitti. Bu eski tarzda ayak direyen örgütler ve yöneticiler ve onlara önderlik yapmayı sürdüren bugünkü kadro ve yöneticiler içinde bulunulduğu durumdan sorumludurlar. Çünkü bu anlayışta ısrarlı olanların, önderlik yapamadıkları mücadelenin içinde ortaya çıkmış, yüzlerce kez kanıtlanmıştır. Yaşanan bunca basiretsizliğe rağmen, hala kendileriyle bir yüzleşmeye, hesaplaşmaya girip, özeleştirir sürecine girmemişlerdir. Bütün basiretsizliklerinin nedenini nesnel koşullara veya kadrolara bağlamışlardır. Oysa bu yöneticilerin çoğu vurgun yemiş, düşünsel olarak felçlidirler.. Poliste çözülmüş, cezaevlerinde teslim olmuş, faşist mahkemelerde örgütü ve devrimi savunamamış, yenilmiş, teslim olmuş kişilikler ve kimliklerdir. Bu sınavlarda olumlu olanları da yaşam çözmüştür. Bu müflis yöneticiler kenara çekilmeden veya örgütsel görevleri ve yetkilerinden uzaklaştırılmadan yeni kuşak devrimcilerin önü açılamaz. Devrimci hareket ve sol gelişemez. Bunlar halkın karşısına çıkıp yaptıklarının, yaşadıklarının hesabını vermeden, kendileriyle ilgili yalan yanlış güzellemelerle yeni kuşak devrimcilerin önünü karartmaya devam ediyorlar. Somut belgelerini ortaya koymadan, ayrılar ayrı, aynılar aynı kendi bayrakları altında toplanmadan solun, gelişkin, ortak akılın kullanıldığı, bütün faaliyeti sürdürenlerin özneleştiği, gelişkin, disiplinli, dünyayı ve ülkeyi iyi ve doğru okuyan, gelişmeler karşısında refleks gösteren, halkına yabancılaşmamış bir örgütsel yapı oluşturulamaz.

Devletle mücadele ederek büyük bedeller ödeyen, bin bir emekle kökleşmiş nice değerler yaratan devrimciler neden birbiriyle tartışmakta hoyrattırlar?

Aslında sol da sağ da bizim toplumun içinden geldikleri için ikisi de demokrasiden nasibini almamıştır. Bunun çeşitli toplumsal nedenleri vardır. İslam ülkesi olmamızın etkisi büyüktür. Bunlar alanın da sosyolojik, psikolojik, ideolojik olarak özel araştırma konusudur. Fakat sol başta İslam anlayışından beslenen, ideolojik olarak benimsediği Stalin’ist örgüt anlayışından almıştır bu hoyratlığını. Biraz da doğu toplumu olmamızdan kaynaklıdır. Burjuva demokratik devrimi yaşamamış, demokrasiyi tanımamış, toplumların bireylerine özgü bir tutumdur. Biraz da fikir fukaralığından kaynaklı, kendisinin dışındakilerin düşüncelerine tahammülsüz oluşu. Düşünsel farklılığı  kişiselleştirerek, düşmanlaştırarak, karakteristik bir özellik haline getirerek hoyratça bir tutum sergilemektedirler. Fikir ayrılığından dolay çatışma, şiddet uygulama, öldürme vb tutum ve davranışları yanlış, bir o kadar da ilkel buluyorum. Bu bir fikirdir nihayetinde. Zamanla değişir, dönüşür, farklılaşır, bir başka biçim ve içerik alır. Mutlak bir doğru yoktur. En doğru gibi görünen düşünce kendi içinde yanlışları barındırır. Bir düşüncenin savunucusunu kişiyle özdeşleştirerek, onunla kavga etmek, dövmek, vurmak, tehdit etmek, korkutmak akıl dışı bir davranıştır. Onu yok ederek kendini var etme yaklaşımıdır. Kendine , düşüncesine, güvensizliktir. Solun geçmişteki kendi içindeki çatışmalarda kaybedilmiş canlar bir vicdan sahibi devrimcinin içini acıtır. Devrimci, sol güçler bir elin parmakları gibi devrimin ve demokrasi güçlerinin farklı kuvvetleri gibi görülmeli. Ne yazık ki; henüz sol kendi içinde  bu yüzleşmeyi yapmış, gerekli dersleri çıkarmış, kendi içinde bütünlüğü sağlamış, özeleştiri sürecine girmiş değil. Belki sol tarihin en itibarsız dönemini yaşıyor olmasına karşın geriye dönüp bakmış değil. Eski yanlış, ilkel, dogmatik, feodal, ahlakçı, tepkici düşünce ve tutumlarla, kendi kendileriyle hesaplaşmamışlardır.

Devrimci Eğitim Devrimci Ahlak kitabının yazarı, Sovyet Prezidyumunun Başkanı Kalinin bile eşinin yıllarca  tutuklu kalmasına sessiz kalıyor. Bu bir devrimci fedakarlık, direnişten çok sığlığa yol açan başka bir tarihe dönüştü. Sosyalistler neleri inşa etmekte yetersiz kalıyor?

Bu olayı bilmiyorum ama benzeri olaylar sosyalist harekette sık rastlanan gerçekliktir. Bu koşullardan kaynaklı sanırım, isteyerek, bilerek yapılan tutum ve davranış olduğunu sanmıyorum. Ama solda özveri ve fedakarlık düşüncesi o kadar kaba ve ilkel algılandı ki; aç açık, ser-sefil, yokluk ve yoksulluk içinde bir yaşam sürdürmek devrimci bir erdem olarak algılandı. Bu toplumsal dava uğruna ölüm göze alındı. Büyük bedeller ödendi, yüzlerce binlercesi yaşamını yitirdi, on binlercesi sakat ve hasta kaldı, birer birer aramızdan ayrıldılar… Ölmek aslında hayatın, mücadelenin her türlü cefalarına göğüs germekten daha kolaydır. Öyleyse yeri ve zamanı değilken canına kıymak yiğitlik, kahramanlık değildir. Bu tutumdan, kendini öldürme, yakma, intihar etme gibi eylem biçimlerinden vazgeçilmelidir. Bundan düşman değil, biz, devrimci güçler kaybediyor. Çünkü karşı koyacak güç azalıyor.  “ En yiğitlerimiz ölse bile ~yiğitlere gebe analarımız” marşında ki gibi; ölüm kutsanarak şehit kavramı üretildi. Her türlü devrimci değerleri ithal ederek, kendi toplumumuzun yapısına uygun bir değerler silsilesi konulamadı. Hala devrimcilerin komünistlerin cenazeleri camilerde kaldırılıyor. Dipten doruğa yaşamda değerler silsilesi yaratılamadı, yaratılanlarda hayatiyet kazandırılamadı.

Siz bunca önemli deneyime karşın neyi gidermekte geç kaldınız?

Aslında çok eskiye dayanmasına karşın, sol Cumhuriyetle birlikte ele alırsak; yaklaşık yüz yıllık  geçmişi olmasına karşın devletin sürekli baskı ve şiddeti ile yüz yüze  kaldığı için sürekliliğini sağlayamadı. Kuşaklar arasında hep kopukluklar yaşandı, kuşaktan kuşağa yeterli deney ve tecrübe aktarımı gerçekleştirilemedi. Sürekli genç ve tecrübesiz kaldı. Her kuşak çalışmaya tekrar tekrar yeniden başmak zorunda bırakıldı. Her zaman yeniden başlamanın acemiliği ve amatörlüğüyle çalışma sürdürmek zorunda kaldı. Yıllarca yöneticiler cezaevlerinde tutuldu. Hayatın içinden koparılarak, kuşak kopukluğu yaratılarak, büyüyüp gelişmesi önlendi. Buna yöneticilerin basiretsiz ve beceriksizliği de eklenince sol gelişimi vasatlaştı durdu, giderek gerileyip tarihin en itibarsız ve en güçsüz dönemini yaşamaya başladı…Yöneticiler uzun yıllar cezaevinde tutulunca hayattan koparak, yaşama yabancılaşarak, gerçekleri kavrayıp algılamakta zorlanarak yanlış yapmayı sürdürdüler. Cezaevi alışkanlıklarıyla dışarıda faaliyet örgütlemek bir yana var olan faaliyetleri de önderlik yapmaya kalkışınca kırıp dökmekten, var olanı da dağıtmaktan öteye götüremediler. Niyetleri faaliyeti ileriye taşımak olsa da objektif olarak tasfiyeci bir rol üstlendiler. Egemenler binyıllardır cezaevi uygulamalarını boşuna keşfetmemişlerdi. Yıllarca içeride tutup, sonra dışarı bıraktıklarında bir zat dışarıdaki örgütleri kendi elleriyle yıkacaklarını bildikleri için, beli zamanı dolduranları kendi elleriyle yasalar çıkarıp bıraktılar. Şartlı salıverme yasaları vb gibi. On binlerce insan dışarı çıktı bunlardan kaç kişi mücadeleye devam etti veya ediyor? Ne oldu bu arkadaşlarımıza hepsi buharlaştı mı?

Bitmeyen Sürgün kitabınız oldukça yüklü ve bu pratiklerden az çok haberdar olanlar bile şaşırtan yaşanmışlıklarla örülü.  Neden böylesi bir yabancılaşma?

Sürgünler görkemli bir mücadelenin kahramanları olarak görülüyor. Günümüzle pek ilişkileri olmadığı düşünülüyor. Aslında geçmişi canlı tutularak bir efsane durumuna getirmek isteyenler aslında geleceğin de önünü kapatıyorlar.

Aslında bu yabancılaşma öncelikle uzun yıllar cezaevlerinde kalan yöneticilerin toplumdan, hayattan kopmuş olmalarının sonucu. Üstelik bu yoldaşlarımız ömürlerinde hiç yurtdışında bulunmamışlar. Cezaevlerinde edindikleri alışkanlıklarıyla yurtdışında örgüt yönetmeye kalkışınca Avrupa’da ki örgütsel güçlerimizle kan uyuşmazlığı yaşayarak kafalarında doğru bulmadıkları her türlü faaliyeti ve çalışmaları tasfiye ettiler. Bu çalışmaları savunan, faaliyetini sürdüren arkadaşları da bir bir örgütün dışına düşürüldüler. Dolaysıyla gece gündüz demeden, kolay zor ayrımı yapmadan can pahasına fedakarca hiç bir şeylerini esirgemeden yürüttükleri çalışmaları durdurarak, devrimci enerjileri çar-çur ederek yüzlerce binlerce  devrimci çevre güçlerimize hayal kırıklığı yaşatarak; kırıp dökerek, küstürerek örgütten ve çevresinden uzaklaştırdılar. Bir türlü de geriye bakıp yanlışlarını görmeye yönelmediler.

Geçmiş deneyim ve tarihe ilişkin çok sayıda anı deneme  yayınlanıyor. Bu deneyim aktarımları eşliğinde  eşit, özgür, ve hakça bir yaşam iddia özleminin yarattığı devrimci hareket ve örgütler teslimiyet tuzağına dönüşmesinde gerekli dersleri çıkarabilecekler mi?

Anı yazımı bizde genel olarak ununu elemiş, eleğini asmış yaşlanmış kuşak, artık elinde baston sokaktan ayağı çekilince yazılır. O zaman aradan bir ömür geçmiştir bunun yeni kuşak için pek yararı olmaz. Sadece geçmişle ilgili bilgisi olur. Günümüze ne kadar yararı olur bilinmez. Önemli olan süreç yaşanırken güvenlik sorunu yaratmadan bunu yazmak. Öbür türlü mücadele edenlerin değil tarihçilerin işine yarar. Geçmişle ilgili deneyim ve anı yazımları çok önemlidir. İsteyen kendisi için gerekli deney ve tecrübelerden gerekli dersleri çıkarır. Bu onların tutumlarıyla ilgilidir. ‘‘Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmak‘‘ diyor Andre Gide. Ben de anılarımı yazarak ölümün elinden yaşadıklarımı yazarak kurtarmaya  çalıştım. Yaşadıklarımı yazarak bizden sonraki kuşaklara resmi tarihin dışında gerçekleri bir dipnot düşercesine; gerçekler farklı demek istedim.  Anılarımı yazarak başta kendimle, yol arkadaşlarımla, toplumla, sistemle, örgütle, solla, öğrendiklerimle, öğretilenlerle yüzleştim. Yazdıklarımla okuyucuyu toplumsal mücadeleden soğutmayı değil yaptığım yanlışları sizler yapmadan mücadelede daha başarılı olabilecekleri mesajı vermeye çalıştım. Örgütsüzlüğü değil, daha gelişkin bir örgütlenme modeli önerdim. Ne kadar bunu başardım bunu okuyucunun anlayışına bıraktım…

Bir Sürgünün duyduğu ülke özleminin yazılmasının kayda değer bulduğunuzu söylüyorsunuz. Sürgün neden bitmez haldedir?

İnsanlar düşüncelerinden dolayı sürgünlüğü yaşarlar. Sürgünlük zorunlu olanı yaşamaktır. Sürgünlük çatışmadan doğan bir durumdur. Yersizliği yurtsuzluğu seçmektir.  Mücadele koşullarında yenik düşme durumunda veya tutsaklıktan kurtularak gurbete kaçmadır, sürülendir… Sürülmek kısıtlanmaktır, alçaltılmaktır. Sürgün yalınızca gurbete gitmez, gün olur döneceklerini düşünürler. Her şeyden koparılmasıdır. Bir ağacın kökünden toprağından sökülüp çıkarılması, gibi köklerinden koparılması ve sürgünde yaşamaya zorlanılmasıdır. Sürgünün gözü kulağı anayurdundadır. Sürgündeki insan sürgünde olduğu ülkenin dilini hiç yabancılık çekmeyecek kadar iyi bilse bile yine sürgünlüğü sürer ama sadece biraz dil bilmesi acısını hafifletir. İnsanın kendi yurdundan kendi kentinden, mahallesinden, okulundan, işinden koparılmasıdır. Sürgün yaralıdır. Kendine yabancılaşsın, kendiyle tersleşsin diye sürgüne gönderilirler. Nereye gitse bir yük gibi yanında taşır. Ayrıldığı ülkesinin, dağını, taşını, ağacını, toprağını, güneşini, insanını, mücadelesini, arkadaşlarını, yoldaşlarını, yakınlarını, sevdiklerini çılgınca özler. Sürgün her yönden her şeyden uzaktır. Yaşadığı kentin sokakları hayalini ve rüyalarını süsler. Anıları ve acıları onu terk etmez, sadık kalır. Anılarının olduğu sokaklarda gezmek ister. Ayrılık içini acıtır, alışılmayan bir duygu içinde sevdiklerinin özlemi içini kanatır.

Sürgün yitik sevinçlerini, acılarını, dönüş umutlarını saklı tutar. Kendisi gurbet elde gönlü ise sıladadır. Sürgün yalınızdır, geriye özlemlidir. Bir yaşantıyı özler, sevgiliyi özler, toprağını özler. Sürgün bir gün dönecek adamdır. Döneceği yeri, dönmek istediği yer olmaktan çıktığını bile bile bir gün dönecektir. Çünkü sürgünün anılarla ilgili sihirli düşleri vardır. Çoğu gidemez ama gitme düşü kurar.

Sürgün döndüğünde nereye giderse gitsin, hangi kapıdan içeri girerse girsin aradıklarını yerinde bulamaz. Kime sorsa yüzünü hüzün kaplar, yavaşça boynu bükülür; yürekleri her seferinde keman inlemesi gibi acı kusar. Yürekleri avazı çıktığı kadar  anılarını çağırır. Kendine yaşayacağı bir yerin arayışına çıkar. İşte o zaman sürgünlük bitmemiştir. Bir sürgüne yağmurlar yağmıyor ağlıyor gibi gelir. Sevdiği dostları hep uzaklarda…Hiç bitmez bir sürgünün içindeki sürgün. İşte bu nedenle sürgün bitmez. Sürgünler gurbete sürülenler, yurdundan, toprağından, ikliminden koparılıp yabancı diyarlarda en ağır biçimini yaşayarak çoğu zaman özlem içindedir. Nazım, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya gibi uzak topraklara gömülürler. Sürgün unutulan, sonu gelmez bir özlem hasret ve bir nostaljidir.

14429471_1101040269973142_344941567_n

Türkiye’den Avrupa’ya gelip belirli bir zamanı geride bırakınca siyasi sürgünler için tarih değişiyor. Hayatını anlat dediğinizde yüzde 80-90 Türkiye’yi anlatıyor. En az 15 yılı geride bırakmış bir insanın yaşadığı yere ait tarihinin de olması gerekmez mi?

Elbette hayatı yaşadığımız yerlerde bizde derin iz bırakan yaşanmışlıklarımız var. Ama nedense uzun yıllar yaşansa da bile sürgünün hayatında anlatacağı iz bırakmış çok az şeyi vardır. Hayatın içine dalamamışızdır. Biraz yüzeyde kalmışızdır. Biz sürgünleri önceki yaşamları son derece ağır koşullar altında geçtiği için  onlar hep ön planda olur. Geldiği ülkede sorunlar yumağının içinde yaşadığından, o zorluklar altında yaşanmışlıkları ön planda oluyor. Anlatmakla da bitmiyor. Çünkü sıra dışı bir yaşam yaşanıyor. Burada ise her şey olağan geçtiği için yeterli iz bırakmıyor. Sürgün yıllarına ve sürgün duygularına takılıp kalınca yaşadığın ülkede yeterli iz bırakmıyor sanırım. Oysa sürgün bütün dünyanın gözleri önünde halkının sesi soluğu olma gibi bir görevin yürütücüsü olmalıdır…

Türkiye’ye gidip gelebiliyorsun. Orada gördüğün ortalama devrimci tipiyle buradaki birbirine hangi yönlerden benziyor. Hangi yönlerden farklı?

 

Türkiye de ki devrimcilerle burada sürgün devrimciler arasında farklılıklardan ilk önce göze çarpan farklılık ülkedekiler günlük hayatın içinde oldukları için; ülkedeki yaşanan sıkıntıların, sorunları pek çoğunu kanıksamışlar. Hatta yaşanan usulsüzlükler karşısında tepki refleksini göstermiyorlar. Yanı başlarında, gözlerinin önünde usulsüz davranışlar ve haksızlıklar adeta olağanlaşmış. Bu hemen gözüme çarptı. Belki ülkede can pahasına mücadele sürdürüldüğü için çok daha can alıcı, ağır, yakıcı sorunlarla uğraştıklarından dolayı, günlük ayaklarının altındaki, gözlerinin önündeki sorunları atlayarak yüksek politika yapmak zorunda kalıyorlar. Her gün  çok daha ağır sorunlar dururken sokaklarda ki pet şişesi geri dönüm gibi bir sorunla ilgilenemiyorlar. Çünkü insanlar, çocuklar, kadınlar katlediliyor. Acil yaşamsal sorunlar onlara yüksek politika yapmayı adeta dayatıyor.

Bir de ilgimi çeken bir başka farklılık devrimci demokratik, sosyalist kesimler çok  yaygın alkol alıyorlar. Günlük hayatın bir parçası olmuş, nerdeyse alkolizmin kucağına düşmüşler. Belki de yaşanan ağır sorunları karşısında kahrederek, hayal kırıklığını alkolle gidermeye çalışıyorlar. Alkolün çok pahalı olmasına karşın alkolde teselli buluyorlar. Hani alkole karşı olduğumdan değil, günlük yaşamın bir parçası haline gelmesini yadırgadım doğrusu. Toplumdan kopmuşlar, topluma, halka yabancılaşmışlar. Yoksul ve emekçi kesimlere mesafeliler. Elitist  davradıkları gözüme çarptı.

Bir de çok konuşuyorlar, kendilerini rahatça ifade edebilecekleri ortamlar az olduğundan ortamını bulunca uzun uzun konuşmayı yeğliyorlar. Çok konuşunca çok ikna edeceklerini sanıyorlar. Daha pek çok şey var ama haksızlık yapmayım, ülkede mücadele etmek eskisi gibi ateşten gömleği giymek, ölümü cebine koyup, evden çıkarken vedalaşarak ayrılmak son derece zor bir durum. Ülkede can pahasına veriliyor mücadele. Biz Avrupa’da akşam eve döneceğimiz kesin olmasının rahatıyla çıkıyoruz sokağa, yürüyüşe, mitinge…

ASM içinde başından beri yer alan isimlerden biri olarak içinde bulunulan noktayı aşmak ve dinamizm için neler önerirsiniz?

DSC_0376

Bu sorun sadece ASM sorunu değil, bütün solun, örgütlerin, dernek ve oluşumların sorunu. ASM başlarken çok iyi başladı. İlgi çok yüksekti. Yüzlerce binlerce, hatta on binlerce sürgünün olduğu Avrupa’da çok gelişkin, verimli, dinamik bir çalışma başlamasının koşulları vardı. Ne yazık ki; bu fırsatı da bozuk para gibi harcayıp değerlendirilemedi. Bunun cevabı yukarıda sola yönelik düşüncelerimin içinde var ama ben yine de kısaca değineyim.

Biz hızlı başlarız ama sonunu getiremez, erken pes eden bir toplumsal yapımız var. Solda bu toplumsal yapının içinden geldi. Sürgünlerde  o toplumun içinden çıktı.

Örgütlenme becerisinden yoksunuz. Bir defa tahammülsüzüz. Konuşmayı çok seviyor, dinlemeye hiç açık değiliz. Bir başkasının düşüncesini önemsemiyor, kendi düşüncemizi haddinden fazla önem veriyoruz. Herkesin cahil, kendimizin çok bilmişliğine inanıyoruz. Karşı düşünceyi anlamaya çalışmıyoruz.

O düşünceler içinde olumlu yanlarına gözlerimizi, kulaklarımızı kapatıyoruz. Söylenene değil, söyleyene bakarak kafamızdaki, sağdan soldan duyduklarımızın etkisiyle önyargılarımızı konuşturuyoruz.

Katılımcı, eşit, ortak akıl kullanarak, doğrudan demokrasiyi uygulayarak, fikir zenginliği içinde, eleştiri ve özeleştiriye açık olarak, fikir farklılıklarını kişiselleştirerek, karekteristlik, kimlik ve kişilik çatışmalarına dönüştürmeden çalışmalar sürdürülürse dinamik bir çalışma başlar ve gelişeceği düşüncesindeyim.

Ancak bu çalışmayı öngören, başlatan, bir süre sürdüren arkadaşlarımız ne yazık ki; bunlardan uzaklaşarak bu çalışmadan çekildiler. İlgisiz kaldılar, hatta negatif eleştirilerini dışarıdan sürdürdüler. Bir çoğu eskiden arkadaş, dost iken şimdi selamı sabahı, her türlü ilişkilerini kestiler. Bu dostlarımız ve sevdiğimiz, emek veren değerli arkadaşlarımız bu çalışmaya uzak durmaya başladılar. Bu dostlarımız bunca deney tecrübe ve birikime rağmen hala geçmiş alışkanlıklarını sürdürerek bu çalışmanın gerilemesine neden olmuşlar, ASM nin ve on binlerce sürgünün duygu ve düşüncesine, örgütlenmesine yanıt olamamışlardır. Herkes ortak örgütlülüğü yaratma çabasından çok, kafasındaki örgütlülüğü yaratma çabasını verince istenen, özlenen, arzulanan ASM oluşmadı.

Bugünün toplumsal dinamikleriyle, emeğin çıkarları ve kardeşlik içinde umut edilen gelecekte en çok ne hayal edersiniz?

Bu gün insanın insanca yaşayabileceği, bütün dünya nimetlerinin insanlığın hizmetine eşit düzeyde sunulduğu, yaşanacak güzel bir dünya ve ülke özlemini hayal ediyorum.

asm10

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

400 kez okundu.

Paylaşım:Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir